17 Kasım 2007 Cumartesi

“Bavê Kurdan”: Abdülhamid uğruna ayaklanan Kürtler


Değiştir
Mustafa ARMAĞAN


Tarih biraz zalim midir ne? Dikiz aynasında sürekli; ayrılmıyor peşimizden. Hayalet gibi takipte. Son kitabım “Geri Gel Ey Osmanlı”da da filozof Derrida’ya atıfla belirttim:

Usulüne uygun olarak defnedilmeyen ölülerin ruhları nasıl ıstıraptan kavrulur ve yakınlarına musallat olursa, Osmanlı’nın mezarı üzerinden yol geçirmekle de onun hakkından gelemeyeceğimizi görelim ve Osmanlı’yı gerçekten ait olduğu yere, içimize gömelim. Onun ruhuyla barışalım.

Atatürk’ün okul arkadaşı Ali Fuat Cebesoy, Frederick P. Latimer’in kendisiyle yaptığı konuşmada, Atatürk zamanında yazılan tarih kitaplarında Osmanlı’nın çok az ve kronolojik olarak yer almasını şöyle açıklamış:

“Atatürk kasten unutturmak istedi eski cehalet ve taassubu... Osmanlı ananesini takip etseydik biz imkân yok inkılâp yapamazdık. O sağken mekteplerde okunan Osmanlı tarihi mümkün olduğu kadar kısa, kronolojik bir tarihti. Etileri, Sümerleri Osmanlı’nın yerine doldurdu inkılâpları yerleştirsin diye. Ne yaptı yaptı Osmanlıyı durdurdu ve yeniyi kurdu.” (”Askeri ve Siyasi Belgeler”, Temel Yay., 2005, s. 254)

Bu çarpıcı ifadeler, tarihçi Toynbee’nin Osmanlı medeniyetinin çökmüş değil, durdurulmuş bir medeniyet olduğu tezini kuvvetlendiriyor. Evet, durdurulmuş ya da henüz ruhunu teslim etmeden toprağa verilmiş bir medeniyet. Bugün hemen her adımda karşımıza çıkması, hortlaması bundan değil mi?

İşte Kuzey Irak. İşte adına ister “Güneydoğu Sorunu”, ister “Terör Sorunu” isterse “Kürt Sorunu” diyelim, kekeme dilimizin açılmaya başladığı, küllerinden sıyrılan bir başka gerçekle daha yüzleşiyoruz. Tarih, kendisini unutanları asla affetmiyor çünkü.

Bugün bir pencere daha açalım o unutulmuş yüzümüze ve ilginç bir “Kürt isyanı”yla yüzleşelim. Yalnız bu isyan biraz farklı. Ve ibretlerle dolu.

Sultan II. Abdülhamid’in sıfatlarını biliyorsunuz. Ermeniler “Kızıl Sultan” dediler ona, Nihal Atsız “Gök Hakan” dedi, Necip Fazıl ise “Ulu Hakan”. “Gaddar” diyenler de oldu, Sivas yöresinden derlenen bir türküde olduğu gibi asker öldüren değil, “asker yaşatan Sultan” diyenler de. Ancak az bilinen bir gerçek, Kürtler tarafından da sahiplenilmesi bir yana, “Kürtlerin Babası” olarak baş tacı edilmesi. O, “Bavê Kurdan” olarak anılırdı Kürt aşiretleri arasında.

Wadie Jwaideh’in “Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi” başlıklı doktora tezinden öğrendiğimize göre, daha Meşrutiyet ilan edilir edilmez Süleymaniyeli Şeyh Said Berzenci (bildiğimiz Şeyh Said’le alakası yok elbette) Abdülhamid’i destekleyen ve Jön Türklere açıkça meydan okuyan bir isyanın bayrağını çekmişti. Meclise karşı Padişah’ı destekleyen bu isyan bir süre sonra bastırıldı, Şeyh Said Musul’da gözaltına alındı ve bir yıl sonra çıkan Kürt karşıtı bir ayaklanma sırasında evinin önünde öldürüldü. Ancak bundan sonra bölge, uzun süre dinmeyecek bir anarşinin içine sürüklendi (oğlu Şeyh Mahmud ise Mondros’tan sonra İngilizlere isyan edecekti).

Ancak asıl üzerinde durulması gereken bir isyan vardır ki, tahtından indirilen Abdülhamid’in intikamını almak için başlatılmıştır. 24 Temmuz 1908 tarihli Jön Türk ihtilalinin ardından yeri rejimi, Meşrutiyet’i tanımadığını ilan Millî Konfederasyonu reisi ve Abdülhamid’in en güvendiği Hamidiye alaylarının komutanlarından İbrahim Paşa ayaklandı ve bağımsızlığını ilan etti. Nisan 1909’da tahtından indirilen Abdülhamid’i desteklemek amacıyla 1.500 silahlı adamıyla Şam’a yürüdü.

O sırada Selanik’te Alatini Köşkü’nde dünyadan tecrit edilmiş bulunan Sultan Abdülhamid’in olanlardan haberi yoktur elbette ama Şam’da bir Kürt subayı, onun adına şehri işgal ediyor ve Suriyelileri Jön Türklere karşı Abdülhamid bayrağı etrafında yeniden birleşmeye çağırıyordu. Ne var ki, Jön Türklerin gönderdiği kuvvetler karşısında yenilgiye uğrayan İbrahim Paşa kuvvetleri, Urfa ve Rakka arasındaki Abdülaziz Dağı civarına çekilecek ve oradan aşiretin merkezi olan Viranşehir’e dönerken, kendisini yakalamak için görevlendirilen Şamar aşiretiyle girdiği bir çarpışmada öldürülecekti.

Martin van Bruinessen’in “Ağa, Şeyh, Devlet” adlı çalışmasında da kısa bir bilgi bulabileceğiniz bu ilginç isyan üzerinde tarihçilerimiz nedense yeterince durmuş değildir. Ancak başarısız da olsa bu iki isyan girişimi, Sultan Abdülhamid’in Kürtlerin dünyalarında işgal ettiği yerin ve uyandırdığı bilincin derinliğini göstermesi bakımından dikkate değer göstergelerdir.

Burada bazı tarihçilerin Abdülhamid’in Hamidiye Alayları ile Kürt milliyetçiliği tarihinde bir fetret dönemi, bir geri adım, bir boşluk meydana getirdiği yolundaki tezlerine karşı Robert Olson’un tespitini aktarmak istiyorum. Olson’a göre, tam tersine, Hamidiye dönemi “Sünni Kürtler arasında dayanışma duygularına katkıda bulunmuş ve pek çok Kürt gencine önderlik fırsatları sunmuştur. Dahası, Hamidiye Alayları, pek çok Kürt’e askeri teknoloji ile donanım bilgisi ve bunları kullanabilmek kabiliyeti sağlamıştır.”

Bu satırlar ona neden “Kürtlerin Babası” denildiğini yeterince gösteriyor olmalıdır. Ancak en ziyade konuşma hakkı kendisinin değil midir? Öyleyse Abdülhamid konuşsun, biz dinleyelim:

“Rusya ile harp vukuunda, disiplinli bir şekilde yetiştirilen bu Kürt alayları, bize çok büyük hizmetlerde bulunabilirler. Ayrıca orduda öğrenecekleri “itaat” fikri, kendileri için de faydalı olacaktır... Kürt ağalarının bazılarının çocuklarını, İstanbul’a getirip memuriyete yerleştirdiğim için tenkit edildiğimi biliyorum. Senelerdir Hıristiyan Ermeniler nazır [bakan] mevkilerini işgal etmişlerdir. Bundan sonra da kendi dinimizden olan Kürtleri kendimize yaklaştırmakta ne gibi bir zarar olabilir?” (Siyasi Hatıratım, s. 52.)


http://www.mustafaarmagan.com.tr/yaziGoster.php?yaziNO=1136


Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş
Tarih Bülteni

Protokol ve dış politika


Değiştir
İlter TÜRKMEN


Cumhurbaşkanı Gül geçen hafta Ankara’ya bir ziyaret için gelen Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ı otelinde ziyaret etti diye kıyamet koptu.

