1 Mart 2012 Perşembe


Değiştir
Yıldız Suikastı
Yıldız Suikasti
Ermeni Taşnaklar'ın Türkiye'deki son teşebbüsleri Yıldız Camii çıkışında Abdülhamid'e yapılan suikasttir. Nitekim Papazian, "Sultan Abdülhamid'in hayatına yöneltilen saldırı, Taşnakların Türkiye Ermenileri hesabına yaptıkları ihtilal denemelerinin son perdesi oldu. Bu da Taşnaksutyun'un görkemli, fakat faydasız teşebbüslerinden biriydi. Başarısı Ermeni davasına bir fayda getirmezdi, başarısızlığı her halde halkımızı büyük bir felaketten kurtarmıştır" diyerek bunu teyid eder.
Yazının devamı...


Bir Saniyede 45 Bin Masumu Öldüren Amerikalı
Bir Saniyede 45 Bin Masumu Öldüren Amerikalı
Albury'nin yardımcı pilotluğunu yaptığı "Bockscar" B-29 Superfortress tipi uçak 9 Ağustos 1945 tarihinde Nagasaki'ye "şişman adam" adı verilen atom bombasını atmış, gelişmiş bir endüstri kenti olarak bilinen Nagasaki saniyeler içinde yok olmuştu.


Yazının devamı...
Kim demiş tarih sıkıcıdır diye…
Kim demiş tarih sıkıcıdır diye…
1500′lerde İngiltere’de işler nasıl yapılıyordu:İnsanların çoğu Haziran’da evleniyordu Çünkü senelik banyolarını Mayıs ayında yapıyorlar, Haziran’da hala çok kötü kokmuyorlardı.

yazının devamı...




Birinci Dünya Savaşında Yıkılan Hanedanlar
Birinci Dünya Savaşında Yıkılan İmparatorlukların Hanedanları
Dört yıl boyunca birbirleriyle amansız bir şekilde kapışan bu devletler hem milyonlarca insanın ölümüne neden olmuş hem de kendi kaderlerini belirlemişlerdir.


Devamını oku...



Belgesel:Fatih Sultan Mehmet
Fatih Sultan Mehmed Han Belgeseli
İstanbul'un fatihi, II.Mehmed, çağ kapatıp çağ açan Fatih Sultan Mehmed'in hayatını anlatan belgesel.


Tarih Bülteni

Birinci Dünya Savaşında Yıkılan İmparatorlukların Hanedanları


Değiştir
Mehmet Utku ACAR

OSMANLI HANEDANI

 Osmanlıların kökeni, zamanında Orta Asya’dan Anadoluya yerleşmiş Oğuz Türklerine dayanır. Batı Andolu’da Anadolu Selçuklu Devletine bağlı bir uç beylik iken, bu devletin zayıflamasıyla beraber 13.yy’da bağımsızlığını ilan etti.(1) İzlediği başarılı politika ile diğer küçük devletlerden sıyrıldı ve çok uluslu bir imparatorluğa dönüştü. 18.yy’a doğru üstünlüğünü kaybetmeye başlayan devlet, Birinci Dünya Savaşı’nada kaybettiği bu üstülüğü geri kazanmak amacıyla yüzden girdi .





Tarih Bülteni

9 Aralık 2009 Çarşamba

İki Mezarı Olan Hükümdar


Değiştir
Abit YAŞAROĞLU / Bu Ülke

Kişi vardır bir mezar dahi nasip olmamıştır şu geçici dünyada. Kişi vardır ona atfedilen birçok mezarı vardır. Hangisi onun gerçek mezarıdır, hangisi makamıdır bilinmez, Yunus Emre’ye, Ashab-ı Kehf ‘e atfedilen mezarların sayısını bilemediğimiz gibi. Bazılarının mezarlarının varlığı bilinir ama yerleri gizlidir, bilinmez; Atilla’nın ve Cengiz Han’ın mezarları bunlardandır.

Bu yazımızda gerçekten iki mezara birden sahip bir kişiden bahsedeceğiz; Ömrünü savaş alanlarında geçirmiş Kanuni Sultan Süleyman’dan.

Kanuni Sultan Süleyman nice seferlere çıkmış, nice zaferler kazanmış ve kaç kez düşmanı mağlup etmişti. Ama bu sefer farklıydı. Muhteşem Süleyman hastaydı. Son seferine giderken adeta ölüm seferine çıkıyordu. Başka bir ifade ile öleceğini bile bile bu sefere çıkıyordu sanki. Harp meydanında ve ordusunun içinde ölmek ister gibiydi. Sadece ihtiyarlıkla değil aynı zamanda hastalıklarla da uğraşıyordu, ayağında da aileden gelen bir hastalık olan "Nikris" vardı. Bu sebeple yürümekte zorluk çektiği için bazı yerlerde araba, bazı yerlerde de tahtırevan ile gidiyordu. Fakat kasabalara girileceği sırada dinçlik ve zindelik gösterip halk üzerinde iyi bir tesir bırakması için ata biniyordu.

Kanuni’nin bu sefere çıkmasına sebep Avusturya idi. İmparator Ferdinand ölüp yerine oğlu II. Maximilien geçince Osmanlı aralarındaki anlaşmanın yenilenip yenilenmeyeceğini anlamak ve cülusu tebrik etmek için bir elçi gönderir. Maksimilien, Osmanlılara vergisini ödemediği gibi çıkan olayları bahane ederek anlaşmalara aykırı olarak Erdel’e saldırır. Bütün görüşmeler bir sonuç vermediğinden Avusturya'ya karşı harp ilan edilir(l566 ). Kanuni , Vezir-i Azam-ı Sokullu'nun da tesiriyle bu sefere bizzat çıkmak ve böylece l0 yıldır sefere çıkmamasını eleştirenleri de susturmak niyetinde idi. Bu sıralarda yaşı yetmiş ikiyi bulmuştu. Sonuçta Kanuni 13. ve son seferine çıkar.

Osmanlı ordusu Zigetvar’ı kuşatır. Kale muhasara edilerek toplarla dövülür. Arka arkaya yapılan ve bir sonuç alınamayan başarısız hücumlar karşısında yaşlı hükümdar üzülmekte ve "... Bu kal'e benüm yüregüm yakmışdur, dilerüm Hakk'dan ateşlere yana..." diye hislerini izhar etmekteydi. Süleyman, 6 Eylül'ü 7 Eylül'e bağlayan gece (20 Safer 974) sabaha dört saat kala vefat eder. Zigetvar şehrindeki kalenin fethinden bir gün önce 72 yaşında Kanuni Sultan Süleyman hayatını kaybedince, askerler arasında moral bozukluğu yaratmaması için ölüm haberi gizlendi. Vezir-i Azam Sokullu Mehmet Paşa bir taraftan Otağ-i Hümayunda, yazısı Pâdişah’ın yazısına benzeyen Silahtar Cafer Ağa’yı oturtup onun yazısıyla değişik işlerle ilgili Hatt-ı Hümayûnlar gönderterek Pâdişah hayatta imiş gibi hareket ederken, diğer taraftan Pâdişah’ın na'şını Otağ-i Hümayûn’da yıkatıp vefat haberine vâkıf olan tamamı l2 kişiden mürekkep bir cemaatle cenaze namazını kıldırır. Bundan sonra iç organlarını çıkartıp orada gömdürür, cesedi de ilaçlatır. Sonra, cesedi kokulu bez ve muşambalara sarıp bir tabuta koyar. Bu tabutu da Otağ-ı Hümayun’daki tahtın altına gizler.

Sokullu Mehmet Pasa, Zigetvar'ın fethinden sonra vezirleri Kanunî'nin vefatından haberdar eder. Böylece Pâdişah’ın vefat haberinden muayyen bir zümrenin haberi olur. Vezir-i Azam, bu tehlikeli durumun yayılmasını önlemek için elde edilen zaferden dolayı etrafa fetihnâmeler gönderiyor, kaleyi tamir ettirip içine asker ve silah koydurtuyor, fetih münasebetiyle ilk gün Otağ-i Hümayûn’da ikinci gün de kendi çadırında mevlitler okutturuyor, şenlikler tertipliyor ve Zigetvar kilisesini tamir ettirerek câmie çevirdikten sonra Pâdişah’ın Cuma namazına çıkacağını ilan ettiriyordu. Birkaç gün sonra da nikris illetinden fazla rahatsız olan Gâzi Hünkâr’ın namaza çıkamayacağını yaydırıyordu. Bu arada asker arasında henüz fısıltı halinde dolaşan söylentileri de bertaraf etmek için orduda tellallar gezdirip Divan-i Hümayûn toplantısının yapılacağını ilan ettirmek suretiyle dedikodulara son verdiriyordu. Bu konuda Yeniçeri Ağası ile görüşen Vezir-i Azam sanki gerçek divan toplanmış gibi askere verilecek terakkilerden bahseder ve Pâdişah’ın onlara yaptığı hayır duaları onun ağzından söylüyormuş gibi tekrarlar.

Sokullu, ordunun Belgrat’a hareketi esnasında da Kanunî'nin ölümünü gizlemiş, hatta arabaya ona çok benzeyen birini bindirerek, padişahmış gibi sağa sola selam verdirerek askerin şüphelerini gidermeye çalışmıştı. Nihayet, hafızların arabanın etrafında Kuran okumaya başlamaları üzerine hükümdarın vefat ettiği anlaşılarak feryatlar başlamıştır. Sokullu, askeri yatıştırmaya muvaffak olmuştu. Ordu, Belgrat’a ulaştıktan sonra babasının yerine Osmanlı tahtına geçmiş bulunan II. Selim'in otağı önünde cenaze namazı kılındıktan sonra tabut İstanbul’a gönderilmiş ve Süleymaniye Camii avlusundaki bugünkü yerine gömülmüştür.


