Erdal Şafak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erdal Şafak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Kasım 2007 Çarşamba

PKK'nın finansmanı


Değiştir
Erdal ŞAFAK


Başbakan Erdoğan, Washington'da Ulusal Basın Kulübü'nde yaptığı konuşmada uluslararası topluluğun, özellikle de Avrupalı dostlarımızın PKK ile mücadelede sergiledikleri ikiyüzlülüğü eleştirdi:
"Teröre yataklık edenler var, teşvik edenler var, sürekli lojistik destek sağlayanlar var."
"Avrupa Birliği, PKK'yı terör örgütü olarak ilan etmiş olmasına rağmen bazı Avrupa ülkeleri terörle mücadelede yanımızda yer almıyor."
"AB üyesi ülkeler terör örgütü liderini yakaladıktan sonra tutuksuz yargılamaya karar veriyor, daha sonra da bir başka Avrupa ülkesine, oradan da Irak'a geçmesine imkan hazırlıyor."
"Batı'daki uyuşturucu ticaretinde PKK'nın oynadığı rol malum. Bunun üstünde de hassasiyetle durulmasını istiyoruz."
Erdoğan az bile yüklendi. Çünkü gelir kaynakları kurutulmadıkça, lojistik desteği kesilmedikçe, PKK ile mücadeleden etkin sonuç almak imkansız. Ne var ki, AB ülkeleri bu konuda "Kasıtlı" diyebileceğimiz duyarsızlık içindeler. Terörün tırmanışa geçmesi nedeniyle son günlerde Batı basınında "PKK'nın finansmanı" üstüne epey yazı yayınlandı, açıklama yapıldı.

Açıklamalar, ifşaatlar
İşte İtalyan "Corriere della Sera" gazetesinin haberi:
"PKK'nın Belçika, Almanya, İsveç ve Danimarka'daki bankalarda hesapları var. Başta Almanya olmak üzere Avrupa'daki Kürtler'den bağış ve devrim vergisi topluyor. Bu önemli kaynaklarla hem silah alımı, hem de propaganda savaşı finanse ediliyor. PKK halen 6 radyo istasyonu, 3 televizyon kanalı, 2 basın bürosu, 7 gazetesi ve 45 dergiye sahip."
İşte Alman Anayasayı Koruma Bürosu'nun 2007 raporu: "PKK, Almanya'daki 600 bin Kürt kökenliden vergi adı altında zorla bağış alıyor. Bu vergi yılda bir aylık ücretin tutarı olarak belirleniyor. Örgüt bu şekilde yılda milyonlarca avro topluyor. PKK'nın Almanya'da kayıtlı 11.500 üyesi var. Örgüt Almanya'yı 3 bölgeye ayırdı. Her bölge de 9 idari birim olarak bölündü. Kayıtlı üyeler ve sempatizanlar işte bu sistem sayesinde Almanya'nın tümünde Kürtler'i izleyip denetliyorlar."
Ve işte Avrupa Parlamentosu üyesi Cem Özdemir'in açıklamaları: "Avrupa'da PKK yasağı var ama uygulamada delik deşik. Bu örgütün yerini alan diğer bazı kuruluşlar, istedikleri her şeyi yapabiliyorlar. Sözde kültür merkezleri çok hafife alınıyor. Avrupa'da faaliyet gösteren bazı televizyon kanallarında Türk askerlerinin öldürülmesi gösterilerek kutlanıyor. Almanya'da şantajla para toplanması, gençlerin ailelerinden koparılarak savaşmak için Irak'ın kuzeyine, Türkiye'ye ya da İran'a gönderilmesi... Bunların hepsi oluyor. Bunları ben biliyorsam, bu olaylara karşı bir şey yapılmadığını içişleri bakanları ve güvenlik makamları da biliyordur diye düşünüyorum."

PKK'yı bitirtmemek
Bilmelerinin ötesinde örgütün içindeki gelişmeleri günü gününe izledikleri kesin. Geçenlerde yazdık, PKK'dan kopan Osman Öcalan, Batı gizli servislerinin örgüt içinde güç mücadelesi yaptıklarını açıkladı. İsim vererek, son zamanda ABD'nin etkisinin zayıfladığını, Alman gizli servisiyle bağlantılı PKK'lıların kilit noktaları ele geçirdiklerini anlattı. PKK'lılarda son zamanlarda ele geçirilen Amerikan silahları ABD'nin örgütü yeniden yanına çekmek için verdiği "Rüşvet" olarak yorumlanabilir mi; takdir sizin.
Oyun açık: Bir yandan Türkiye'ye terörle mücadelede destek veriyormuş gibi görünmek, bir yandan da PKK'nın bitmesini, bitirilmesini önlemek. Türkiye'yi mümkün olduğunca uzun süre bu sorunla uğraştırmak.
Sonra da AB Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn, "Herkes Türkiye'nin terörle savaşına destek olmalı" diyor. Hadi canım sen de!