Herkes birdenbire teşrifat uzmanı kesildi. Bu tartışmalarda unutulan bir nokta vardı: Protokol insanlararası ve uluslararası ilişkileri yumuşatmak ve kolaylaştırmak amacına yöneliktir.

Katı ve değişmez kurallar içermemektedir. Uygulamada esnekliğe engel değildir. Kaldı ki devlet ve hükümet başkanları ve dışişleri bakanları arasında ilişkilerin gittikçe daha az şekilperest hale geldiği bir dönemde yaşıyoruz. Devlet başkanları spor kıyafetlerle bir araya geliyorlar, beraber jogging yapıyorlar, birbirlerine küçük isimleriyle hitap ediyorlar.

Ekselans sözcüğü neredeyse kaybolmak üzere. Frak artık hemen hemen hiç giyilmiyor. Fakat her nedense bizde protokol her yerden daha çok ciddiye alınıyor ve alınganlık sebebi oluyor.

* * *

Protokol kurallarına istisnalar da pekálá mümkündür. Eğer politik bir fayda sağlayacaksa bir misafire pekálá değişik şekilde davranılabilir. Unutmayalım, 2002 seçimlerinden sonra Tayyip Erdoğan daha Başbakan, hatta milletvekili bile değilken Washington ve Avrupa ülkeleri başkentlerinde Başbakan gibi karşılandı, bütün devlet ve hükümet başkanları onu muhatap kabul ettiler.

Kimse o ülkelerde protokol çiğnendi demedi. Suudi Arabistan Kralı’na ise her yerde şu veya bu şekilde özel itina gösteriliyor; çünkü Suudi Arabistan, Ortadoğu dengelerinde ağırlığı olan bir ülke, petrol zengini, ona bol bol silah satılıyor ve Suudi sermayesini cezbetmek çok kárlı. İş bu kadar basit.

Bizde ayrıca garip bir Suudi fobisi var. Kralın ziyareti sırasında Ecyad Kalesi’nin yıkılması hatırlatıldı, Suudi bayrağının 10 Kasım’da yarıya indirilmemesine ve kralın Anıtkabir’i ziyaret etmemesine büyük tepki gösterildi.

İranlılar da Anıtkabir’i ziyaret etmiyorlar, Ermenilere çok yakınlar, onlara pekálá müsamaha gösteriyoruz. İranlıların ve Suriyelilerin daha birkaç yıl öncesine kadar PKK’yı desteklediklerini, Suriyelilerin haritalarında Hatay’ı kendi toprakları içinde gösterdiklerini unutuyoruz, ama Ecyad Kalesi’ni unutamıyoruz.

Suudi bayrağına gelince, bunda Kelime-i Tevhid yazılı olduğundan yarıya indirilemezmiş. Genel uygulama böyle ise anlayışla karşılamak lazım. Bayrağın altında oturduğu için Cumhurbaşkanı’nın şeriatçı ithamı altında kalması ise artık olabileceği kadar zırva.

* * *

Suudi Arabistan’ın politikasının kendisine de zarar veren birçok yönleri eleştirilebilir, fakat Türkiye’ye hasım bir devlet olduğu iddia edilemez. Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye dostane davranışları olmuştur. Suudi Dışişleri Bakanı hep Türkiye’nin dostu olarak kalmıştır.

Kıbrıs meselesinde BM Asamblesi’nde çok yalnız kaldığımız devirlerde Suudi Arabistan, Türkiye’yi desteklemiştir. Bugün de ekonomik menfaatlerimiz ve Ortadoğu politikamız Suudilerle dostluk ve işbirliğini gerektirir.

Türkiye halen Ortadoğu’da çok yapıcı ve proaktif bir rol oynamaktadır. İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ile Filistin Ulusal Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas’ın Ankara’da buluşmaları ve TBMM’ye her ikisinin de hitap etmeleri, Batı Şeria’da kurulacak organize sanayi bölgeleri deklarasyonunun imzalanması uluslararası alanda büyük etki yapmıştır.

* * *

Kuşkusuz bu buluşma İsrail ile Filistin arasında bir ilk değil. İsrail Başbakanı, Mahmud Abbas ile çok kere bir araya gelmiştir. Türkiye’nin Filistin meselesinde tek başına arabuluculuk yapması da olanaksızdır. Ayrıca doğru da olmaz, kolaylıkla iki tarafla da kötü kişi oluruz.

Fakat Türkiye çözüm sürecine dahil olmak ve iki hafta sonra toplanması öngörülen Annapolis konferansına katılmak istemektedir. Bu konuda da Suudi Arabistan’ın desteği önemlidir.

Dış politikanın özü, protokol alınganlıkları veya duygusal tepkiler yüzünden zarara uğramamalıdır.


Milliyet



Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş
Tarih Bülteni

Erdoğan'dan, Bakü'de Türk dünyasına tarihi 'diriliş' çağrısı


Değiştir
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Orta Doğu'da yaşanan sorunlar karşısında Türk halklarının çok dikkatli olması gerektiğini söyledi. Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de bu sabah başlayan "11. Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı"nda bir konuşma yapan Erdoğan, Türk toplulukları arasında dayanışma ve işbirliğinin önemine işaret etti.
Kurultay'da Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev'den sonra kürsüye gelen Başbakan Erdoğan, Türk Dünyası arasında başlayan dayanışmanın somut projelerle devam etmesi gerektiğini kaydetti. Erdoğan konuşmasında: " Orta Doğu'da yaşanan olaylar karşısında dikkatli ve dayanışma içinde olmalıyız. Bu bölgede yaşanacak her hangi olumsuz bir gelişme bütün Türk Dünyası'nı etkiler." dedi. Bölgede demokratik gelişmelerin önemine değininin Başbakan: " Dünya'da kendimizi tecrit ederek bir yere varamayız. Bu nedenle demokratik açılımlara önem vermeliyiz" ifadesini kullandı.

"REKABET YERİNE İŞBİRLİĞİ YAPALIM "

Avrasya bölgesindeki zengin yer altı kaynaklarının önemine işret eden Başbakan Erdoğan: " Avrasya 'nın zenginlikleri konusunda rekabet yerine işbiriliği yaparsak hepimizin yarına olur. Bu konuda Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler örnek sayılacak düzeyde. Bakü -Tiflis-Ceyhan projesi hayata geçirildi. Bakü- Tiflis- Kars demiryolu projesinin de hayata geçirilmesi için çalışmalar devam ediyor. Bu gelişmeler batı ile doğuyu biri birini yakınlaştıracaktır. Bu projeleri bütün kardeş haklara kadar yaymamız gerekir. dedi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Fransızca, İngilizce, İspanyolca konuşan ülkelerin zaman zaman bir araya geldikleri gibi Türkçe konuşan ülkelerin de benzer şekilde bir araya gelmesi gerektiğini beyan etti. Erdoğan, "Bu çerçevede ortak tarihimiz, üzerinde durulması gereken bir konu olduğunu vurgulamak isterim.Türk Dili konuşan ülkelerin daimi bir sekreteryasının kurulmasını öneriyorum. Sekreterya düzenli çalışmalarıyla bu tür kurultayları organize edecek. " şeklinde konuştu.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kurultayda alınacak kararların siyasileri yönlendirmesi açısından önemli olduğunu da ayrıca dile getirdi.

Bu arada kurultayın açılış konuşmasını yapan Azerbaycan Devlet Başkanı Aliyev ise "11. Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı'na ev sahipliğini yapmaktan mutluluk duyduklarını söyledi. Azeri lider konuşmasında Türk Dünyası arasındaki dayanışmanın geliştirilmesine vurgu yaptı.

Başbakan Erdoğan'dan sonra bir konuşma yapan KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ise kurultaydan Kıbrıs davası için destek istedi. Talat, Güney Kıbrıs Rum Kesimi'nin Avrupa Birliği'ni de yanına alarak kendisinin Ada'nın tek hakimi göstermeye çalıştığını dile getirdi.