Tahta çıkan 2. Selim daha sonra babası Kanuni’nin iç organlarının gömülü olduğu yere türbe, etrafına da külliye yaptırdı. Bu türbenin yeri Zigetvar Kalesi'yle Macarların "Süleyman Köy" dedikleri köyün güneyindedir. 150 yıl kadar kalan bu yapılar daha sonra Zigetvar Kalesi’nin Osmanlı’nın elinden çıkmasıyla yıkıldı. 17. asırda da Katolik papazlar tarafından kilise haline getirilmiştir. Hatta türbenin üzerine yapıldığı tahmin edilen kilisenin adına da Turbek Kilisesi denildi. Macarlar, daha sonra bu bölgeye “Süleyman’ın kalbinin gömülü olduğu türbe” anlamına gelen “Turbek” ismini koydu.

Bugün Kanuni’nin mezarı olarak bilinen yer 1994'de Zigetvar'ın girişinde açılan Türk-Macar Dostluk Parkı'nda temsili bir mezardır.


Tarih Bülteni

1 Aralık 2009 Salı

Osmanlı'da Tımarlı Sipahiler


Değiştir
Ana Konu:Osmanlı'da Askeri Teşkilat
Yazının kısa özetine buradan ulaşabilirsiniz.

Osmanli eyâlet kuvvetlerinin en kalabalik ve önemli sinifini timarli sipahi denilen atli birlikler meydana getiriyordu. Devletin büyüyüp gelismesinde baslica rolü oynayan toprakli ve timarli süvari teskilâti, daha önceki Müslüman Türk devletlerinde de vardi. Osmanlilar, bu sistemi daha da gelistirmislerdi. Bu sayede Osmanlilar, bir taraftan topragin islenmesini saglarken, öbür taraftan devletin atli ihtiyacini gideriyorlardi. Bu mânâda kendilerine dirlik verilmis olan toprak sahipleri, buna mukabil devletin muhafazasini üzerlerine almislardi. Kurulus döneminden itibaren devam edegelen bu sistem, uzun müddet devam etmisti. Böylece devletin asker ihtiyaci, kendilerine timar vermek suretiyle halk tarafindan karsilaniyordu.

Dirlik verilen timar sahibi, elindeki imkânlardan istifade ile “Cebelû” veya “Cebelî” denilen bir askerî güç bulundurmak zorunda idi. Timarli sipahilerin besleyecekleri asker (cebelû) sayisi, timarin gelirine göre degisiyordu. Sefer esnasinda timar sahibi olan sipahi, cebelûleri ile birlikte harbe istirak etmek zorunda idi. Aksi takdirde geri verilmemek üzere timari elinden alinirdi. Mesru bir mazeretinden dolayi gelemeyen veya beylerbeyinin emri ile güvenlik mülahazasiyla yerinde kalip sefere istirak etmeyenler için böyle bir ceza uygulanmazdi. Atli olan bu askerî sinif, binicilikte ve kiliç kullanmada son derece maharet sahibi idi. Piyadelerin korunmasi bunlarin sayesinde mümkün oluyordu.

Cebelûler, genellikle Anadolu gençlerinden teskil ediliyorlardi. Bununla beraber bazan sipahinin para ile satin aldigi veya savaslarda esir etmis oldugu kimselerden de olabilirdi. Cebelûnun bütün masrafi “sahib-i arz” da denen timar sahibine aitti. Sipahi, kendi bölgesinde veya bagli bulundugu sancak dahilinde oturmak zorunda idi.

Timarli sipahiler her sancakta bir kisim bölüklere ayrilmislardi. Her bölügün “Subasi” denilen çeribaslari ile bayraktar ve çavuslari vardi. Timarli sipahilerden her on bölük (bin kisi) bir alaybeyinin komutasi altinda bulunurdu. Alaybeyleri ise sipahileri ile birlikte bagli bulunduklari sancakbeylerinin, onlar da eyalet valisi olan beylerbeyinin komutasi altinda sefere giderlerdi. Timarli sipahilerin iyi atlari, kiliç, kargi, kalkan ve oklari ile baslarinda migfer, üstlerinde de zirh bulunurdu. Savas esnasinda ordunun sag ve solundaki kanatlari teskil ederek hilal seklini almak suretiyle yandan gelecek saldirilara karsi merkezi muhafaza ediyorlardi. Savasta ölen sipahinin çocuklari devlet tarafindan himaye edilir ve çocuklarindan birine dört bin, ikincisine üç bin akçalik timar baglanirdi.

Bilindigi gibi mirî arazi rejiminin bir sonucu olarak ortaya çikan dirlik sisteminde sipahî, topragin gerçek sahibi degildir. Bu sebeple o, tasarruf hakkini elinde bulundurdugu araziyi herhangi bir sekilde satamayacagi gibi varislerine miras da birakamazdi. O, devlet tarafindan belli hizmetler karsiliginda kendisine verilen araziyi kullanma (tasarruf) yetkisine sahiptir. Kanunnâmelerle belirlenen kaidelerin disina çikamaz. Bu bakimdan, vazifesini kötüye kullandigi veya timarinda çalisanlara (reâya) zulm ve teaddi ettigi kesin olarak belirlenen sipahinin topragi elinden alinirdi. Kendisi ayrica cezaya da çarptirilirdi. Bununla beraber sipahinin seferde ölmesi halinde timari çocuklarina kalirdi. Nitekim daha Osman Gazi zamaninda, sipahi, çocuklari ve timarla ilgili bazi kanunlarin yürürlüge girdigi bilinmektedir. Asikpasazâde’nin ifadesine göre ölen dirlik sahibinin timari, ogluna verilecektir. Sayet ölen kimsenin oglu küçük ve sefere gidemeyecek yasta ise, o zaman onun yerine hizmetçileri sefere gideceklerdir. Böyle bir uygulama, seferdeki sipahiye daha bir kuvvet kazandiriyordu. Insan ruh dünyasinin karmasik isteklerinden biri de kendinden sonra evlatlarina bir seyler birakma arzusudur. Binaenaleyh, tam anlamiyla maliki olmasa bile öldükten sonra topraginin kendi çocuklarina intikal edecegini bilen bir sipahi, sefer esnasinda cephe gerisinden emin demekti. Bu da ona ayri bir güç veriyordu. Çünkü ölse bile, devletin kendi çocuklarini koruyacagini biliyordu. Bu bilgi, ona bir dinamizm veriyordu.

Kanunî Sultan Süleyman’in son zamanlarina kadar Türk ordusunun en güçlü askeri olan timarli sipahi, bilhassa XVI. yüzyilin sonlarindan itibaren bu sinifin arasina da yabancilarin girmesiyle yavas yavas bozulmaya yüz tutmustu. Bunlarin, disiplinli ve muntazam olmalari, Kapikulu ocaklari ile bir denge sagliyordu. Timarlarin önemlerini kayb etmesi, timarlarin muharib olmayan siniflara verilmesi ve bazi timar gelirlerinin mukataa-i miriye adi ile hazineye aktarilmasi, bunlarin nüfuzlarinin azalmasina sebep oldu. Keza, XVII. yüzyilin ortalarindan itibaren hizmet bölüklerinin kaldirilmasi üzerine timarli süvariler, adeta yaya, müsellem ve yörükler gibi top, cephane ve diger harp levazimatini, nakl etmek, kalelere zahire götürmek, tamir islerinde hizmet görmek ve benzer daha nice geri hizmetleri ile vazifelendirildiler. Bu uygulama, teskilat için ikinci bir darbe oldu.

XVII. asir baslarina kadar Anadolu ve Rumeli’deki timarli sipahîlerle, bunlarin kanunen beraberlerinde harbe götürmeye mecbur olduklari “Cebelû” sayisi 90 binden fazla iken bu miktar, sonralari üçte bire inmisti. Timarli sipahi askerinin azalmasi sonucunda valiler, kapilarinda besledikleri derme çatma levend, sarica, sekban gibi kuvvetlerle bunlarin yerlerini doldurmaya çalistilar.



Tarih Bülteni

29 Eylül 2009 Salı

Çin'in 4 Buluşu


Değiştir
Kağıt , matbaa , barut ve pusula, Çin'in tarihindeki 4 büyük buluşu . Bu 4 büyük buluş, insanlık medeniyetinin ilerlemesine büyük katkıda bulunduğu gibi Çin medeniyetinin tarihinde de parlak bir sayfa bırakmıştır.

İlk önce kağıtın keşfinden bahsedelim. Kağıdın keşfinden önce, eski Çin'de yazı yazmak için birçok malzeme kullanılmıştı. 4 bin ,5 bin yıl önce, kayalar ve çömlekler üzerine işaretler kazılıyordu. 3 veya 4 bin yıl önce, kaplumbağa kabuğu ve hayvan kemikleri üzerine yazılar oyulmuştu. Daha sonraları insanlar , kaplubağa kabuğu ve hayvan kemikleri üzerine oyulan yazılar “kabuk ve kemik üzerindeki yazılar”diye adlandırdılar.

Milattan önce 700 ile 200 yılları arasındaki Bahar ve son bahar savaşları döneminde bambu ve tahta üzerine yazı yazmak çok yaygındı. Yazı için kullanılan bambu parçalarına “Jian ” denirdi. Her “Jian ”denirdi.

Her “Jian”ın üzerine 22 –25 kelime yazılabilirdi. Ancak “Jian ” yazı için ideal bir malzeme değildi. Birçok pratik ve uzun aramalardan sonra, Milattan önce 200 ila milattan sonra 25 yıllıarı arasındaki Batı Han hanedanı döneminde, kenevir halatları ,eski kumaşlar ,balık ağları gibi eskimiş malzemelerle bitkisel lifli kağıt yapğımı teknolojisi keşfedildi. Yazı yazmaya elverişli ideal malzeme, yani kağıt böyle doğdu.