Tarih Bülteni

20 Ekim 2007 Cumartesi

Roma'dan Lizbon'a


Değiştir


Avrupa Birliği, 2005 baharında Fransa ve Hollanda'daki referandumlarda "Hayır" çıkmasıyla girdiği anayasa bunalımından 30 ay sonra kurtuldu.
AB liderleri önceki geceyarısına doğru Lizbon'da "Reform Anlaşması" taslağında uzlaşmaya vardılar. Metin 13 Aralık'taki yıl sonu zirvesinde imzalanacak.
Bu uzlaşmayla hazırlıklarına Kemal Derviş ile Zekeriya Akçam'ın da katıldığı, 29 Ekim 2004'te Roma'da düzenlenen törenle Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Gül'ün de imza koyduğu Avrupa Anayasası yürürlüğe giremeden tarihe karıştı. Emeklerimize ve imzalarımıza yazık oldu.
Bir Cumhuriyet Bayramı'nı kutladığımız güne denk gelen Roma'daki törenin Türk kamuoyunda yarattığı coşkuyu anımsayın, bir de uzaktan izlemekle yetindiğimiz Lizbon'daki gelişmelere gösterilen ilgisizliğe bakın! Meğer Türkiye-AB köprüsünün altından ne sular akmış.
Lizbon Anlaşması adı verilen yeni anayasa taslağı (Ancak Avrupa kamuoyunda alerji yarattığı gerekçesiyle "Anayasa" sözcüğünü kullanmaktan özenle kaçınılıyor), AB'ye hem yeni kurumlar getiriyor, hem de karar alma sürecini kolaylaştırıyor.

AB başbakanı geliyor
Örneğin anlaşmanın 1 Ocak 2009'da yürürlüğe girmesinden sonra 6 ayda bir değişen dönüşümlü başkanlık sistemi sona erecek, yerini AB liderlerinin 2.5 yıllık dönem için seçeceği başkan (AB başbakanı) alacak. Ayrıca AB Dış Politika ve Savunma Yüksek Temsilcisi, aynı zamanda AB Komisyonu'nda başkan yardımcısı olarak yer alacak. Birçok alanda oybirliği koşulu kaldırılacak, kararlarda nitelikli çoğunluk aranacak. Yani üye tam sayısının yüzde 55'ini (27 üyenin 15'i) ve AB'nin toplam nüfusunun (500 milyon) yüzde 65'ini temsil eden ülkelerin olumlu oyu bir kararın geçmesi için yeterli olacak.
Ancak biz en çok Avrupa Parlamentosu'nun yetkisinin artırılmasını önemsedik. Örneğin 2009'dan itibaren AB Komisyonu başkanını liderler değil, Avrupa Parlamentosu seçecek. İşleyişi de şöyle olacak: Parlamentodaki gruplar adaylarını belirleyip Avrupa kamuoyuna ilan edecekler. Daha sonra 2009 ortasında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçiminde bu adaylarıyla halktan oy isteyecekler. Tıpkı belediye başkanı seçimlerinde olduğu gibi.
Bir ilginç yenilik daha: AB politikalarının oluşturulmasında halkları daha fazla söz sahibi yapmak için "Toplu girişim" hakkı getiriliyor. Birçok ülkeden en az bir milyon yurttaşın imzasını taşıyan bir istek veya öneri AB Komisyonu'nda değerlendirilecek, Avrupa Parlamentosu ve AB Konseyi'ne (liderler zirvesi) götürülecek.