Konuşmalardan sonra Aliyev, Erdoğan, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ve Türk cumhuriyetlerinin temsilcileri demir dövdüler.

AZERBAYCAN CUMHURBAŞKANI ALİYEV: GÜCÜMÜZ BİRLİK OLMAMIZDADIR, BİRLİK OLMAMIZ DA GELECEĞİMİZ İÇİN ÖNCELİKLİ KOŞULDUR

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, ''Azerbaycan ile Türkiye'nin yıldan yıla güçlenen ekonomisi tüm Türk Dünyasını güçlendirecek. Bunun için yeteri kadar servetimiz ve tabii kaynaklarımız var'' dedi.

Aliyev, 11. Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı'nda yaptığı konuşmada, Türk dünyasının işbirliği içinde olması gerektiğine işaret ederek, ''ortak sorunların çözümü ve ortak amaçlara ulaşmak için Türk devletleri ve toplulukları arasındaki ilişkilerin güçlenmesinin önemli olduğunu'' kaydetti.

Türk devletleri arasındaki mevcut bağların güçlendirilmesi için gerekli her tür imkanın bulunduğunu dile getiren Aliyev, ''Türk devletleri imkanlarını birleştirerek, daha güçlü devletlere dönüşmelidir'' şeklinde konuştu.

-TÜRKİYE İLE İLİŞKİLER-

Azerbaycan ile Türkiye arasındaki ilişkilerin dostluk, kardeşlik ve sevgi üzerine kurulduğunu söyleyen Aliyev, iki ülke arasında mevcut olan bu birliğin diğer Türk devletlerini de olumlu yönde etkilediğini ifade etti.

Cumhurbaşkanı Aliyev, Azerbaycan'ın bağımsızlığını kazanmasından bu yana Türkiye'nin her zaman Azerbaycan'ı desteklediğini belirterek, ''Türkiye gibi büyük bir devletin desteğinin kendileri için çok önemli olduğunu'' kaydetti.

İki ülke arasındaki ilişkilerin her alanda başarıyla geliştiğini anlatan Aliyev, Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol ve Bakü-Tiflis-Erzurum gaz boru hattı projeleri gibi büyük projelere imza attıklarını ve bununla enerji güvenliğini sağladıklarını belirterek, ''Kardeş Türkiye bizim enerji kaynaklarımızın dünya pazarına çıkmasını sağladı ve tüm kardeş ülkeler bundan yararlanabilir'' diye konuştu.

Aliyev, iki ülke diasporaları arasındaki işbirliğinin de giderek güçlendiğini ve iki ülkeye karşı yürütülen temelsiz propagandalara karşı ortak mücadele verdiklerini anlattı.

Ermeni işgali altındaki Yukarı Karabağ ve 1915 olaylarına da değinen Aliyev, ''Ermenilerin tüm dünyaya iddialarını kabul ettirmeye çalıştıklarını, ancak bu iddiaların doğru olmadığını, aslında Ermenilerin Türklere karşı soykırım yaptığını'' söyledi.

Azerbaycan ile Türkiye'nin yüzlerce yıl Ermenilerin düşmanca siyasetiyle karşı karşıya kaldığına işaret eden Aliyev, ''Ermenileri her zaman büyük devletlerin bazı ikiyüzlü siyasetçileri savunuyor. Buna karşı mücadele etmek, birliğimizin geleceği için büyük önem taşıyor. Bizim gücümüz birlik olmamızdadır, birlik olmamız da geleceğimiz için öncelikli koşuldur'' dedi.

Karabağ ile ilgili sorunun barışçı yollarla çözülmesi için sürdürülen görüşmelerin yaklaşık 13 yıldır devam ettiğini ve olumlu bir sonuç elde edemediklerini belirten Aliyev, bu durumda başka yollara başvurmak zorunda kaldıklarını kaydetti.

Aliyev, dünyanın Karabağ konusunda duyarsız kaldığını ifade ederek, ''Türk devletlerinin Ermeni yalanlarına karşı kendi gerçeklerini ortaya koyması ve Azerbaycan'ın haklı konumunu desteklemesi gerektiğini'' kaydetti.


Zaman

Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş
Tarih Bülteni

"Ermenistan işgale son vermeli"


Değiştir
Bu yıl ilk kez Azerbaycan' da toplanan Türk Kurultayı'na Ermeni sorunu damgasını vurdu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Dağlık Karabağ sorununu hatırlatarak, ''Ermenistan işgale son vermeli'' dedi.

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev de "Ermeni diasporasının iddialarına karşı birlikte direnelim" diye konuştu.

Bakü de toplanan 11'inci Türk Kurultayı Başbakan Erdoğan'ın "Aramızda işbirliği olmazsa bizi lime lime doğrarlar" sözleriyle başladı.

Kurultay'ın gündeminde Ermeni iddiaları da vardı. Başbakan Erdoğan Dağlık Karabağ sorununa değindi ve Ermenistan'ın Dağlık Karabağ da işgalci olduğunu ifade etti.

Erdoğan uluslararası kamuoyunun bu duruma sessiz kaldığını belirterek, "Ermenistan'ın bu işgale bir an önce son vermesi, uluslararası çağrılara kulak vermesi gerekir. ABD, Rusya, Fransa'nın oluşturduğu bir komisyon var ama ortada bir şey yok, hep oyalama taktiği" şeklinde konuştu.

"Türkiye ile ortak direnç gerekir"

Azerbaycan Devlet Başkanı Aliyev de "Ermeni iddialarına karşı Türkiye'yle ortak direnç gösterilmesi gerekir" dedi ve Türkiye'nin çabalarıyla ABD Senatosu'na Ermeni tasarısının gelmediğini hatırlattı.

Aliyev, "Gerçeğin propagandası bizim işimizdir. Türkiye'nin gücü sayesinde ABD Parlamentosu tasarıyı kabul etmedi.

Kurultay'daki konuşmalarda Kıbrıs sorunu da gündemdeydi. Başbakan Erdoğan KKTC'ye uygulanan izolasyonların devam etmesini eleştirdi ve uluslararası kamuoyunun samimıyetsiz davrandığını söyledi.

KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat da Rum tarafının yeniden masaya oturmadığını vurguladı.

Kurultayın ilk günü liderlerın "demir dövme merasimi" ile sona erdi.

CNN TURK

Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş
Tarih Bülteni

'Kosova bağımsız olacak'


Değiştir
Röportaj: Ayhan Demir


Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Çerkezi, Kosova'nın eninde sonunda bağımsızlığını kazanacağını söyledi.
Kosova'nın nihai statüsünün belirlenmesi için Avusturya'nın başkenti Viyana'da düzenlenen, Kosova Troykası'nı oluşturan Avrupa Birliği, ABD ve Rusya Federasyonu temsilcilerinin başkanlık ettiği, toplantıdan da uzlaşma çıkmadı. Kosovalı Arnavut toplumu ile Sırbistan yönetimi temsilcileri anlaşama sağlayamadan masadan ayrıldılar.

İşte bu çözümsüzlük ortamında Kosova halkı geleceğini belirleme açısından bir başka önemli dönemece girmiş bulunuyor. Bugün Kosova'da, parlamento Seçimleri yapılacak. Kosova Parlamentosunun yeni üyelerini belirleyecek olan seçimlere, birçok partinin yanında Adalet Partisi de katılıyor. Bu önemli dönemeçte Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Çerkezi ile Kosova'nın bağımsızlığı meselesini ve Adalet Partisi'nin politikalarını konuştuk.

- İsterseniz öncelikle Kosova'nın bağımsızlığından başlayalım. Adalet Partisi Kosova'nın bağımsızlığı hakkında ne düşünüyor?

Kosova'daki diğer tüm partiler gibi Adalet Partisinin de şuan en çok yoğunlaştığı amaç Kosova'nın bağımsızlığına kavuşmasıdır. Bu konuda herkes belirli çalışmalar yapıyor. Bizimde şuan asıl amacımız bağımsızlık. Kosova Meclisi'nde partimizi temsil eden Ferit Agani ve diğer teşkilat mensuplarımızla birlikte, bağımsızlık konusunda, elimizden geldiğince devletimize yardımcı olmaya gayret ediyoruz.