Çin'deki arkeolojik kazılarda çıkarılan eserlerden kağıdın keşfinin kesin tarihini saptanmak çok zor. Ancak bunun dünyadaki en eski kağıt olduğu kesindir. Kağıdın ortaya çıkması yazı yzaılmak için kullanılan malzemelerde devirm olarak kabul ediliyor.Çai Lung bu devrime yaptığı büyük katkı ile tarihte ün saldı.

Millattan sonra 25 ile 210 yılları arasındaki Doğu Han Hanedanı döneminde dünyaya gelen Çai Lung, Batı Han Hanedanı'ndan beri kağıt yapımı alanındaki tecrübelerin bilançosunu yaparak cesaretle deneme ve yenilemelere girişti. Malzeme olarak eski kumuşlar ve eski balık ağlarının yanısıra ağaç kabuklarının kullanılması, yepyeni bir kağıt ham maddesi bulunmasına yol açtı. Böylece hem ham madde kaynakları arttı, hem de kağıt maliyeti düştü. Ağaç kabuklarının ham madde olarak kullanılması, çağdaş tahta hamuru kağıdın doğuşuydu. Kağıt yapımının gelişmesi için uzun yıllar gerekiyordu.

Milattan önce 4.yüz yıldaki Savaşan devletler döneminde, mühürler çok yaygındır. Milattan sonra 4. yüz yılda ,anıt taşları üzerine yazı kazma teknolojisi de keşfedildi. Çin'in Tang ve Sun hanedanları döneminde, sosyal yaşam, ekonomi ve kültür çok gelişti. Kitaplara duyulan ihtiyaç da çok arttı. İnsanlar için kitapları basmanın kolay ve verimli yöntemini bulmak acil bir ihtiyaç haline geldi. Bu toplumsal ihtiyaç Sun hanedanı döneminde Bi Sheng adlı bir kişinin 1041 ile 1048 yılları arasında harfli matbaa teknolojisini bularak dünyada dizilebilen ilk harfları yaratmasına yol açtı.

Çin'in ilk matbaa teknolojisi 14. yüz yılda Kore ve Japonya'ya, daha sonra Mısır ve Avrupa'ya yayıldı. Matbaa teknolojisi sayesinde, bilginin yayılma hızı ve ölçüsünde elle kitap yazma dönemine göre büyük atılım gerçekleşti ve bu insanlığı en büyük buluşu olarak adlandırıldı.

Barut ölümsüzlük hapı üretmeye çalışan taoistler terafından keşfedildi. Taoistler ölümsüzlük hapı için çalışırlarken nitröz asid tuzu, kükürt ve odun kçmürünün ısındığı zaman kolayca patladığını farkettiler. Nitröz ve kükürt Çin'in geleneksel ilaçlarından olduğundan insanlar ,bu maddelerin karışımına yanabilen ilaç anlamına gelen barut adını verdiler.

Milattan sonra 7. yüz yılda, Tang hanedanı döneminin uzmanı Sun Simiao barutun ilk reçetesini hazırladı. Ancak o zaman barutun pratik değeri yoktu ve üretimde kullanılmıyordu.
10. yüz yılda Sun Hanedanı döneminde ise barutun silah olarak kullanılmaya başlanır başlanmasıyla büyük gücü ortaya çıkarak silahın gelişme tarihinde bir kilometretaşı haline geldi. Barutlu silahların ortaya çıkması da, barutun incelenmesi ve büyük ölçüde üretilmesini ilerlettti.
Barutu 13. yüz yıla kadar tüccalar tarafında Hindistan üzerinden Arap ülkelerine yayıldı. Avrupa 13. yüz yılın sonlarında Arapça kitaplardan baturun kullanımını öğrendi. Barut savaşlarla daha batıya ulaştı.

Son olarak da pusulanın keşfedilmesinden bahdedelim.

Pusula, Çin'in Han Hanedanı döneminde bulundu ve “Si Nan” yani güney gösteren alet olarak adlandırıldı. Kuzey Sun Hanedanının ilk yıllarında “Si Nan” pusula haline getirildi.
Pusulanın bulunması denizcilik tekniğini daha da geliştirdi. Çinli denizciler ilk defa 1100 yılında pusulayı denizcilikte kullanmaya başladılar. Pusulanın denizcilikte kullanılması uzun mesafeli deniz yolculuklarını arttırdı.


Tarih Bülteni

7 Eylül 2009 Pazartesi

Türk Subayları Yeniden Kerkük Kalesi'nde !


Değiştir
Özdemir HÜRMÜZLÜ

Türk kimliğiyle bilinen Kerkük Kalesi Cuma namazının ardından görkemli açılışa sahne oldu.

Irak Türkmenlerinin milli mücadele sembolü olan Kerkük Kalesi'nin, sahip olduğu zengin kültürel mirasını yeniden canlandırılmasına hız veriliyor.



Yüzyıllar önce özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde şehit düşen Türk subaylarının mezarlığı restore projesi gerçekleştikten sonra görkemli bir açılış töreniyle halkın ziyaretine açıldı.

Açılış töreninde bir konuşma yapan ITC Kerkük İl Başkanı Erşat Salihi, bugün Iraklıların tarihinde gurur verici bir gün olduğunu vurguladı.

Ayrıca konuşmasına devam eden Salihi:"Bu mezarlıkta yatan yiğit Türk subayları bütün Müslümanlık için efsane ötesi muazzam bir çağdaşlığın kalıntısıdır, çünkü Türkler her zaman İslamiyet’i yaymak için bugüne kadar olağanüstü çabalar göstermişleredir, bu da her Müslüman için bir mücadele örneği olsun."diye sözlerine ekledi.

Bilindiği gibi bu projeye Türkmenli İş Birliği ve Kültür Vakfı ve ITC ortaklaşa imza atmışlardı.

İşte mezarlıkta yatan yiğit Türk subaylarının isimleri:

  1. Mustafa Efendi Bin Ahmet Efendi Paşa
  2. Brinci Tümen Komutanı Ahmet Rıfat Paşa
  3. Ücüncü Ordu Himeye Mesubu olan Nizamiye Komutanı Ömer Naci Bek Paşa
  4. Dörütüncü Ordu Himeye 31.Tabur Yüzbaşı Ahmet Ağa Bin Abdullah Paşa
  5. Musul Valisi Muhammed Melül Bek Bin Tahir Paşa
  6. Altıncı Himeye Ordu Nizamiye 12.Halay Komutanı Org.Gerenal Hacı Muhammed Lütfü Paşa Bin Abdullah Paşa

Tarih Bülteni

5 Eylül 2009 Cumartesi

Mustafa Kemal Sivas'a nasıl geldi ?


Değiştir

Dr. M.Galip BAYSAN

22 Haziran 1919 günü ünlü Amasya Tamimini yayınladığı zaman, bu Tamim içinde Türk Halkına, Ulusun sorunlarını çözebilmek için kendi seçtiği temsilcilerden oluşan bir Kongre toplamak mecburiyetinde olduklarını ve seçilen temsilcilerin mümkün olduğu kadar en erken bir zamanda (en emin yerlerden biri olan) Sivas’a gönderilmesini istemişti. Bu arada Mustafa Kemal, aynı amaçla ( yani Doğu illerinin Ermenilere verilmesini önlemek amacıyla) Erzurum’da yapılacak bir toplantıya katılacağını ve oradan Sivas’a döneceğini belirtmişti. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının Erzurum’dan Sivas’a nasıl geldiği konusu Milli Mücadele Döneminin pek az bilinen ancak en heyecanlı olaylarından biridir. Bu olayın hikâyesi Milli Mücadelemizin hangi ruh ve hangi inançla başlatıldığını gösteren en canlı örneklerden biridir.

Hatırlanacağı gibi Mustafa kemal Paşa Erzurum’da iken 8/9 Temmuz gecesi Halife- Sultan Vahdettin’in emri ile Ordu Müfettişliği görevinden alınmıştı. Bunun üzerine o, görevden alınması bir yana askerlik görevinden de istifa ettiğini bildirmiş, istifası Sultan tarafından kabul edilince de artık rütbesiz, mevkisiz ve hatta parasız pulsuz bir vatandaş statüsüne geçmişti. 23Temmuz günü başlayan Erzurum Kongresine bölge temsilcilerinin ısrarıyla katılınca Kongre üyeleri kendisini Temsil heyeti Başkanlığına getirmiş ve sivil Mustafa kemalin hayatında yeni bir safha başlamıştı. O andan itibaren Mustafa Kemal Doğu İllerini temsil eden bir Halk hareketinin lideri olmuştu. 7 Ağustos tarihinde sona eren Erzurum Kongresi sonrasında yayınlanan bildiride belirtildiği gibi, kurtuluş için bölge halkının bazı esaslar kabul etmesini sağlamıştı ama bunun bütün ülke için geçerli olması gerekliydi. Bunu gerçekleştirmek ancak Sivas’ta yapılacak Kongrede mümkün olabilecekti. Bu nedenle bir an evvel Sivas’a gitmek ve Kongre için yurdun her tarafından seçilen, bir kısmı Sivas’a gelmiş olan temsilcilerin toplanmasının sağlanması gerekiyordu.