Referandum korkusu
AB liderleri bir yandan halka daha çok söz ve yetki vermekten söz ediyorlar ama bir yandan da Fransa ve Hollanda sendromunun depreşmemesi için yeni anlaşmayı referanduma götürmeyi reddediyorlar. Oysa kamuoyu araştırmalarına göre, Almanya, İngiltere, İtalya, İspanya ve Fransa'da halkın ezici çoğunluğu (Yüzde 63-76 arasında değişiyor) yeni anlaşmanın da referanduma sunulmasını talep ediyorlar.
Liderlerin referandum korkusunun gerekçesi: "Halk anayasa veya anlaşma gibi karmaşık konuları anlayıp fikir sahibi olmakta zorlanıyor. Bundan böyle sadece basit konularda onların görüşüne başvurulacak!" Basit konulara verilen örnek ne biliyor musunuz; Türkiye'nin AB üyeliği!
Brüksel koridorlarında, Türkiye'yle müzakereler birgün (2020'lerde!) kazasız belasız tamamlanırsa ve o tarihte AB'nin "Entegrasyon kapasitesi" katılımına elverirse, son kararın tüm üye ülkelerde (Herhalde o zamana kadar Hırvatistan'ın yanı sıra Makedonya, Sırbistan, Karadağ, Kosova, Arnavutluk ve BosnaHersek de kulübe girmiş olacak) aynı gün yapılacak referandumla halka bırakılması görüşü giderek daha çok destek buluyor.
Ne diyelim; pes! Ya da gün ola harman ola!

Tarih Bülteni

15 Ekim 2007 Pazartesi

Dış politika


Değiştir
Erdal ŞAFAK


Bugünden itibaren dış politikada bir dizi gerilimi göğüslemek zorunda kalacağımız sıkıntılı sürece giriyoruz.
Türkiye çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma vizyonunun gereği olarak kendini hep Batı'nın ayrılmaz parçası olarak gördü ve dış politikasını ABD ve Avrupa ile sıkısarsılmaz bağlar temeline oturttu.
Ancak şimdi bu iki temele de su yürümeye başladı.
ABD ile ilişkiler Başbakan Erdoğan'ın ifadesiyle "İnceldiği yerden kopsun" noktasına dayandı.
Benzer tarihi bir çıkışı 1964 ilkbaharında Başbakan İsmet İnönü yapmıştı: "Yeni şartlarda yeni bir dünya kurulur. Türkiye de bu dünyada yerini alır."
Ancak günümüz dünyası ve Türkiye-ABD ilişkileri, İnönü'nün o resti çektiği dönemden o kadar farklı ki...
1964'te kapitalist Batı'ya karşı sosyalist Doğu seçeneği vardı. İnönü de zaten o seçeneği ima etmişti. (Bir süre sonra hükümetten düşürülmesi de, kimilerine göre bu şantajının sonucuydu. Tıpkı Adnan Menderes'in 1960 Temmuz'unda yapmayı planladığı Moskova ziyaretinin arefesinde darbeyle devrilmesi gibi.)
Ayrıca o tarihte Soğuk Savaş hüküm sürüyordu dünyada ve Türkiye, Sovyet yayılmacılığının önündeki set olarak ABD için olağanüstü önem taşıyordu. Bugün, Başkan Bill Clinton'un 1999'daki Ankara ziyareti sırasında Meclis'te yaptığı konuşmada ortaya attığı "Stratejik ortaklık" tanımına rağmen, Washington'da 1964'teki kadar önemli görülmüyoruz.
Ermeni tasarısının sözde paniklettiği Beyaz Saray'ın Türkiye'nin İncirlik'i geçici veya kalıcı olarak kapatması olasılığına karşı Irak ve Afganistan'a yeni ikmal merkezleri olarak Ürdün, Kuveyt, Güney Irak'ı düşünmesi, Ankara'nın misillemelerinin "Sadece kısa vadede zarar verebileceği" sonucuna varması, 1964'ün aksine artık pek de vazgeçilmez konumda bulunmadığımızı gösteriyor.
ABD üstelik bir süre sonra Türkiye'nin yerine daha kalıcı seçeneklere kavuşacak: Bulgaristan'daki üsler ile Kuzey Irak'ta yapımı devam eden (Bir Türk firması inşa ediyor) 50 bin asker barındırabilecek devasa tesis.