Kosova'nın bağımsızlığı engellenemez. Kosova eninde sonunda tam bağımsızlığına kavuşacaktır. Elbette bunun için, Türkiye başta olmak üzere, İslam Konferansı Örgütü'nün desteğine ihtiyacımız var.

Bağımsızlığımıza kavuştuktan sonra gündeme gelecek asıl sorunların halledilip, Kosova'nın ayakları üzerinde durabilmesi için ne gerekiyorsa onu yapmaya çalışıyoruz. Kosova bağımsızlığını kazandıktan sonra devletin sosyal ve ekonomik açıdan güçsüz olması, işsizlik gibi başka sorunlar gün yüzüne çıkacak. Fakat bağımsızlık olmadan bunların hiçbir anlamı yok. Çünkü bugün hiçbir şey kontrolümüz altında değil.

- Adalet Partisi'ni Kosova'daki diğer partilerden ayıran nedir? Neden Kosovalılar Adalet Partisi'ni desteklemeliler?

Biz Allah'ın izniyle ve Allah rızası için bu yola çıktık. İkincisi bizim temel hedefimiz bu milletin milli manevi ve kültürel değerlerini korumaktır. Bu bizim en önemli amaçlarımızdan biridir. Üçüncü olarak partimiz diğer partiler gibi dış destekli, dış ülkelerin parçası olan bir parti değildir. Adalet Partisi, bu milletin kendi değerlerini taşıyan ve bu milletin özüyle kurulmuş bir partidir. Adalet Partisi, Kosova halkının bir parçasıdır, özüdür. Manevi değerlerine bağlı, tam bağımsız ve adaletle yönetilen bir Kosova isteyen herkes Adalet Partisi'ni desteklemelidir.

- Bu hafta sonunda Kosova'da seçimler yapılacak. Adalet Partisi olarak neler yapıyorsunuz? Kosova halkına ne vaat ediyorsunuz?

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, adalet partisi sadece seçim döneminde çalışan bir parti değil. Adalet Partisi, seçim olsun ya da olmasın sürekli çalışan ve kendi içerisinde gelişen bir parti. Elbette bugünlerde olduğu gibi seçim döneminde çalışmalarımız daha da artarak devam ediyor.

Partimiz Kosova Savaşı'ndan hemen sonra kuruldu. Yeni bir parti olmamıza rağmen, sürekli çalışmamızın sonucu olarak, gün geçtikçe gelişen ve büyüyen bir partiyiz. Şuana kadar Kosova'nın %95'ine ulaşmış bulunuyoruz. Adalet Partisi'nin en büyük zenginliği gençliğimizdir. Adalet Partisi bünyesindeki gençlerin sayısı oldukça fazla. Bu seçimlerde de gençlerin desteğini alacağımıza inanıyorum.

Adalet Partisi'nin bu seçimlerdeki söylemi; dinler ve topluluklar arasında adaletin tesis edilmesi, Kosova halkının ahlaki değerlerin korunması ve demokratik bir toplumun kurulması üzerinedir. Bir toplumun esas değeri o toplumun güçlü ekonomi ve yüksek ahlak değerleridir. Adalet Partisi olarak önce yüksek ahlak değerlerini, sonrasında güçlü ekonomiyi tesis etmeyi hedefliyoruz.

- Adalet partisinin hükümete geldiğinde yapmak istedikleri nelerdir?

Bu sorduğunuz soruya bütün partiler aynı ortak cevabı verirler: "Hükümete geldiğimizde, millete hizmet edeceğiz." Ancak siyaset sadece laf üretmek değildir. Ülkenin geleceği için politikalar geliştirmek gerekir.

Bizler Allah korkusuyla siyaset yapıyoruz. Allah korkusuyla çalışan bir parti öncelikle insanların ahlak ve maneviyatını zedelemek isteyen olumsuz etkenleri ortadan kaldırmak için mücadele eder. Biz de öncelikle bunun mücadelesini vereceğiz.

Kosova'nın en önemli sorunlarından bir diğeri ise, yine ahlaki bir sorun olduğuna inandığımız, rüşvet sorunudur. Maalesef, Kosova'da rüşvet çok yaygın bulunuyor. Bunu ortadan kaldırmak için çalışacağız. Ayrıca okullarda din dersleri vasıtasıyla dini eğitime ağırlık vereceğiz. Çünkü bu saydığımız değerlerin tamamı aynı zamanda İslam dininin birer emridir.

- Kosova çok genç bir nüfusa sahip, Prizren ve Priştina sokaklarında dolaştığımızda sürekli gençlerle karşılaşıyoruz. Adalet Partisi olarak gençlerle ilgili politikalarınız neler?

Doğru söylüyorsunuz. Kosova nüfusunun büyük bir çoğunluğu gençlerden oluşuyor. Kosova nüfusunun %52,5'i 18 yaş ve altı gençlerden oluşuyor. Bunu düşündüğünüzde Kosova için büyük bir "çocuk yuvası" diyebilirsiniz.

Eğer bu gençlere iyi eğitim verirseniz, iyi ahlaki değerler ile donatırsanız Kosova'da inanılmaz başarılara imza atabilirsiniz. Tam aksine bu gençliği onların fıtratına yakışmayan, ahlaki değerlerini zedeleyici değerlerle donatırsanız, Allah esirgesin, sonuç tam bir felaket olabilir. İşte biz bu gençliğin iyi eğitim alması ve iyi ahlaki değerlerle kuşanması için mücadele ediyoruz.

Peygamber Efendimiz; "Bir milletin geleceğini görmek istiyorsanız gençliğine bakın" buyurmuş. Bizde bu milletin gençliği Peygamber Efendimizin öğrettiklerine yakışır bir gençlik haline getirebilmek için çalışıyoruz.

- Türkiye'deki Milli görüş Hareketi ile yakın ilişkiler içinde olduğunuzu biliyoruz. Bu konuda neler söyleyeceksiniz.

Adalet Partisi Kosova'nın iyi ve güzel geleceği için çalışan ve bunu destekleyen her partiyle yakın ilişki içerisindedir. Milli ve manevi değerlerine bağlı, bağımsız ve gelişmiş bir Kosova'yı destekleyen Milli Görüş ve Saadet Partisi ile ilişki içerisinde olmamızdan daha doğal bir şey olamaz.

Milli Görüş hareketi, Türk politikasına damgasını vurmuş çok önemli bir harekettir. Milli Görüş lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan Türkiye ve dünyaya siyasetine damgasını vurmuş bir liderdir. Sayın Erbakan'ın Türkiye'ye çok önemli hizmetler verdiğini biliyoruz. Bu anlamda Milli görüş Hareketini kendimize örnek alıyoruz. Refah Partisinden Saadet Partisine gelinceye kadar geçen zaman diliminde, Türkiye'deki Milli Görüş hareketinin, üzerimizde çok büyük etkisi olmuştur.

- Kosova bağrında bir Osmanlı Padişahı'nı Sultan Murat'ı barındırıyor. Türkiye Osmanlı ilişkileri hakkında neler söyleyeceksiniz.

Komünizm döneminde Türkiye ile alakalı olumsuz propagandalar yapılmıştı. Elbette bu propagandalar tutmadı. Gerçekler sonunda gün yüzüne çıkıyor. Kosova halkı için Türkiye ve Türklerin çok büyük bir önemi var. Aramızda pek bir fark yok. Tek farkımız dilimiz. Diğer her şey çok benziyor ya da aynı. Türk ve Kosova halkları her zaman iyiliği, hoş görüyü savunmuşlardır.
Tarihi geçmişe ve bugüne baktığımızda Balkanlardaki birçok millete; Kosova'ya, Makedonya'ya, Bosna'ya en çok yardımı yapan ülke Türkiye'dir. Türkiye'nin bu yardımlarını devam ettirmesini umuyoruz.