Sivas Valisi kongrenin Sivas’ta toplanmasını hiç istemiyor, işgal güçlerinin kongreyi basabileceğini öne sürüp katılanları caydırmaya çalışıyordu. Hükümet de bir kısım tedbirler alarak Kongrenin yapılmasını önleme gayretleri içinde, Mustafa kemal ve arkadaşlarını Sivas yolu üzerinde asi Kürt çeteleriyle vurmak, yok etmek için tedbir üzerine tedbir alıyorlar hükümet adamları tıpkı Arapların Lawrwnce’i gibi Kürtleri ayaklandırmakla görevli ve bölgede etkin faaliyetlerde bulunan Binbaşı Novel ile birlikte çalışıyorlardı. Bundan da önemlisi yokluk, maddi sıkıntılar Mustafa Kemali çok fazla rahatsız ediyordu. Bu sorun yine emekli bir askerin fedakarane davranışı ile çözüldü. Olayı Cevat Dursunoğlu şöyle açıklamaktadır:

“O gün Mustafa Kemal Paşa’nın yanından gelen Kazım (Dirik), arkadaşlara Paşa’nın yola çıkmasını sağlamak için bizim para temin etmek vazifemiz olduğunu hatırlattı. Hiç birimizde de para yoktu. Hepimiz kutilayemut (ölmeyecek kadar) yaşayabiliyorduk. Paşa’ya hiç olmazsa bin lira kadar bir para temin etmeliydik. İlk tedbir olarak çoluk çocuğumuzun ziynet eşyasına başvurmayı hatırladık… Heyeti faale azasından emekli binbaşı Süleyman Bey hızır gibi imdadımıza yetişti. Süleyman Bey “Çocuklar benim tasarruf edilmiş dokuz yüz liram var. Altmışını geçmiş bir adamım. Allahın rızasından, milletin selametinden başka hiç bir dileğim yok. Bu parayı size veririm. Fakat bu parayı verdiğimizi ne Paşa ne de başkası bilmeyecek. İleride Müdafaaai Hukuk’un parası olursa verirsiniz., olmazsa helal olsun” dedi. Hepimizin gözleri yaşarmıştı. Yüz lira da aramızda toplayarak bin lira yaptık ve Kazım Bey vasıtasıyla Paşa’ya ulaştırdık.” (1)

Gizli kapaklı işlerden hoşlanmayan Mustafa Kemal, bu dönemde İstanbul’da kurulan gizli “Karakol Cemiyeti” ile ilişkileri de aydınlığa çıkarmış, cemiyetin komutanlara ve memurlara gönderdiği “Genel Kuruluş Tüzüğü ve Genel Görev Yönetmeliği” hükümlerinin uygulanmamasını ve bu işin kaynağını araştırdığını komutanlara bildirmiştir.(2) Mustafa Kemal Paşa’nın bu konudaki görüşleri şöyledir:

“Kesinlikle böyle bir davranış doğru değildir. Herkesi asmakla korkutarak, bilinmeyen bir merkezin, bilinmeyen bir başkomutanın, bilinmeyen birtakım komutanların emirlerine uymaya zorlamak çok tehlikeli idi. Gerçekten, orduda görevli herkeste hemen bir korku ve birbirlerine karşı güvensizlik başladı. Örneğin, herhangi bir kolordu komutanının: “Benim komutam altındaki kolordunun acaba saklı ve gizli komutanı kimdir? Bu gizli komutan acaba ne zaman ve nasıl komutanlığı ele alacak ve acaba bana karşı nasıl davranacak? Gibi haklı birtakım kuruntulara kapılması beklenilmez değildi.” (3)

Öyle anlaşılıyor ki eski ittihatçı Kara Vasıf, 1908 öncesi ittihatçıların uyguladığı stratejiyi benimsiyor ve gizlilikten medet umuyordu. Örtülü, sır içindeki faaliyetlerle insanları yıldırarak, terörle bir şeyler yapmak arzusunda iken, Mustafa Kemal ve askerler davalarında haklı olduklarının bilinci ve inancı ile her şeyi Türk ve dünya kamuoyu önünde açıkça yapmayı tercih ediyorlardı. Bunun için kongre kararlarının her fırsattan istifade ile yurtiçine, yurt dışına yayınlama çareleri aranıyor, yabancı ülke mensupları ile serbestçe görüşülüyor, fikir alışverişinde bulunuluyordu.(4)

Yola çıkmak için gerekli araçları bölgedeki Amerikan lisesinden temin ettiler. Zannederiz ki Erzurum’daki yabancılar ve Ermenistan sevdalıları Mustafa kemal belasından kurtulmak için onun Erzurum’dan ayrılmasını gönülden arzu ediyorlardı. Bu arabaların lastik sıkıntısı da mevcut tekerlerin bez ve kâğıt takviyesi ile Alaturka işi pratik bir çözümle halledildi. Artık harekete hazırdılar.

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Erzurum’dan Sivas’a gelişleri, özellikle Erzincan’dan sonrası yine cesur bir karar ve özveriyi gerektirmiştir. Olayı Mustafa Kemal’in anılarından izleyelim.

“…Erzincan’dan batıya doğru yola çıktığımız günün sabahı, Erzincan Boğazı girişine gelir gelmez, bir takım Jandarma erlerinin ve subaylarının coşkulu ve korkulu bir davranışla otomobillilerimizi durdurduklarını gördük. Durumu açıkladılar (Dersim Kürtleri boğazı tutmuşlar. Tehlike var geçilemez (5)… Peki iyi ama, bu haydutların kuvveti nedir? Neresini, nasıl tutmuş? Ne kadar kuvvet gelecek? Ne zaman gelecek? (tipik bir kısa durum muhakemesi soruları) Bu bilmeceler çözülünceye değin, geriye Erzincan’a dönmek ve kim bilir kaç gün beklemek gerek. Bizim ise işimiz pek ivediydi. Ben Erzurum ile Sivas arasındaki yolu belli bir süre içinde aşıp, belli günde Sivas’ta bulunamazsam şurada burada, şundan ya da bundan ötürü korktuğum ve beklediğim Sivas’ta ve her yerde duyulursa bozgun başlayabilir işler altüst olabilirdi. Öyleyse karar? Tehlikeyi göze alıp yola koyulmak. Başka türlü de yapamazdık. Yalnız küçük bir düzenleme yapmayı uygun buldum. Ellerinde hafif makineli tüfekler bulunan özverili arkadaşlarımızdan birkaçını (Osman Bey(6) bunların başında idi) bir otomobil ile kendi otomobilimizin önüne geçirdik. Sağdan soldan gelecek, uzaktan açılmış ateşlere önem verilmeyerek otomobiller hızla karayolu üzerinde ileri yürümeye devam edecekler. Vurulan ölen olursa onlarla ilgilenilmeyecek… Tam karayolu üzerinde ve yakınında, yolu kapayan haydutlarla karşılaşılırsa hepimiz otomobillerden atlayacağız ve bunlara saldırarak yolu açacağız ve (sağ) kalanlar gene, kullanabilecekleri durumda olan otomobillerle ve hızla ilerleyerek yola devam edecekler… İşte verilen emir de buydu… Kısacası yürüdük, boğazı geçtik ve 2 Eylül 1919 günü Sivas’a vardık.” (7)

Bu yürekli insanlar yolculuklarını böyle mütevazı birkaç cümle ile özetliyorlar ama onların Sivas Kongresini yapabilmek için canlarını dahi feda etmekten çekinmedikleri gerçeği asla unutulmamalıdır. Bu olay kanaatimizce Milli Mücadele Döneminin dönüm noktalarından ve en saygın olaylarından biridir.

Mustafa kemal birlikte geldiği en yakın arkadaşlarının da içinde bulunduğu siyasi engellere rağmen Kongre Başkanı seçilir ve Erzurum Kongresinde alınan bütün kararlar ülkenin tümü için kabul edilir. Müdafaai Hukuk Cemiyetlerinin hepsi “Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti” adı altında bütünleşir. Bu toplantıda tartışılan en önemli konulardan biri; şüphesiz ki Manda meselesi olmuştur. İstanbul’dan gelenler, eski ittihatçılar Amerikan mandasının kabul ettirilmesi için büyük mücadele verirler,(8) ancak Mustafa kemalin dayatması ile başarısız olurlar.

DİPNOTLAR:

(1) Cevat Dursunoğlu: Milli Mücadelede Erzurum, s.137-138( Ankara-1946); Alptekin . Müderrisoğlu: Kurtuluş Savaşının Mali Kaynakları, s.158(İstanbul–1981)

(2) Söylev-I, s.53, Karakol Cemiyeti için Bknz. Samih Nafiz Tansu, İki Devrin Perde Arkası, s.223–353( İstanbul–1981), Fethi Tevetoğlu: Milli Mücadele Yıllarındaki Kuruluşklar s.3-50( TTK Ankara-1988)

(3) Söylev-I, s.53

(4) Bknz. Albay Rawlinson, Utkan Kocatürk: Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü s.94–95(Ankara–1991), Mr. Brown (Gazeteci) Söylev-I, s.65, General Harbord için Mazhar Müfit Kansu: Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber-II, s.345–346(TTK Ankara–1988)

(5) M. Kemal Öke: İngiliz Ajanı Binbaşı E.W.C. Noel’in Kürdistan Misyonu 1919, s.89(İstanbul-1989), Celal Erikan, Komutan Atatürk, s.491( Ankara-1989)

(6) Osman Bey, Piyade yüzbaşısıdır. Sivas Kongresinden sonra Mustafa Kemal Paşa tarafından Güneydoğu’nun savunmasının düzenlemesiyle görevlendirilecek ve “Tufan” takma adı ile büyük ün kazanacaktır. Bknz. Ergün Aybars: Türkiye Cumhuriyeti Tarihi–1, s.253 ( İzmir–1984)

87) Söylev-I, s.60-61

(8) Bknz. Uluğ İğdemir, Sivas Kongresi Tutanakları, s.47–71(Türk Tarih Kurumu Yayınları, İkinci Baskı, Ankara–1988); Ceyhun Atıf Kansu, Atatürkçü Olmak, s.17-23 (Varlık Yayınları, İstanbul-1980); Doğu Ergil, Milli Mücadelenin Sosyal Tarihi, a.150-158.( Ankara-1981)


Tarih Bülteni

2 Eylül 2009 Çarşamba

Mehter Marşları


Değiştir
Yönergeler
*İndirmek istediğiniz marşı, altındaki İNDİR butonuna sağ tıklayıp,hedefi farklı kaydet yaparak indirebilirsiniz.