AB cephesinde durum
Gelelim Avrupa'ya. ABD ile krizin gölgesinde kaldığı için pek fark edilmiyor ama AB ile ilişkilerde de bir dizi deprem kapıda.
Örneğin bugün Avrupa Parlamentosu'nda Avrupa Ermenileri Federasyonu'nun iki günlük kongresi başlıyor. Avrupa Parlamentosu'nun 20 yıl önce, 18 Haziran 1987'de soykırımı tanıyan bir karar aldığını, böylece Ermeni iddialarının uluslararası platformda kabul gördüğü ilk kurum olarak tarihe geçtiğini hatırlatalım. 28 Şubat 2002'de ve 1 Nisan 2003'te bu kararını teyit eden, dahası Türkiye'nin soykırımı tanımasını AB üyeliğinin ön koşulu yapan bu parlamentoda iki gün boyunca Ankara'ya verip veriştirilecek. Ne yapacağız?
Bitmedi. Önümüzdeki ay, 6 Kasım'da, AB Komisyonu, Türkiye İlerleme Raporu'nu yayınlayacak. AB Haber sitesinin açıkladığı taslak metinde bir değişiklik olmazsa, hayli sert ve eleştirel üslupta hazırlanan raporda Kürtler'den "Azınlık" diye söz ediliyor ve haklarının o çerçevede tanınması isteniyor. Ne yapacağız? ABD'den sonra AB'ye de mi "İnceldiği yerden kopsun" diyeceğiz?
Erdoğan'ın başbakanlığındaki 60'ıncı Hükümet Programı'nda dış politikanın temel ilkesi şöyle tanımlanıyor: "Türkiye'yi krizlere tepki veren savunmacı bir ülke konumundan çıkararak, bölgesel ve küresel vizyonu ile gelişmeleri yönlendirebilen belirleyici bir aktör haline getirmek."
Dünyaya güçlü, soğukkanlı, kendine güvenen ve güvenilir devlet izlenimi vermek istiyorsak, bu ilkeyi hatırlamanın tam zamanı...

Sabah

Tarih Bülteni

11 Ekim 2007 Perşembe

Sözde dost ve müttefikler


Değiştir

Terörle Mücadele Yüksek Kurulu, PKK'nın Kuzey Irak'taki varlığına son vermek için alınacak önlemleri "Hukuki", "Ekonomik" ve "Siyasi" diye saydı.
Eksik. "Diplomatik" önlemler de gerekiyor. Özellikle AB nezdinde. Neden?
Sorunun yanıtını aramaya son dönemde yapılmış birkaç açıklamayla başlayalım:
Terörle Mücadele eski Koordinatörü Edip Başer: "Sınır ötesi operasyon yeterli olmaz. Ekonomik, psikolojik ve diplomatik boyutta mücadele etmek gerekir. AB'deki para akışını kesemezsen, hiçbir şey olmaz."
CHP lideri Deniz Baykal: "Yapılması gereken, terörü besleyen kaynakları ve o kaynakları himaye edenleri çok açık bir şekilde tahlil ederek, bütün dünyaya bunlara yönelik, uyumlu, tutarlı bir politika ortaya konulmasıdır."
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt: "Bir ülkedeki terör örgütünün dışarıdan destek almadıkça varlığını devam ettirmesi olanaksızdır. Dost ve müttefik birçok ülkeyi bugüne kadar bu konuda uyardık. Hiçbir destek görmedik. Uyardığımız tüm ülkeler, dolaylı ve dolaysız bir şekilde onlara destek vermeye devam ettiler. Terörle sözde değil özde mücadele, hiçbir zaman gerçekleşmedi."

50 milyon avro öyküsü
Şimdi de iki olay aktaralım:
1990'larda PKK, "Med TV" adıyla Avrupa'dan yayın yapacak ve dünyanın her yerinden izlenebilecek bir kanal kurmaya karar verdi. Bunun için uydu lisansı gerekiyordu. Lisansın bedeli de 8.7 milyon avroydu. Örgütün kasası doluydu ama bir sorun vardı: Hepsi de kara paraydı. Aklamak için İsviçre'den safir ve elmastan oluşan değerli taş koleksiyonu almaya karar verdi. İlk partide safirler Brüksel'e sokulurken polise takıldı. Bunun üstüne İsviçre de elmaslara el koydu. Dava açıldı. Mahkeme 10 yıl sürdü. Karar: Safirler, daha sonra adını Roj TV olarak değiştiren Med TV yöneticilerine iade edildi. Ardından İsviçre de tedbiri kaldırdı. Sadece 6 adet safirin değeri 50 milyon avroyu aşıyor. Elmasları siz düşünün. Değerli taşlarını paraya çeviren Roj TV şimdi bu kaynakla 24 saat kesintisiz PKK propagandası yapıyor. Tüm Avrupa da seyrediyor!
Geçen Şubat'ta biliyorsunuz Fransız polisi aralarında Rıza Altun, Nedim Sever, Canan Kurtyılmaz gibi örgütün Avrupa'daki üst düzey yöneticilerinin de bulunduğu 13 PKK'lı gözaltına aldı. Bir süre sonra hepsi de salıverildi. Bu operasyon 2006 Temmuz'unda PKK'lıların bir milyon avroyu aşkın parayı aklarken suçüstü yakalanmaları üstüne yapılmıştı. O para ne oldu dersiniz? "Sahiplerine" iade edildi.