Kosova'nın Türkiye'nin ekonomik ve sosyal desteğine çok ihtiyacı var. Biz Türkiye'nin Kosova üzerindeki etkinliğinin daha da artırmasını arzu ediyoruz. Türkiye ile Kosova arasındaki ikili ilişkilerin artması bütün Avrupa üzerinde etkili olacaktır.

- Türkiye'de yaşayan oldukça yoğun bir Arnavut nüfus var…

Evet, haklısınız. Türkiye'deki Arnavutların sayısı Kosova'dan daha fazla. İstanbul'da Bursa'da ve Türkiye'nin diğer şehirlerinde yaşayan birçok Arnavut var. Biz onlarla sürekli irtibat halinde olmaya çalışıyoruz. Onların desteği bizim için çok önemli. İnşallah Adalet Partisi iktidarında; İstanbul, Bursa ve Türkiye'nin diğer şehirlerindeki Arnavutların ve Türk kardeşlerimizin Kosova'ya gelmeleri için çok daha fazla sebepleri olacaktır.

- Son olarak Türk hükümeti ve Türk halkına neler söylemek istersiniz?

Türkiye ve Türklere söylemem gereken bir şey varsa o da: Kosova'ya daha çok gelin. Burada misafir olmazsınız. Çünkü burası sizin topraklarınız. Sınırlar engel olmasın. Önce kalbimizdeki sınırları kaldıralım. Kosova ve Türkiye arasında birer köprü kuralım. Sürekli işbirliği ve iletişim halinde olalım. Bu anlamda Türk halkının ve hükümetinin desteğini beklediğimizi söylemeliyim.
Dünya Bülteni
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş




Tarih Bülteni

Asker teslimatının gizli kodları


Değiştir
Haşim SÖYLEMEZ

Kürt yönetimi ve DTP’liler ne kadar işin içindeydi? ABD, teslimatta nasıl bir rol aldı? Teslim sırasında Türk yetkili var mıydı? Bu ve benzeri soruların cevabı için Kuzey Irak’ta iz sürdük.
Sabahın sessizliğini, telefonun tiz sesi bozdu. Ahizeyi kaldıran peşmerge, Kürtçede tamam manasına gelen ‘helas” deyip telefonu kapadı. Saatler sabahın 5’ini gösterirken gelen bu telefon çok hassas bir konuya dairdi. Güvenlikten sorumlu peşmerge de gereğini yaptı; Kuzey Irak Yerel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’ye durumu iletti. Aynı hareketlilik Türkiye’de de yaşanıyordu; Iraklı bir yetkili direkt Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek’i arayarak durumu bildirdi. 21 Ekim’de kaçırılan 8 Türk askerinin serbest bırakılmasının ardından, Ankara-Bağdat-Selahattin arasında yaşanıyordu bu telefon trafiği. Zap bölgesindeki Çemço alanına giden bir heyet, PKK’nın elindeki askerleri alıp Erbil’e getirdi.

ANKARA, 2 GÜN ÖNCEDEN BİLİYORDU

Gelişen hadiselerin arkasında çok bilinmeyenli denklemler bulunuyor, olaylarda bilinmeyen ince detaylar yer alıyordu. Sorular, soruları kovalıyordu: Kürt yönetimi işin içinde ‘direkt’ rol aldı mı? 3 DPT’li milletvekilinin Türkiye’den gelişi planlı mıydı? Irak hükümeti ve ABD, teslimatta nasıl bir rol aldı? Askerlerin alınışında herhangi bir Türk yetkili var mıydı?.. Aksiyon bu soruların cevabını bulmak için hareketliliğin yaşandığı Kuzey Irak’ta iz sürdü. İşte üç günde yaşanan sıcak gelişmelerin özeti...

İddialara göre teslimattan 2 gün önce Ankara, askerlerin serbest bırakılacağını biliyordu. Bunun için yerel Kürt yöneticileriyle görüşmeler yapıldı. Mesut Barzani’ye bağlı IKDP (Irak Kürdistan Demokrat Partisi) yetkilileri bu bilgiyi doğruluyor. Ancak burada en büyük sorun, teslimatın nasıl yapılacağı konusunda bir mutabakatın sağlanamamış olmasıydı. Türkiye, şov içermeyen sessiz bir teslimatı tercih ederken terör örgütü PKK sözde “resmî” bir teslimatı şart koşuyordu. Bu durum, aracıları iki arada bir derede bırakıyordu şüphesiz. Askerlerin teslim zamanı gelmiş, lakin bu kriz aşılamamıştı bir türlü.

TÜRK İSTİHBARATÇI, IKDP’Lİ GÖSTERİLDİ; BARZANİ ÖZEL KORUMALARINI VERDİ

Bir pazar günü alınan askerler, yine bir pazar günü hemen hemen aynı saatlerde serbest bırakılacaktı. Zamanlama da önemliydi elbet. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın George W. Bush ile yapacağı görüşmeden bir gün önce. Teslim sürecini Bakan Çiçek başkanlığındaki bir heyet yakından takip ediyordu. Irak hükümeti adına Savunma Bakanı Abdülkadir Muhammed Casim, yerel Kürt yönetimi adına ise Bölgesel Kürt Yönetimi İçişleri Bakanı Kerim Sincari gelişmeleri yakından izliyordu.

Dördüncü bir kişi daha vardı. Bu şahıs Türk kamuoyunun Süleymaniye’deki çuval baskınından ismine aşina olduğu Irak’taki koalisyon güçlerinin komutanı David Petraeus’tan başkası değildi. Peki, Türkiye adına kimse yok muydu? Pek açıklanmak istenmeyen; ancak gelişmeleri başından sonuna kadar takip eden; hatta askerlerin alındığı sırada hazır bulunan bir Türk yetkilinin olduğu iddia ediliyor. Ancak bu kişi resmî bir kimlikle değil, Irak hükümetiyle yapılan anlaşma gereği bir nevi gözlemci olarak orada hazır bulundu. Aynı iddialara göre Türk istihbaratçı, “IKDP yetkilisi” olarak tanıtıldı teslimat sırasında. Aslında Türk görevliler askerlerin kaybolmasından sonra Kuzey Irak’ta değişik sıfatlarla cirit atmaya başlamıştı. Bu istihbaratçılar, Kuzey Irak’ı karış karış gezdiler.

DTP’LİLER NİYE GELDİ?

Erbil’den gece saat 2’de yola çıkan, aralarında DPT’lilerin de bulunduğu heyet, Zap bölgesine 3 saat sonra ulaştı. Heyette Kerim Sincari, bir Amerikalı yetkili, DTP’li üç milletvekili ve Türkiye’yi temsilen gözlemci hazır bulundu. PKK teröristleri, DTP’lilerden ziyade Kerim Sincari’ye teslim etti askerleri. Yani “resmî” alıcı Sincari’ydi. Kuzey Irak Yerel Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani de askerlerin Erbil’e getirilmesi için özel zırhlı araçlarını ve korumalarını görevlendirdi. Askerlerin kaşla göz arasında Erbil Havaalanı’na taşınmasından sonra Neçirvan Barzani havaalanına giderek durum kontrolü yaptı. Bütün bu hamleler şüphesiz büyük bir gizlilik içinde gerçekleşti. Zap bölgesinden alınan askerler ikişer ikişer araçlara bindirilirken her araçta 4 peşmerge timi de koruma görevi yaptı.

Askerler siyah araçlarla havaalanına geçirilirken yaklaşık bir saat süreyle olağanüstü bir güvenlik uygulandı. Erbil’den havaalanına kadarki güzergâha keskin nişancılar yerleştirilirken özel peşmerge timleri, en ufak bir şüphede “ateş” emri almışlardı. Havaalanına ulaştırılan askerlere buradaki lokantada kahvaltı yaptırıldı. Askerleri getiren heyet kısa süre sonra havaalanına inen uçağa bindirildi. 8 asker, Türk temsilci, Amerikalı komutan David Petraeus ve Irak Savunma Bakanı Abdülkadir Muhammed Casim’i taşıyan uçak 10.50’de Erbil’den Diyarbakır’a doğru havalanırken ilk resmî açıklama, Mesut Barzani’nin sözcüsü Fuat Hüseyin’den geldi: “Türk askerleri şu anda sağ salim Türkiye’ye doğru yola çıkmış durumdalar.” Böylece üç günlük sıcak teslim süreci sona eriyordu.