Tarih Bülteni

Mehter Marşı Dinle


Değiştir










*Kesintisiz dinlemek için bu sayfadan ayrılmayınız.
*Kotalı kullanıcılara; 17 parçanın tümü 50 MB kota harcar.
*İndirmek için buraya tıklayabilirsiniz.
Tarih Bülteni

27 Ağustos 2009 Perşembe

Büyük Taarruz Öncesi Siyasi Gelişmeler


Değiştir
Dr. M.Galip BAYSAN

30 Ağustos 2009, Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesinin 87’nci yıl dönümünde, bu büyük olayın öncesinde cereyan eden siyasi olayları ele alıyor ve bazı gerçeklerin asla unutulmaması ve de unutturulmasına izin verilmemesi inancıyla sizlere sunuyoruz.

20 Ekim 1921’de Fransızlarla yapılan Ankara Antlaşması Londra’da tam anlamıyla bir şok etkisi yarattı ve Londra ile Paris arasında 10 Aralık 1921 tarihine kadar karşılıklı üç notanın verilmesine(1) sebebiyet verdi. Fransa’nın Türk yanlısı gibi görünen bir tutum alması üzerine, İngiltere, Yunanistan’a desteğini sonuna kadar sürdürmeye devam edeceğini belirtti.

Askeri ve politik uzmanların yaptıkları durum muhakemesine göre, Anadolu’da artık Yunanlıların taarruz gücü kalmamıştı, ancak işgalleri altındaki 100.000 km²’den fazla sahayı savunma güç ve kapasitesine sahip olduklarına inanılıyordu. Türkler de Yunanlılara karşı saldırı yapabilecek güçte değildiler. Bu durumda bir çözüm bulununcaya kadar “mevcut durumun devamı” en iyi çözüm yolu olarak görülmekteydi. Bu nedenle hem Fransa’nın barış görüşmelerine başlanması çağrıları duymazlıktan gelinecek, hem de İstanbul’un Barışçı bütün yaklaşımları geri çevrilecektir.(2)

Bu arada Sultan’ın İngiliz komiserine 25 Mart 1922 tarihinde yaptığı teklifteki şu ifadeler ibret vericidir:

“İngiltere ile Türkiye arasında bir anlaşma akdedilecektir. Anlaşma gereğince Türkiye, bütün ulusların yararına tarafsız olarak Boğazların serbestîsinin korunmasını İngiltere’ye tevdi edecektir.(devredecektir) İngiltere bu amaçla kendi askerlerini ya da Türk Jandarmasını kullanabilecektir. Türk hükümeti Türk Jandarmasını İngiltere’nin emrine verecektir. Hatta Boğazların serbestîsini korumak için gerekli toprak şeridinin idaresi İngiltere’nin eline verilecektir.

Sultan, böyle bir anlaşmanın Doğu Trakya ile Edirne’nin Türkiye’ye geri verilmesine karşı itirazı ortadan kaldıracağını düşünmektedir, zira bütün uluslar adına Boğazların koruyuculuğu İngiltere’ye verileceğinden gelecekte korkulacak bir şey olmayacaktır. Böyle bir anlaşma, İngiltere’nin Hilafete düşman olduğu ve Türkiye’yi yıkmak istediği yolunda Hindistan’da vesair yerlerde yaygın olan kanaati hemen ve ebediyen yıkacaktır. Anlaşma aksi fikrin parlak bir kanıtı olacak ve İngiltere’nin hilafetin hamisi (protector) ve şeriki (associate) olduğunu İslam dünyasına beyan edecektir.”(3)

İşin en ilginç yönü de bu teklif; Sultan ve Sadarazam’ı tarafından kendisini İstanbul’dan atıp yerine Yeni Bizans Kralı ve Kraliçesi olarak yunan Kralı ve Kraliçesini getirmek için büyük çaba harcayan kişilere yapılmasıdır. Böylesine teslimiyetçi ve onur kırıcı bir teklifle Halife Sultan kurulacak bir barışın temelinde askerin başarısının varlığını görmek istemiyor, Büyük devletlerin tam desteğine sahip Yunan Ordusunun da yenilebileceğine esasen hiç inanmıyordu. Teklifin reddedildiğini söylememiz zannederim gereksizdir.

Bu gibi inançsız faaliyetlerin en önemli etkisi Meclis’te kendini gösteriyordu. İngiltere’nin “Türk ordusu Saldıramaz” yorumu muhalif kanadı çok etkilemiş gibi idi. Meclis’te sık sık Türk Ordusunun güçsüzlüğünden, bir saldırı yapamayacağından, savaşsız bir sonuca gitmenin şart olduğu görüşünden bahsedilmeye başlanmıştı ve bu görüş gittikçe yaygınlaştırılıyordu. İngilizlerin ve İstanbul’un bu tartışmaların arkasında olmadığını iddia etmek mümkün değildi. Mustafa Kemal durumu şu sözlerle açıklamaktadır:

“Baylar, Mecliste orduya karşı da bir akım yaratılmıştı. Diyorlardı ki “Sakarya savaşından sonra aylar geçtiği halde ordu niçin saldırıya geçmiyor? Ne olursa olsun saldırıya geçmelidir! Hiç olmazsa dar, belli bir cephede bir saldırı yapılmalıdır ki, ordumuzun saldırı gücü olup olmadığı anlaşılsın!” Bu akıma karşı koyduk.. Muhaliflerin sonradan ortaya çıkan kanısı, ordumuzun saldırı gücü kazanamayacağı noktasında toplandı. Bunun üzerine saldırı biçimini değiştirerek başka bir iddiayı ortaya attılar. “Bizim gerçek düşmanımız Yunanlılar ve Yunan Ordusu değildir. Aslına bakılırsa, Yunan ordusunu bütünüyle yensek de bununla iş bitmez. İtilaf Devletlerini, özellikle İngilizleri de yenmek gerekir. Onun için, Yunan ordusu karşısında az bir kuvvet bırakmak, asıl orduyu Irak kuzey sınırına yığıp İngilizlere saldırmak gerekir. Savaş yoluyla amacımıza erişmek istiyorsak yapılacak iş budur.

Baylar, böylesine anlamsız ve mantıksız görüşlere değer vermedik. Bunun üzerine yeni bir propaganda çıkardılar. “Nereye gidiyoruz? Bizi kim nereye sürüklüyor? Karanlıklara koskoca bir ulus belirsiz, karanlık amaçlara akılsızca sürüklenir mi?”

Bu propaganda, Meclisten, Ankara siyasi çevrelerinden ordu birliklerine dek yaygınlaştırıldı. Bu karıştırıcı propaganda her araçla orduya yayılmaya çalışılıyordu.

Rauf Bey, sık sık ve gizlice “Hiç olmazsa gerçek durumuna bana söyle. Ordu ne durumdadır? Gerçekten saldırıya geçemeyecek mi?” diye soruyordu.”(4)

Fevzi (Çakmak) Paşa’nın o dönemle ilgili anıları da şöyledir: “Düşmana kuvvetimizi göstermeden hakkımızı tanıtmamız imkânı yoktu. Yunanlılar İngilizler tarafından adamakıllı şımartılmışlardı. İstanbul’un sözde Halifesi, Mısır Hidivliğinin sefil salahiyetlerini kabule bile hazırlanmış bir uşak namzedi idi. Bu vaziyette, onun tarafından idama mahkûm edilmiş bulunan bizler, mücadele meydanında ciddi bir kuvvet, ciddi bir varlık olduğumuzu göstermeden, İngilizlere sözümüzü nasıl dinletebilirdik.” (5)

Bu sözlerin sahibi Fevzi Paşa’nın şahsında, Türk subayının ruh haline dikkati çekmek istiyoruz. İngilizler, Yunanlılar, Sultan, Bolşevikler, Muhalefet her kesimin söz dinlemesini bekledikleri Mustafa Kemal ve arkadaşları, hepsine üstün gelmek ve ancak o şekilde söz anlatmak mecburiyetinde olduklarının bilincindeydiler.

Olumsuz propaganda faaliyetleri şiddetini artırınca Mustafa Kemal Meclis kürsüsünden (günümüzde dahi etkinliğini sürdürebilecek) şu ibret verici konuşmayı yapmıştır.

“Baylar bilirsiniz ki Mecliste bu dönemde en çok olumsuz ve karamsar görünenler, bir zamanlar Türk ulusunun kendi kendine bağımsızlığını elde edemeyeceği kanısını ortaya atmış kişilerdir. Şunun bunun güdümünü istemekte direnenlerdir… Baylar, maddesel ve özellikle ruhsal çöküş, korkuyla, güçsüzlükle başlar. Aciz ve korkak insanlar, herhangi bir yıkım karşısında ulusun da duraksamasına ve çekingen bir duruma gelmesine yol açarlar. Acizlik ve duraksamada öylesine ileri giderler ki; “Biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olmamıza olanak yoktur. Biz varlığımızı sınırsız ve koşulsuz olarak bir yabancının eline bırakalım” derler.

Şimdi Baylar, düşmana saldırmak için verilmiş olan kesin kararımızı uygulamaya başlamadan önce, tam üç aracın hazırlığının yeter ölçüde olduğunu görmek istiyorum: Bunlardan birincisi, en önemlisi ve temel olanı doğrudan doğruya ulusun varlığı ve bağımsızlığı için gönlünde, vicdanında beliren ve gelişen istek ve dileklerin sağlamlığıdır. İkinci araç, ulus adına iş gören Meclis’in, ulusal isteği belirmekte ve bunun gereklerini, inanarak uygulamakta göstereceği direnç, dayanışma ve yiğitliktir. Üçüncü araç, ulusun silahlı yavrularından meydan gelip düşman karşısında çıkarılmış bulunan ordumuzdur.”(6)

Ordu beklenen (daha doğrusu beklenmeyen) taarruzuna işte bu baskılı ortam içinde başladı. Saldırı ve hazırlıklar büyük bir gizlilik içinde yapılmış, Türk halkının tam bir disiplin içinde ve genellikle gece yaptığı intikallerle bütün istihbarat örgütleri atlatılmıştır. Türklerin saldıramayacağından emin olan Yunanlılar, kendilerinin çekilmeye mecbur edilmeleri halinde Batı Anadolu’da Yunan hâkimiyetini devam ettirmek amacıyla; İzmir-Balıkesir arasında bir İyonya Devleti kurarken (30 Temmuz 1922); Trakya’da ki tümenleri ile İstanbul üzerine yürüme hazırlığı yapıyordu. Yunanlılar bu hazırlık içinde iken İngiliz Başbakanı Llyod George 4 Ağustos 1922 günü Avam kamarasında yaptığı konuşmasında Yunanlılara şu sözlerle büyük destek veriyordu.