Avrupa'nın ikiyüzlülüğü
Fransa'nın terörle mücadele uzmanlarından Axel Gerard bu kararı bakın nasıl yorumladı: "20 yıl boyunca Avrupa ülkeleri saldırılarını sadece Türkler ve Türkiye'nin çıkarlarıyla sınırlı tutması karşılığı PKK'ye topraklarında geniş hareket alanı bıraktılar. Fransa'nın son operasyonu, Avrupalılar'ın artık bu örgütün Türkiye'deki saldırılarının finansmanına yönelik faaliyetlerin üssü olmaya son verecekleri umudunu doğurdu. Ancak gelişmeler hiçbir şeyin değişmediğini, PKK'nın bundan sonra da Avrupa'da pervasızca at koşturacağını gösterdi. PKK'nın adamları Fransa'da haraç toplamaya devam edebilirler. Bu paralarla Türkiye'de kadınları, çocukları, yaşlıları öldürmek için silah, bomba, mayın alınacak. Ve terör örgütü bütün bunları Türk düşmanı bazı Fransız siyasilerin hoşgörüsüyle yürütecekler."
Sözde PKK, Avrupa Birliği'nin ve tüm üye ülkelerinin terör örgütleri listesinde yer alıyor.
Sözde AB Konseyi (liderler zirvesi), 25 Mart 2004 tarihinde terörle mücadele için belirlediği 7 önceliğin ikinci sırasında "Teröristlerin mali ve ekonomik kaynaklara erişiminin önlenmesi"ni saydı.
Hepsi yalancı. Hepsi ikiyüzlü. Hepsi "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" bencilliği içinde.
Org. Büyükanıt, "Terörle sözde değil özde mücadele, hiçbir zaman gerçekleşmedi" derken işte bu oyunları, arkadan hançerlemeleri kastediyor.
Bu kirli ve kanlı oyunu bozmak için de masaya yumruğu indirme zamanı gelmedi mi?

Tarih Bülteni

10 Ekim 2007 Çarşamba

Sabrın sınırı


Değiştir
Erdal ŞAFAK

Hatırladınız mı; Öcalan 9 yıl önce dün, 9 Ekim 1998'de Suriye'den çıkarılmış, Kenya'da noktalanacak müthiş takip başlamıştı.
Türkiye'nin PKK'nın başını 20 yıl boyunca topraklarında barındıran Hafız Esad yönetimini dize getirmesinin tek sırrı vardı: Kararlılık ve caydırıcılık.
Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş, Suriye sınırına yakın Reyhanlı ilçesinde 16 Eylül 1998'de ilk uyarıyı yapmıştı: "Suriye gibi komşular iyiniyetimizi yanlış tefsir ediyorlar. Apo denen eşkıyayı destekleyerek Türkiye'yi terör belasına bulaştırdılar. Türkiye iyi ilişkiler konusunda gerekli çabayı gösterdi. Beklediği karşılığı alamazsa, her türlü tedbiri almaya hak kazanacaktır. Artık sabrımız kalmadı ."
Ardından Cumhurbaşkanı Demirel'den 1 Ekim 1998'de Meclis'te yeni yasama yılını açış konuşmasında ikinci uyarı gelmişti: "Suriye, Türkiye'ye karşı açık bir husumet politikası izlemektedir. PKK terör örgütüne aktif destek sağlamayı sürdürmektedir. Tüm uyarılarımıza ve barışçı açılımlarımıza rağmen hasmane tutumundan vazgeçmeyen Suriye'ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tuttuğumuzu, sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kere daha dünyaya ilan ediyorum. "