Askerlerin teslim edilmesinden bir gün önce Habur Sınır Kapısı’ndan Kuzey Irak’a giren DTP milletvekilleri Osman Özçelik, Aysel Tuğluk ve Fatma Kurtulan akşam saatlerinde Erbil’e ulaştı. Oldukça gergin oldukları güzlenen vekiller kaldıkları otelde küçük bir açıklama yaparak odalarına çekildiler. Üç vekile peşmerge timleri eşlik ederken yerel yönetimin içişleri bakanlığına bağlı iki görevli de onları yönlendiriyordu. Vekillerin açıklama yapmasını önce istemeyen görevliler daha sonra küçük bir açıklamaya izin verdiler. Askerlerin teslim edileceği hem Irak hem de Türkiye’deki bazı yetkililer tarafından biliniyordu; ama DTP bu işin içinde yoktu. Ancak iddialara göre terör örgütünün elebaşları DTP’li vekillerin de teslimde hazır bulunmasını şart koşmuş ve telefonla DTP’li yöneticileri arayarak askerlerin teslim işlemine katılmalarını istemiş. Apar topar Erbil’e gelen DTP’liler, askerleri almaya giden heyette yer aldı. Hatta milletvekilleri, PKK’nın şova dönüştürdüğü teslim töreninde askerleri sağlıklı bir şekilde teslim aldıklarına dair bir şahitlik belgesine imza attılar.

DTP’Lİ VEKİL: HÜKÜMETİ TEMSİL ETTİK

DTP Van Milletvekili Fatma Kurtulan, evrakı güvenilir olması için imzaladıklarını söylüyor: “Resmî bir teslimat olsun diye değil, sadece böyle uygun görmüşlerdi. Biz de askerleri sağlıklı bir şekilde aldığımıza dair imza attık. Bir nevi şahitlik ettik.” PKK’nın alıkoyduğu askerlerin serbest kalması için DTP’nin ansızın Erbil’e temsilci göndermesi kafaları karıştırdı. Partinin örgütle bağlantısı olduğunu kanıtlayan bu hareketin önümüzdeki dönemlerde nasıl bir sonuç doğuracağı merak ediliyor. Ancak DTP Siirt Milletvekili Osman Özçelik Aksiyon’a yaptığı açıklamada kendilerinin hükümet adına Erbil’e geldiklerinin altını çiziyor. Özçelik, teslimattan sadece hükümetin değil askerin de haberinin olduğunu söylüyor: “Her şeyden haberleri vardı. Görüşmelerimiz oldu. Üç gün süren bir çabaydı bu. Askerle bağlantımız olmazsa da hükümet yetkilileri üzerinden bir bağlantı vardı. Herkes buraya geleceğimizi biliyordu.

” PKK, KUZEY IRAK’TA DERİN ABLUKAYA ALINDI



Son gelişmelerin ardından Kuzey Irak'ta PKK'ya yönelik etkili tedbirler alınmaya, kontroller sıkılaştırılmaya başlandı. Yol güzergâhlarındaki karakol sayısı 4 katına çıkartılırken Erbil, Zaho, Dohuk, Mahmur yolu, Kandil bölgesi gibi yerlerde bulunan geçiş noktalarında personel sayısı yer yer 15'e yükseltildi. Birkaç gün içinde PKK ile bağlantısı olduğu sanılan en az 6 kişi gözaltına alındı. Bölgesel yönetim, PKK karşıtı tedbirleri açıklamazken, ulaştığımız bilgilere göre bu önlemler Türkiye'nin taleplerini büyük ölçüde karşılar nitelikte. Bölgesel Kürt yönetiminin PKK'yı Kuzey Irak'ta derin bir ablukaya aldığını söylemek mümkün. Mesela PKK'nın arka bahçesi olarak kullandığı Mahmur Kampı'nda çok sıkı denetimler yapılarak Kandil-Mahmur bağlantısı kesildi. Kandil'e gidecek erzak ve ilaçlara, şehre inip tedavi gören PKK'lılara izin verilmeyecek. Türkiye sınırında kurulan yeni takviye karakollar da PKK sızıntılarını engellemede önemli rol oynayacak. Yerel yönetim aynı zamanda istihbarat bilgilerini de Türk yetkililerle paylaşacak.

148 KİŞİLİK TERÖRİST LİSTESİ PEŞMERGEDE

Türkiye'nin ABD'den ve Irak hükümetinden teslim etmesini istediği 148 kişilik PKK'lı terörist listesi, peşmerge askerlerine de ulaştırıldı. ABD’deki Erdoğan-Bush zirvesinin ardından harekete geçen Irak içişleri bakanlığı, listeyi Kuzey Irak yerel yönetimine de gönderdi. Ardından, Kuzey Irak'ın önemli bir kısmında kimlik kontrolü iyice sıklaştırıldı.


Aksiyon

Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş
Tarih Bülteni

İmparatorluk Politikalarında GOP ve Ilımlı İslam


Değiştir
Prof. Dr. Nadim MACİT - TUSAM Danışmanı


Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP) ve Ilımlı İslam bağlantısını ve bunların post-modern imparatorluk açısından stratejik anlamını ortaya koymak için, öncelikle izlenen politikanın mantığına bazı atıfların yapılması gerekir. Post-modern imparatorluk, gücün her yere yayıldığını ve “orada” olduğunu göstermek için üs’ler ağıyla dünyanın çeşitli kısımlarını, fiziksel ve örgütsel olarak birbirine bağlar. Aşırı disipline edilmiş kurumları ve teknolojik donanımla mücehhez askeri güçleri; düşmanlarını toptan yok etmeye çağırır. Dünyaya vermek istediği mesaj şudur: ABD’yi tehdit eden her hangi bir toplum veya devlet mutlak kesinlikte yok edilir. Çünkü post-modern imparatorluk için esas gaye sadece ülkeyi savunmak ve örgütlenmek değildir. Aynı zamanda yayılma gücünü genişletmektir. Dolayısıyla rızaya dayalı politikayı değil; müdahale ve işgal politikasını uygular. Güç dengesini aşan politik dil kullanır.

Post-modern imparatorluğun kutsallık alanı geniş ve araçları yaygındır. Dini hayat eklektiktir. Her inancın kutsal mabedini kendi koleksiyonuna ekler. Ilımlı İslam işte böyle bir koleksiyonun parçasıdır. Politik hedeflerini gerçekleştirme sürecinde dini duyarlılıktan kaynaklanan direnci düşürmek için ürettiği kutsal araçtır. Gelecek tasavvurunu ekonomik planda yürüttüğü halde, böylesi araçları devreye sokmasının nedeni, bir taraftan bütün kapıların kendisine açılmasını sağlamaya; diğer taraftan stratejik amaçlarını kehanetlere ve şifrelere dökerek işgali toplum kesitlerinde meşrulaştırmaya yöneliktir. Yakın dönemde ABD politikasının parçası olan bazı dini hareketlerin dünyanın geleceğini dini şifreler ve kehanetlerle açıklamaları bunun kanıtıdır. Nitekim bütün kâhinler ve mistikler ABD’de yaşamaktadır. Çünkü ancak kâhinler ve mistikler, gücü “hoşgörü” kalıbı altında kutsarlar.

Post-modern imparatorluk; hedef toplumda barış ve hoşgörü alışkanlığını yerleştirir. Teslim olanları geçici olarak ödüllendirir. Zihin yönlendirme aracı olan medyada ve sözde düşünce geliştirme mahfillerinde devşirdiği kişileri yüceltir. Böylesi yerlerde politik-dinsel metinler iç içedir. Kendi adına lobicilik faaliyetini ve öncelikli yere sahip olma eğilimini kutsar. Dünya vatandaşlığını savunur. Çünkü kürenin kendisine ait olduğuna inanır. Bu yüzden post-modern imparatorluğun gıdası; savaştır. Zaten ABD politikası iki çizgi üzerinde yürür: İşgal etmek ve ekonomik kaynakları ele geçirmek. Bunun ötesine düşen her şey “gerçek politik hedeflerin” üzerini örtmek için üretilen etiketlerdir.