“Yunan ordusu, mevziimizi boşaltamayız ve antlaşmada kendilerini koruyacak ne gibi hükümler bulunduğunu öğreninceye kadar halkımızı arkamızda terk edemeyiz dedi. Bu mantıksız değildi. Ne olursa olsun Anadolu’nun bu bölgesindeki azınlıkları etkili bir şekilde korumak gerekmektedir. Bu güvencelerle Ankara’nın sözünü kastetmiyorum. Bu söz Ermenistan içinde verilmişti. Neye yaradı? Tek Ermeni’nin ve Rum’un hayatını kurtarmadı. Himaye, bu bilinen bölgedeki hükümetin anayasası biçiminde ve etkisinde, yeterli bir himaye olmalıdır.”(7) İngiltere Başbakanı, ağzından çıkan bu sözlerle, kurulmakta olan İyonya Devletini tanımış oluyordu. Aynı günlerde Yunanlıların İstanbul’u işgal etme hazırlıkları üzerine İstanbul’daki Müttefik orduları Başkomutan General Harington “Yunanlıların İstanbul’u işgal etmeleri halinde Sultan’ın şahsının himaye edilip edilmeyeceğini” soruyordu. İstanbul’a yeni bir kral, daha doğru bir deyimle Yunan Kralı Konstantin, yeni bir imparator olarak gelmek üzere idi.(8)

Mustafa Kemal çok süratli bir imha planı uygulamak zorundaydı. Böylelikle hem düşmanın bir başka savunma mevziinde direnmesine imkân vermeden imhasını sağlamak, hem Batı Anadolu’nun yakılıp-yıkılmasını önlemek ve hem de Yunanistan’ın batılı müttefiklerinin müdahalesine meydan vermeden sonuç almak mümkün olabilecekti. Bütün risklerine rağmen, hazırlanan plan aman vermeden uygulandı. Mustafa Kemal Başkomutanlık Karargâhı diye bir yerde sabit kalmadı, daima en ileri hatlara yakın bulundu ve gelişmelere süratle müdahale ederek sonuca ulaştı.(9)

İngilizler durumu ancak 2 Eylülde anlayabildilerse de Mütareke teşebbüsüne 7 Eylül günü geçebildiler. İstanbul Hükümeti, Büyük Taarruzun nedenlerini kavrayamadığını ileri sürüyor, üzülüyordu. Padişahın bendeleri, Büyük Taarruzun Venedik Konferansını altüst edebileceğini düşünüyorlardı. Böyle bir konferans hazırlanırken, saldırıya kalkışmanın zamanı mıydı? Mustafa Kemalde hiç mi “takt” (yerinde davranma) yoktu.(10)

DİPNOTLAR:

(1) Bilal N. Şimşir: İngiliz Belgeleriyle Sakarya’dan İzmir’e, s.206–212(Ankara–1989)

(2) Aynı eser, s.276–291

(3) Aynı Eser, s.280–290

(4) Söylev-II, s.465–466 (TTK Ankara–1989)

(5) 30 Ağustos Hatıraları, s.22 (Sel yayınları, İstanbul–1955)

(6) Söylev-II, s.467, 468; Atatürk’ün Gizli Oturumlarda Konuşmaları, s.241–244

(7) B. N. Şimşir, Sakarya’dan İzmir’e, s.310

(8) Aynı eser, s.310–311

(9) 30 Ağustos Hatıraları, s.32, 33

(10) Sakarya’dan İzmir’e, s.341, 342


Tarih Bülteni

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Mustafa Kemal Paşa Erzurum'da


Değiştir

Türkiye Cumhuriyeti ve Demokrasi tarihinin en önemli belgelerinden birinin 22 Haziran 1919 günü Mustafa kemal ve bir avuç asker arkadaşı tarafından yayınlanan Amasya Bildirgesi olduğunu hatırlıyoruz. Bize göre bu bildiri en az Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları ve ABD’nin Bağımsızlık Bildirileri kadar büyük bir olaydır. Bu bildiride özellikle belirtilen konu; Halkın İstanbul’a güvenmekten vazgeçip kendi hak ve menfaatlerine, geleceğine sahip çıkmak için kendi seçtiği temsilcilerden oluşan bir kurul oluşturmasıdır. Bunun için en uygun yer Sivas’tır. Sivas’ta toplanacak bir Kongrede bütün sorunlar masaya yatırılıp çözüm imkânları aranacaktır.

Bu günlerde barış görüşmelerinde Ermenilere verilmesi kesinleşmiş gibi olan “Doğu Anadolu” illerinin haklarının nasıl korunacağını araştırmak üzere Erzurum’da bir toplantı yapılacaktır. Bu toplantıya davet edilen Mustafa kemal Paşa Kongreye katılmak amacıyla Erzurum’a gidecek, seçimler tamamlanıp temsilciler Sivas’ta toplanınca o da Sivas’a gelip toplantıya katılacaktır. Bildirinin son maddesi oldukça oldukça düşündürücü ve acı bir tavsiyeyi içermektedir. Ulusun selameti bakımından bu çalışmaların gizli yürütülmesine dikkat edilmelidir. Bundan güdülen amaç tabii ki İşgal Güçleri ve onun sadık müttefiki Osmanlı Halife Sultan ve Hükümetinin engellemesini önlemektir. Nitekim gelişmeler onların ne kadar haklı ve öngörü sahibi olduklarını gösterecektir.

Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey Sivas Kongresinden önce Erzurum’da yapılması planlanan bölgesel kongreye katılmak için Amasya’dan ayrılırken (25 Haziran) İstanbul hükümeti 23 Haziran tarihli kabine toplantısında, İngilizlerin talep ve ısrarına karşı koyamayarak onu görevinden azledecektir. İçişleri Bakanı Ali Kemal Bey hiç vakit kaybetmeden aynı gün valilere gönderdiği şifreli bir emirle “Büyük bir asker olan Mustafa Kemal Paşa’nın görevinde başarısız olduğunu” bildirmişti. 26 Haziranda yayınladığı beyannamede “Milli ordu teşkil etmenin ve Müdafaai Milliye hazırlamak gibi faaliyetlerin bir felaket olduğunu” ” ilan ederek Mustafa Kemal Paşa’nın mümkünse tevkif edilip İstanbul’a gönderilmesini istemiş ve bu amaçla Elazığ valisi Ali Galip Bey görevlendirilmişti.(1)

Çok iyi bilinen bir olayda şimdi Mustafa Kemal’in hareketlerini izleyelim:

“Ayın yirmi beşinci günü, Sivas’ta bana karşı bir takım uygunsuz olaylar gelişmeye başlatıldığını öğrendim. 25/26 Haziran gecesi yaverim Cevat Abbas Bey’i çağırdım ve “Yarın sabah karanlıkta Amasya’dan güneye gideceğiz” dedim. Bu gidişimizin gizli tutularak hazırlık yapılması için emir verdim.

Bir yandan da Beşinci Tümen Komutanı ve kurmaylarımla, gizli olarak, şu önlemi kararlaştırdık; “Beşinci Tümen Komutanı, tümeninden seçme subay ve erlerle olabildiğince güçlü bir atlı piyade birliğini hemen o geceden başlayarak çabucak kuracaktı (Çünkü birlik yoktu, dağıtılmıştı). Ben, 26 Haziran sabahı karanlıkta arkadaşlarımla birlikte otomobil ile Tokat’a gitmek üzere yola çıkacaktım. Birlik, kurulur kurulmaz, Tokat üzerinden Sivas’a doğru gönderilecek ve benimle bağlantı kurulacaktı. Gidişimiz hiçbir yere telle bildirilmeyecek ve elden geldiğince Amasya’da da açığa vurulmayacaktı.”(2)

Mustafa Kemalin önündeki günlerde belirsizlikler vardır. Anadolu’ya geçeli bir ay olmuşken düşmanlar süratli davranıp onun maksat ve niyetini anlamışlar ve görevinden azlettirmişlerdir. Elinde yeterli bir askeri güç yoktur, sivil idari makamlar ona bir tuzak kurmuş beklemektedirler. Bir Kumandan olarak o “Seri davranışlarla beklenmedik bir zamanda düşmanın üzerine gitme” mecburiyetindedir. Mustafa Kemal böylece Sivas’a girer kendisine karşı kurulmak istenen tuzakları boşa çıkarır ve şehri kongre hazırlıklarıyla bırakarak Erzurum’a geçer. Ancak, Erzurum’da iken İstanbul hükümeti ile ilişkiler sertleşecek ve nihayet 8/9 Temmuz gecesi ünlü “Sine-i Millete dönme”(3) olayı gerçekleşecektir.*

Mustafa Kemal ve Rauf Beyler artık ordu mensubu değildirler. Kendilerine teklif edilen her türlü nimeti vatan ve millet sevgisi nedeniyle reddettiklerinden, emekli bile değil, ancak Müstafi (istifa etmiş) subay statüsündedirler. Hiçbir resmi görev ve sorumlulukları kalmamıştır. Erzurumlu bile değildirler. Kongreye Erzurum delegesi olarak seçilmiş olan Emekli Binbaşı Kazım ve Cevat Dursunoğlu Beylerin istifaları ile katılmaları sağlanmıştır. Mustafa Kemal’in bu kongrede Başkan seçilmesi,(4) onu bundan sonra “halk iradesinin temsilcisi” yapacaktır. 8 Temmuz gününe kadar Devlet’in temsilcisi olan Mustafa Kemal, 15 günlük bir aradan sonra 23 Temmuz’dan itibaren halkın bir bölümünün temsilcisi olarak siyasi hayata girmiş bulunmaktadır. Aynı pozisyonda askeri komutanlarla da ilişkisini kesmemiş, Anadolu’da yeni bir otoriteyi ortaya çıkarırken, bir boşluğun olmasına izin vermemiştir.