Post-modern savaş kimler arasında olacak?

İki kutuplu dünya sisteminin çöküşünden sonra post-modern imparatorluk; dünyanın yeniden yapılandırılması sürecinde “öteki kim?” sorusunun cevabını “düşman aranıyor” başlığı altında sundu. Ötekinin adını; bağlantısızlar arkı gibi oldukça teknik ve işlevsel deyimle tanımladı. Tanımlamanın bizzat kendisi tahakküme ve deşifre etmeye yönelik olunca, yeni dönemde tahakküm ve deşifre edilecek ülkeler, doğal olarak bağlantısızlar arkında yer alan ülkeler olacaktır. Böylece merkez-boşluk ayrımına bağlı olarak ürettiği bağlantısız kavramı ve buna yüklediği anlam çerçevesinde 21. yüzyılda yeni savaşın kimler arasında olacağı açıkça ilan etti. Tahakküm etmek için seçilen ifade: Terörizmle mücadele. Deşifre etmek için seçilen ifade ise küresel kuralların dışında kalan ülkeleri yeniden yapılandırmak…

Muhayyel ‘Öteki’ne Müdahale ve Sahte Dinle Meşrulaştırma

Sınırları geniş tutulan projenin sürdürülmesi için çeşitli aşamalara ihtiyaç olduğunu dillendiren egemen güç: GOP’u politik pratiğinin birinci aşamasına yerleştiriyor. Bağlantısızlar kavramı çerçevesinde ürettiği ikinci aşamaya ise “küresel kuralların dışında gösterdiği ülkeleri” konumlandırıyor. Böylece ötekinin alanı genişletiliyor. Küresel egemen güç, “alternatif güçleri” kontrol etmek ve kendi çıkarlarına uygun düşecek tarzda biçimlendirmek için ürettiği yeni stratejinin bir tarafına “küresel ekonomik ve politik kurallar adına” bağlantısız kalıbına yerleştirdiği ülkeleri koyuyor. Öteki tarafına ise GOP aracılığıyla İslâm coğrafyasını yeniden biçimlendirmek ve işgal etmek için diğer 22 ülkeyi yerleştiriyor. Bu çerçevede GOP, yeniden icat edilen ötekinin mekânını ve kimliğini belirleyen ırkçı ve emperyalist proje olarak karşımıza çıkıyor.

Kesintisiz sermaye birikimini elinde tutan ve kurallar koyan merkezi gücün, politik pratiklerini İslâm coğrafyası üzerinde kolayca sürdürmek için genelde İslâm’ın, özel de ise merkez-boşluk arasına yerleştirdiği Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin içini boşaltması gerekiyor. İslâm’ın içeriğini boşaltmak istiyor, çünkü onlar biliyor ki, “tarihte başka bir dini kültürün, hangi yolla olursa olsun herhangi bir Müslüman kültürün ayağını kaydırıp onun yerine geçtiği pek görülmüş bir şey değildir” Zira İslâm, inanç ve değer boyutuyla sömürgeci güçlere karşı direnişi sağlayacak emsalsiz hükümler içermektedir. Bunu çok iyi bilen egemen güç GOP çerçevesinde ilan ettiği savaşı sürdürmek ve zihniyet değişimini gerçekleştirmek için Ilımlı İslâm gibi ara vektörü devreye sokmaktadır. Buna paralel olarak özelde bu coğrafyanın kilit ülkesi olan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin içini boşaltması gerekiyor, çünkü cumhuriyetin kuruluş felsefesi bütün ruhunu emperyalist karşıtı olmaktan alır. Öyleyse bu stratejinin gerçekleşmesi Türkiye’nin düşürülmesine bağlıdır. Yani esas hedef Türkiye’dir.

Ötekini tanımlayan keskin ayrımın güvenlik kavramının üzerinden yapıldığı hatırlanırsa, özgürlük ve demokrasi adına ilan edilen savaşın haritasında yer alan ülkelerin tehdit sıralamasını belirgin çizgiler üzerinden önem sırasına göre çıkarmak mümkündür. Ne var ki eziyet çekmeyelim diye CIA’ya bağlı Milli İstihbarat Konseyi Global Trend 2015 adı altında bir rapor yayınlayarak bize yardımcı oluyor! Çünkü bu raporda ülkemizle ilgili ilginç değerlendirmeler yer alıyor. Konumuzla ilgili olarak “Türkiye’de etnik ve dini sorunların artacağı” ifade ediliyor. ABD ve AB parası ile yabancı ve yerli vakıfların, diğer STK’lerin dini ve etnik konuları kurcalamak için gösterdikleri olağanüstü çaba dikkate alınırsa, ülkemize biçilen konumun ne olduğu görülür. Ülkemize yönelik olarak oluşturulan politik-stratejinin etnik boyutunu bir tarafa bırakırsak bu süreçte tasarlanan din projesinin özgürlük adı altında küresel politik temalara bürünmüş İslâm anlayışı olduğu ortaya çıkar. Bu sürecin her safhasında Ilımlı İslam üzerinden Diyalog ve Hoşgörü gibi değer içerikli etiketlerin çok teknik bir dille; siyasi iktidar ve yandaşları tarafından ince ince işlendiğini görüyoruz. Ülkemizde yıllarca sermayenin amaçlarına uygun olarak yorumlanan İslâm’ın, bizzat dini değerleri paylaştığını söyleyen insanlar tarafından küresel sermayenin amaçlarına uygun olarak yorumlanması üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.

Stratejik nöbet değişiminin yeni tanımlarından birisi olan GOP çerçevesinde tasarlanan İslâm, özel tanım ve açıklamalara tabii tutulur. Çünkü böyle bir politik proje içerisinde yer alan İslâm, küresel gücün çekici yüzünü tanımlar. Değer içerikli kavramlarla küresel politik sermayenin amaçlarına uygun dini zihniyet inşa etmek ancak böyle bir projeyle mümkün olur. Çünkü bu coğrafyada kapitalist liberal temalara uygun olarak üretilen İslâm, hem fiili saldırıdan daha etkin iş görür, hem de toplumu dönüştürür ve böler. “Yeni dönemde küresel politik gücün en büyük arzusu İslâm’ın liberal değerlere uyum içinde siyasallaşması ve kurumsallaşmasıdır” sözü bu gerçeği doğrular. Şöyle ki liberal sistemi belirleyen fikri ve politik ölçütler açısından yorumlanmış İslâm; Batılılaşmış İslâm’dır. Diğer bir deyişle ülkemizin stratejik kaynaklarını küresel istikrar için merkeze aktarmayı meşru gören İslâm; ABD’nin arzuladığı ve sunduğu İslâm anlayışıdır.

Kabul etmemiz gerekir ki dünya ölçeğinde faaliyet gösteren vurguncuların amaçlarına uygun bir İslâm anlayışını telkin eden dini etiketli bazı cemaatler, anılan projenin ekonomik ve bürokratik zeminini oluşturmuşlardır. Çünkü Batılılaşmış İslâm; Batı sömürgeciliğini değer içerikli ifadelerle meşrulaştıran kutsal aygıttır. Küresel güç açısından önemli olan ise anılan coğrafyanın ekonomik değerlerini elde etmektir. Bu gerçeği Cheney şöyle ifade ediyor: “Gelecekte nükleer füzyon ve elektrikle işleyen arabaların petrolü tahtından indirmesi bekleniyor. Ancak Ortadoğu 2050 yılına kadar stratejik etkisini sürdürecektir.” Stratejik değeri olan enerji kaynaklarını ve bu coğrafyanın dünya hâkimiyetini ele geçirme noktasında işlevsel stratejik değerini buna eklersek ABD’nin bu coğrafyayı dönüştürme ve işgal etme faaliyetini kendi amacı doğrultusunda sürdürmek istemesi doğaldır. Doğal olmayan husus: İslâm’ı özel dile çeviren bazı dini grupların bu değirmene su taşımasıdır. Böyle bir tutum sergilemek İslâm’ın bütün esaslarına aykırı olduğu halde, bunların, egemen gücün çıkarlarına uygun bir İslâm anlayışı telkin etmelerinin anlamı nedir? Herhalde bunlar, her türlü değere tasallut eden işgalcileri, barışın elçileri görüyor ve İsa Mesih adına kutsuyorlar.