Erzurum Kongresinde Mustafa Kemal ve ordunun kongreden beklentileri şunlardır:

1. Doğu’daki Ermeni, Kuzey’’deki Rum Pontus, Güneydoğu’daki İngiliz işgaline ve İngilizlerin Kürt aşiretleri arasında yaptığı kışkırtmalara (5) karşı birlikte hareket etmeleri,

2. Sorunların sadece bölgeye ait olmayıp bütün ulusun sorunları olduğu gerçeğinin benimsenmesi,

3. Ulusun geleceği için “Milli İrade”nin ortaya çıkarılması ve bütün ülkede hâkim kılınması esasının benimsenmesidir.” (6)

4. Askerler ilk defa bir milli vatan tanımı ortaya koymuş ve milli hudutları çizmişlerdir. (Mustafa Kemal’in tanımı basittir. Bu sınır 30 Ekim 1918 tarihinde Türk süngüsünün kontrolü altındaki topraklardır. Mustafa Kemal Paşa’nın bu konudaki sözleri şöyledir:

“Gerek Erzurum Kongresinde, gerek Sivas Kongresinde Türkiye’nin milli hududunu tespit için bir esasa isnat etmek lazım geldiği vakit ben Türk süngülerinin tespit ettiği bu hattı ileri sürdüm” (7)

Erzurum Kongresinde alınan kararlardan “Milli Kuvvetlere dayanarak Milli İradeyi hâkim kılmak” ifadesi; Türk toplumu içinde Demokrasi’nin kurulması ve bunu milli kuvvetlere (yani Ordu’ya) dayanarak gerçekleştirilebileceğinin açık bir beyanıdır. Bölgesel bir Kogre olmasına rağmen Erzurum Kongresinde Yeni Türk Devleti ile birlikte yeni Türk Demokrasisinin de temelleri, ilk adımları atılmıştır diyebiliriz. Bunun yanında Türkiye’nin geleceği ile ilgili kararlar da daha netleşmeye başlamıştır.
Erzurum’dan itibaren Mustafa Kemal’in yakın arkadaşları arasına katılan eski valilerden Mazhar Müfit (Kansu) anılarında, bir gece Mustafa Kemal’in kendisine şu hususları not ettirdiğini nakleder.

“Zaferden sonra şekli hükümet Cumhuriyet olacaktır. Bunu size daha önce de bir sualiniz münasebetiyle söylemiştim. Bu bir, iki; Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince icap eden muamele yapılacaktır. Üç, tesettür kalkacaktır. Dört, fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir. Beş, Latin harfleri kabul edilecek…” (8)

Erzurum Kongresi öncesinde hiçbir yetkisi kalmamış Mustafa Kemal, Rauf bey ve arkadaşlarının yollarına devam etme azim ve kararlılığını göstermeleri ve başta Kolordu Komutanı Kazım (Karabekir) Paşa olmak üzere Ordu’nın yanlarında yer alması (9) Ordu’nun, tıpkı 1908 olaylarında olduğu gibi bundan sonra da iç politikanın en önemli unsuru olmaya devam edeceğinin bir işaretidir.

Mazhar Müfit, Erzurum’dan itibaren Mustafa Kemal ve arkadaşlarının özel mali işler sorumlusu olmuştur. Yalnız elindeki sınırlı bütçe tükenmiştir. Bir yerden para bulmak lazımdır. Hatta Temsil Heyeti’nin Sivas’a gidecek parası kalmamıştır. Mustafa Kemal Paşa, Dokuzuncu Ordu Müfettişi olarak 17 kişilik karargâhı ile İstanbul’dan ayrılırken üç aylık ödeneklerini de almışlardı. Ödenek kısa zamanda tükendiğinden Amasya’dan Erzurum’a geliş, Mustafa Kemal’in tüm askerlik hayatı boyunca biriktirdiği 800 liranın harcanmasıyla sağlanabilmişti.(10) Mustafa Kemal Paşa’nın para ile başının hoş olmadığı öteden beri bilinen bir husustur. İstanbul’dan ayrılmadan önce parasının tümüne yakın bir kısmını (3000 lira) ticaretle çoğaltmayı teklif eden uyanık bir vatandaşa kaptırması(11) bu konuda onu iyice güçsüz bırakmıştır. Buna rağmen yakınlarının bölgedeki bankalardan borç alma teklifini kesinlikle reddederek(12) davaya bağlı olmasında şüphe edilen Erzurum’un yeni valisi Reşit Paşa’nın Trabzon’dan gelirken “icap ederse Kop dağında temizlenmesi” teklifine karşı da Rize temsilcisi Hoca Necati Bey’e şu anlamlı cevabı verecektir.

“Hocam ne diyorsun, haydutlar gibi yol kesip adam mı vuracağız. Bu memlekette hükümsüz vatandaş öldürülemez. Vatandaş ancak mahkeme kararıyla cezalandırılır. Devlet adamının böyle düşünmesi lazımdır.”(13)

Bu sıkıntı içinde para sorununu yine bir askerin olağanüstü fedakârlığı çözecektir. Olayı Cevat Dursunoğlu şöyle açıklamaktadır:

“O gün Mustafa Kemal Paşa’nın yanından gelen Kazım (Dirik), arkadaşlara Paşa’nın yola çıkmasını sağlamak için bizim para temin etmek vazifemiz olduğunu hatırlattı. Hiç birimizde de para yoktu. Hepimiz kutilayemut (ölmeyecek kadar) yaşayabiliyorduk. Paşa’ya hiç olmazsa bin lira kadar bir para temin etmeliydik. İlk tedbir olarak çoluk çocuğumuzun ziynet eşyasına başvurmayı hatırladık… Heyeti faale azasından emekli Binbaşı Süleyman Bey Hızır gibi imdadımıza yetişti. Süleyman Bey “Çocuklar benim tasarruf edilmiş dokuz yüz liram var. Altmışını geçmiş bir adamım. Allahın rızasından, milletin selametinden başka hiç bir dileğim yok. Bu parayı size veririm. Fakat bu parayı verdiğimizi ne Paşa ne de başkası bilmeyecek. İleride Müdafaaai Hukuk’un parası olursa verirsiniz., olmazsa helal olsun” dedi. Hepimizin gözleri yaşarmıştı. Yüz lira da aramızda toplayarak bin lira yaptık ve Kazım Bey vasıtasıyla Paşa’ya ulaştırdık.”(14)

DİPNOTLAR :
(1) Ali Galip, Kayserili Feyzioğlu ailesindendir. 1911’de Kurmay Yarbay iken ittihatçı düşmanlığı nedeni ile istifa etmiş, bir yıl sonra Meclise mebus olarak girmiş, 3 Mayısta Elazığ valiliğine atanmıştu (Bknz. M. Kemal Öke, İngiliz Ajanı Binbaşı W.C. Noel’in Kürdistan Misyonu s.88); Belge için bknz. Atatürk Özel Arşivinden Seçmeler, s.74-81 (Ankara-1981)
(2) Söylev-I, s.29
(3) Mazhar Müfit Kansu, ezurum’dan Ölümüne Kadar, Atatürk’le Beraber-I, s.37-40 (Türk Tarih Kurumu, Ankara-1988)
* Sine-i Millete dönme, günümüzde de bazı muhalif politikacıların sakız gibi çiğnedikleri, ancak ne hikmetse bir türlü cesaret edip göze alamadıkları büyük bir olaydır.
(4) Cevat Dursunoğlu,Milli Mücadelede Erzurum, s.100-112 (Ankara-1946)
(5) Bknz. Binbaşı Noel’inm Kürdistan Misyonu
(6) Celal Bayar, Atatürk’ten Hatıralar, s.33
(7) Uluğ İğdemir, Atatürk’ün Yaşamı-I, s.131
(8) M.M. Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber-I, s.131-132, Mazhar Müfit bu sözleri mübalağaları bulup, “Vatanı kurtaralım da yeter” dediğini. Şapka inkilabından hemen sonra bir karşılaşmaları sırasında Mustafa Kemal’in kendisine kaçıncı maddedeyiz, notlarına bakıyormusun diye takıldığını anlatır. Aynı eser, s.130-132 ve (Muzaffer Erendil, İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk, s.28-29, Gn.kur, Ankara-1988)
(9) Muzaffer Erendil, İlginç Olaylar ve Anektotlarla Atatürk, s.20, Kazım karabekir, İstiklal Harbimizin Esasları, s.65 (istanbul-1953), İstiklal Harbimiz s.98 (istiklal-1960); A.F. Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, s.98-100
(10) Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşı Mali Kaynakları, s.156 (Yapı Kredi Bankası, İkinci Baskı, İstanbul-1981)
(11) Falih Rıfkı Atay, Mustafa Kemal’in Mütareke Defteri, s.50-54 (Kültür Bakanlığı, Ankara-1981)
(12) M. M. Kansu-I, s.172-173
(13) Cevat Dursunoğlu, s.117-118
(14) Cevat Dursunoğlu, s.137-138; A. Müderrisoğlu, s.158




Tarih Bülteni

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Mavi Kitap'ın İçyüzü 3


Değiştir

Dr. M. Galip BAYSAN


Mavi kitabı gerçek anlamda hazırlayan ekibin başı ve Vikont Brice’ın en büyük yardımcısı, Türk ve Dünya tarihçilerinin çok iyi tanıdığı ve değer verdiği Profesör Arnold Toynbee’nin hazırladığı ve Mavi kitap adıyla ün kazanmış propaganda çalışmalarının bütün Dünyada, özellikle Amerika’da ve Anglo-Saxon dünyasında etkinliği oldukça fazla olmuştur. Çünkü o günlerin en önemli konusu: ne yapıp edip ABD’yi Antant ülkeleri safında Almanya ve müttefiklerine karşı savaşa sokmaktı.