Yeni Dönemin Politik Aktörleri İroniciler ve Takiyyeciler

Kapitalist kültürel mantıkla İslâm arasında bağ kurmaya çalışan ironiciler ve takiyyeciler sürekli olarak küresel ekonomik ve politik kurallardan söz ederler. Uluslararası kültürü, kutsayan bu çevreler; milli değerlerden vazgeçmeyi özgürlüğün zorunlu şartı gördüklerinden ortak tasavvur biçimlerini özgürlük adına etnik ve dini cemaatlerin özel diline çevirip, bunu demokratik toplum olmanın ölçütü sayıyorlar. Böyle bir anlayış, etnik ve dini cemaatlerle, medeniyetler arası çatışma ve diyalog arasında gidip gelen yeni tanım ve politik sınırların yerleştiği küresel politik stratejiyle birebir örtüşür. Ancak belirtmemiz gerekir ki her ne kadar bu proje küresel iktidarın diline uygun olarak paketlenmiş olsa da kapitalist-liberal sistemle İslâm arasında kurulan bağ felsefi temellerden yoksun bir görüştür. Kaldı ki bu görüş, Tanrı öldü sloganı ile sınırlarını aşan ve kendi ölümünü ilan eden Batı’nın duygusuz ve değersiz simgelerine eklenen politik görüştür. Dolayısıyla bunun da geleceği yoktur. Üstelik böyle bir düşünce din açısından da sorunludur, çünkü batının simgesel değiş tokuş sürecinde oluşturulan din, dini değerler açısından ölüdür. Yani ülkemizde sermayenin ve bürokrasinin amaçlarına uygun olarak yorumlanan İslâm anlayışının da geleceği yoktur. Ölüdür. Çünkü İslâm’ın bütün bilgi kaynakları hayatın estetiğini bozan ve içeriksizleştiren tutumlara karşı tavır almayı egemenliğin zorunlu şartı görür.

Ilımlı İslâm, özel ve stratejik bir seçimdir; özel bir seçimdir, çünkü gücü meşrulaştıran kapitalist kültürel mantığın hiyerarşik diline eklemlenen demokrasi tezinin boş ve anlamsız olduğunu saklar. Stratejik bir seçimdir, çünkü Batılı küresel güçlerin İslâm coğrafyasına yönelik stratejilerini ancak liberal temalara bürünmüş bir İslâm anlayışıyla meşrulaştırmak mümkündür. Kaldı ki liberal sistemin omurgasını teşkil eden kapitalizm ile İslâm arasında derin bir çatlak vardır. Birbiriyle çelişen temaların üst üste ve yan yana konulmasından ibarettir. Çünkü maddi güçten, güçlüden ve güçlü bireyden yana tavır koyan ve güçlülerin varlığını sürdürmesi için bunu gerekli gören liberalizm; emperyalizmin yalın ve inceltilmiş formudur. Çağımızın tipik özelliği olan yoksulların elenmesi kapitalist kültürel mantığın ürünüdür. Hâlbuki İslâm, bütün ruhuyla servetin tekelleşmesine karşıdır. Kapitalist kültürel mantığa eklemlenmiş demokrasi anlayışı da Batı’nın yaralı bilincini yansıtır. Gerçek bir demokratik sistem, milletin iradesini, katılımını, hukukun üstünlüğünü ve sosyal adaleti talep eder ve korur. Bunun dışına düşen demokrasi etiketli politik sistem sermayeyi elinde tutan kişilerin ve şirketlerin kontrolü altında olmayı zorunlu kılar. Zaten küresel politik strateji etrafında örülen dil içinde demokrasi, küresel sömürgeciliğin standartlarını benimsemek anlamında kullanılır.

Batılı güçlerin ekonomik ve teknolojik üstünlüğüne eşlik eden tarihi süreci İslâm’ın ne ölçü de sahih bir din olup olmadığına bağlayan kapitalist-liberal söylem; çarpık bir kıyasla İslâm’ı sömürgeleştirilmiş, ekonomik ve teknolojik gücün altında ezilmiş, politik sistemlerin diktatörlüğü ve beceriksizliği yüzünden aşağılanmış milletlere özgü din tanımına yerleştirir. Bunların dilinde doğu, yani İslâm coğrafyası mahkemede olduğu gibi hakkında hüküm verilen, müfredat programında olduğu gibi etüt edilen ve anlatılan, hapishanede olduğu gibi disipline edilen ve bir zooloji el kitabında olduğu gibi resmedilen bir şeydir. Böyle bir tanımın kurduğu efendi-köle ayrımı zihinlerde, uluslar arası politik dilde, hukuk ve ortak çıkarda çözülmediği sürece küresel değerlerden söz etmek mümkün değildir. Kaldı ki batılı küresel güç stratejileri üzerinde söz söyleyenlerin ürettikleri modeller ve kullandıkları dil, anılan ayrımı daha da derinleştirici özelliğe sahiptir. Kendi değer ve iddialarımızdan vazgeçmeyi telkin eden küresel egemen gücün sözcüleri geleceği şöyle tasarlarlar: “ Şimdilik liberalizme karşı meydan okuyan ideolojilerin ölü olduğunu beyan edecek olursak, liberalizmle rekabet edecek başka ideolojilerin varlığından söz etmek mümkün olabilir mi? Burada ortaya iki ihtimal çıkıyor; din ve milliyetçilik. Ne var ki tarihin sonunda tüm toplumların liberal toplumlar olması gerekmiyor. Sadece onların farklı ve daha yüksek insan toplumu biçimlerini temsil etme şeklindeki ideolojik iddialarına son vermeleri yeterlidir.” Görüldüğü üzere bize telkin edilen şey kendi varlığımızı sürdürmek için dayandığımız fikri ve milli dayanaklarımızı terk ederek küresel egemen güce eklemlenmektir.

Ilımlı İslâm; geçmişin yanlışlığını ileri sürerek günümüz dünyasında bütünleşmiş bir sistemden medet umma girişiminin biçimsiz bir görüntüsüdür. Batılı güçlerin ürettiği küresel kültürü benimseyerek evrensel modele dâhil olma eğilimini Hz. İsa’nın şahsi manevisine bağlanma ile açıklama çabası, toplumsal ve ekonomik farklılaşmayı aşmanın yolu olarak gösterilmektedir. Bu öncül hiçbir şekilde savunulamaz, çünkü liberal düşünce üzerine oturan küreselleşme dini terimlerle açıklanamaz. Hiçbir ilahi din; insanı insana yabancılaştıran küresel emperyalizmi onaylamaz. Böyle bir anlayış ilahi geleneğin tamamlayıcısı olan İslâm’ın temel maksatlarına aykırıdır. Nitekim Ilımlı İslâm anlayışını benimseyenler; Irak işgalini, İslâm coğrafyasının demokratikleşmesinin bir parçası görmüş ve yapılan katliam karşısında sessiz kalmışlardır. Belli bir dil sistemine ait olan Kur’ân her ne kadar farklı yorumlara açık olsa da, böyle bir durumu meşrulaştırıcı biçimde yorumlanamaz. Eğer böyle bir yorum Kur’ân’a dayalı olarak dile getiriliyorsa bilinmelidir ki bu doğrudan tahriftir. Politik dinciliğin ikinci tip formudur.


TUSAM

Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş
Tarih Bülteni
 

Tarih Bilgi Ambarı Copyright 2007-2009