1916 yılında “The New York America” bütün Amerikalılara Hıristiyan İngiltere ve Hıristiyan Fransa’ya barbar düşmanlarına karşı mücadelesinde desteklenmesi tavsiyesinde bulunuyordu. Eski Başbakan Asquith ve Stanley Baldwin’in her ikisi ve Başbakan Ramsay MacDonalt 1924 yılında yaptıkları bir konuşmada, Bryce’ın Mavi Kitap’ının 1916–1917 yılları arasında müttefik propaganda aracı olarak yaygın bir şekilde kullanıldığını Amerikan Halkı ve Başkan Wilson’un harbe katılma konusunda verdikleri nihai kararı etkilediği görüşünde olduğunu ifade etmişlerdir. (1) Propaganda ve iç baskılara daha fazla karşı koyamayan tarafsız Amerika Birleşik Devletleri, Mart 1917 yılındaki Bolşevik isyanı sonunda Rusya’nın savaştan çekilme arzusu göstermesi nedeniyle, Nisan 1917’de yani Rus İhtilali’nin hemen arkasından İngiltere ve Fransa’nın yanında savaşa katılmıştır

1915 sonu ve 1916 yılında İngiltere’yi böyle yoğun bir propaganda kampanyasına zorlayan konulardan birincisi Amerika ve diğer tarafsız ülkelerin, özellikle Balkan ülkelerinin kendi yanlarında savaşa katılmalarını sağlamaktı. Ama ondan da öte, o güne kadar bilinmeyen ve tahmin dahi edilmeyen bir durum ortaya çıkmıştı. Türkler için yüzyıla yakın bir süredir yapılan bütün aleyhte çalışmaların etkisinde kalarak, zihinlerinde ’katil, canavar ruhlu, barbar tipli, fesli, sakallı/bıyıklı, harem sahibi, uçkuruna düşkün, inançsız, zalim insancıklar’ canlanıyordu. Ancak; bir Türk tabiriyle “yiğidin harman olduğu” muharebe meydanlarında, özellikle Çanakkale’de, Irak, Sina Cephelerinde kelimenin tam anlamıyla “adam gibi adamlar” la karşılaşınca şaşırdılar. Belki garip karşılanabilir ama karşılıklı mücadele sırasında önce birbirlerine saygı duymayı sonra da sevmeyi öğrendiler.

Komutanların gözlemleri ve askerin savaş azmi için gerekli gibi görünen “kin ve nefretin” yerini “sevgi, saygı” gibi insancıl duyguların alması, Londra’da “Savaş Meclisi”ni rahatsız etti. İngilizlerin nefretinin Türkler üzerine yoğunlaşması savaşçılar için hayati önemi haizdi, “masum bir Hıristiyan toplumuna yapılan emsalsiz soykırım, şiddet dolu uydurma hikâyelere bu askerler bile dayanamazdı. Ancak tıpkı Alman Rahibi Lepsius gibi, İngiliz Lordu Bryce ve Tarih uzmanı Toynbee ve Ermeni çevreleri propaganda malzemesi bakımından sıkıntıya düştüler. Onlar da tıpkı Lepsius’un yaptığı gibi İstanbul’da tarafsız bir ülke temsilcisi gibi görünen ama her hali ile Antant ülkelerin bir ferdi gibi çalışan Amerikan elçisi Henry Morgenthau’ya başvurdular ve ondan yardım istediler.

Bryce 1914 yılında Filistin’i ziyareti sırasında tanıştığı İstanbul’daki ABD Büyükelçisi Morgenthau’ya bir mektup göndererek, “eğer Anadolu’da yaygın bir durumda bulunan Amerikan misyonerlerden, durumu açıklayacak bir bilgi geldiği zaman onları arada sırada görmeme izin vermelisiniz.” diye yazıyordu. Margenthau bu isteğe ona misyonerler, konsoloslar ve seyahat edenlerin gönderdikleri raporları gönderdi. Meselâ Halep’teki Amerikan konsolosu J.B. Jackson’un gönderdiği bir rapor, Mavi Kitapta yayınlandı. Margenthau 1919 Mart’ında yayınlanan Red Cross Magazine’de bu yardımı şu sözlerle itiraf ediyor. “Benim sahip olduğum bilgilerin çoğu zaten Viscont Bryce’ın mükemmel hazırlanmış dokümanter eseri Mavi Kitapta yayınlanmıştır.” (2)

İstanbul’daki ABD Büyükelçisi Henry Morgenthau ve yardımcıları iki Ermeni tercümanını sizlere bir başka yazıda tanıtmak istiyoruz. Ancak şunu belirtmekte yarar var. Musevi asıllı bu Maliyeci Büyükelçi ve onun arkasındaki Siyonistlerin o günlerde büyük planları vardı ve bu planların gerçekleşmesi için Osmanlı devleti ve müttefiklerinin bu savaşta yenilmesi gerekiyordu. Yani ABD’nin savaşa girmesi bu insanların hayallerinin gerçekleştirilebilmesi için şarttı.

Amerika kamuoyunu kazanmak amacıyla, İngilizler başlattıkları dev propaganda kampanyası” sırasında, Amerikan gazetelerine de Bryce Raporu’nun önemli kısımlarının yazılması için dağıtıyorlardı. “The New York Times, Philedelphia Public Ledger ve Chicago Herald gibi gazeteler bu Ermeni dehşeti öykülerine oldukça fazla yer vermeye başladılar. Current History (Güncel Tarih) adlı New York Times’ın çıkardığı aylık dergi, Bryce Raporu’nun uzun giriş bölümünü doğrudan veren ve raporun Türk vahşetiyle ilgili en korkunç kısımlarını özetleyen Türk karşıtı makaleleri orta sayfa serileri olarak veriyordu. New York Times gazetesi üç sayfasını Bryce Raporu’na aktarmak için kullanmıştı. New Republic Bryce’ı kaynaklarının seçimi ve kanıtları için övmüştü, ancak bu kaynakların çoğunun anonim olduğundan hiç bahsedilmemişti. Aksine raporun özeti verilmiş ve Türkler kınanmıştı. Diğer gazete ve dergiler de aynı şeyi yapmış, raporun özeti ya da rapordan alıntıları yayınlamıştı. (3)

Morgenthau’nun kitabının çıktığı 1918 Aralığına kadar Amerika’da en etkin propaganda kitabı Bryce’ın “The Treatment of Armenians in the Ottoman Empire / Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere Karşı yapılan Muamele” adlı hazırlanışını yakından izlediğimiz kitap oldu. Bunun bir sebebi de onun 1888’de Amerika Tarihi ile ilgili yazdığı “The American Commonweath” adlı kitabın Amerika’da akademik çevrelerde büyük kabul görmüş olmasıydı. İngiliz Hükümeti Lord Bryce’ı Amerikalılara hitap edebilecek imkâna sahip olması nedeni ile özellikle seçmişti. Savaştan önce Amerika’da uzun yıllar elçilik yapmış olması da ayrı bir avantajı idi. Meselâ Amerika’daki misyoner kuruluşları Ermenilere yardım için açtıkları kampanyalarda kendi propagandalarına destek sağlamak için “eski dostumuz büyükelçi Bryce da iddialarımızı doğrulamıştır.” gibi ifadelerle, Türk düşmanlığına destek buluyorlardı. (4)

Burada dikkatinize sunmak istediğimiz en önemli husus: Türkiye’ye yönelik savaşın en önemli propaganda araçlarından birinin, İngiliz Hükümeti’ne tarafsız bir ülkenin temsilcisi, ABD Elçisi tarafından temin edilen bilgilerle hazırlanmış olması ve İngiliz hükümetinin, ABD halkını Osmanlı Devleti ve müttefiki Almanya’ya karış savaşa sokmak için bunları kullanmış olmasıdır. Görüldüğü şekilde tıpkı diğer Ermeni sempatizanı yazarların yaptığı gibi, İngiliz Mavi kitabının hazırlanmasında da en önemli kaynak; İstanbul’daki Amerikan Büyükelçisi Henry Morgenthau ve onun Ermeni dostlarıdır.

Bu gün İngiliz ve ABD siyaset adamlarının Ermeni Soykırım iddialarına neden destek verdiklerini açıklamak amacıyla Türkçeye çevirip Türk Parlamenterlerin önüne sürme cesareti gösterdiği Ünlü Mavi kitap bir savaş döneminde kulaktan duyma ve masa başı yazılarıyla uydurulmuş, çoğu gerçek dışı veya abartılmış hikayelerle dolu bir propaganda kitabından başka bir şey değildir.

DİPNOTLAR:

(1) Salahi R. Sonyel, The Great War, s.148 ( TTK, Ankara-1987)

(2) S.Sonyel a.g.e., s.147 –148.

(3) Justin Mc Carthy: Birinci Dünya Savaşında İngiliz Propagandası ve Brice Raporu, Osmanlıdan günümüze Ermeni Sorunu, s.32 (Yeni Türkiye Yayınları, Ankara–2001)

(4) Aynı Eser, s.35


Tarih Bülteni
 

Tarih Bilgi Ambarı Copyright 2007-2009