Oyalama taktikleri
Tam da o günlerde Ankara'yı ziyaret eden Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, Türkiye'nin kararlılığını anlayınca hemen Şam'a koşmuş, "Öcalan'ı çıkarıp atmazsan başın derde girecek" demişti.
O güne kadar oyalama taktiği güden, örneğin Dışişleri Bakanı Faruk ElŞara'nın (şimdi Devlet Başkanı Yardımcısı) ağzından "PKK'yı barındırmıyoruz. Hem sonra Kürt sorunu, Türkiye'nin iç konusu. Bu sorun askeri yöntemlerle çözülemez" diyen Esad yönetimi pabucun pahalı olduğunu anlayınca Öcalan'a kapıyı göstermek zorunda kalmıştı.
İşte böylesine anlamlı bir yıldönümünde Terörle Mücadele Yüksek Kurulu'nun "Gerektiğinde sınır ötesi operasyon dahil olmak üzere hukuki, ekonomik ve siyasi her türlü tedbirin alınması" kararını Celal Talabani-Mesud Barzani ikilisi ve onlardan da önemlisi ABD "Son uyarı" olarak algılayacak mı? İçtenlikle umarız.
Çünkü gelinen nokta, Demirel ve Ateş'in 9 yıl önce söylediklerinin aynısı, hatta fazlası: "Sabrımız taşmak üzere."
Çünkü ABD'nin iki yıldır sürdürdüğü oyalama taktiğine daha fazla tahammülümüz yok.

2 koca yıl boşa gitti
Başbakan Erdoğan önümüzdeki ay Washington'da Başkan Buh'la görüşecek. 20 ay önce, 2006 Şubat'ında da görüşmüş ve çıkışta şöyle demişti: "Başkan Bush'u PKK terörüyle mücadelede kararlı gördüm."
Tam bir yıl sonra, geçen Şubat'ta Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt yine Washington'da temaslarının ardından düzenlediği basın toplantısında izlenimlerini şöyle anlatmıştı: "ABD yetkililerinde PKK ile mücadele konusunda daha fazla hassasiyet doğduğunu izlemiş bulunmaktayım. Söylem bağlamında bu meselenin artık ciddi bir boyuta ulaştığı, daha iyi kavrandığı izlenimini edindim."
Sonra PKK'ya karşı koordinatörlük kurumu oluşturulmuştu.
Sonuç? Koordinatörler ortalıkta yok ama PKK hâlâ orada, Kandil'de. Üstelik daha güçlenmiş olarak. Militan sayısı iki yıl öncesine göre daha fazla, silahı daha çok ve daha yeni (Bir şekilde ele geçirdikleri Amerikan silahları sayesinde), mali durumu daha iyi (Avrupa'dan devamlı para akıyor.)
Demirel'in yukarda sözünü ettiğimiz Meclis'teki konuşmasında "İlginç" bir paragraf daha vardı: "Kuzey Irak'taki Kürt grupların Washington'da vardıkları mutabakatta PKK terör örgütünün Kuzey Irak'ta barınmasına izin verilmeyeceğini taahhüt etmeleri memnuniyet vericidir."
9 yıl geçti aradan. Ve Barzani de, Talabani de şimdi "PKK sorunu askeri değil siyasidir" diyorlar. 9 yıl önce Şarık ElTara da öyle konuşuyordu ama...
Iraklı Kürt liderler (Tabii ABD yönetimi de) Terörle Mücadele Yüksek Kurulu kararlarını sabrın sınırına varıldığını gösteren "Son uyarı" olarak değerlendirmeli ve gereğini yapmalılar. İş işten geçmeden.

Tarih Bülteni

6 Ekim 2007 Cumartesi

İspanya-AB-Türkiye


Değiştir
Erdal Şafak


İspanyol polisi önceki gece Bask bölgesindeki Segura kasabasında bir toplantıyı basıp 22 kişiyi tutukladı. Kelepçelenip götürülenler Batasuna partisinin yöneticileriydi.
Batasuna, Bask bölgesini İspanya'dan koparmak isteyen ayrılıkçı terör örgütü ETA'nın siyasal kolu.
Operasyon emrini yargıç Baltasar Garzon verdi. Hani şu 16 Ekim 1998'de Londra'da tedavi görmekte olan Şili eski diktatörü Augusto Pinochet hakkında çıkardığı uluslararası tutuklama kararıyla dünya çapında ünlenen yargıç. Pinochet 503 gün hastanede tutuklu kalmış, sonunda ülkesine iade edilmişti.
Garzon daha sonra kendini terörle mücadeleye adadı. İşte önceki geceki operasyon da bu mücadelesinin uzun zincirine eklenen son halka oldu. Tutuklananlar arasında Batasuna'nın sözcüsü Joseba Permach, iletişim sorumlusu Juan Jose Petrikorena, medyada sık sık boy gösteren Rufino Etxeberria ve Marije Fulluondo gibi Batasuna'nın önde gelen isimleri de bulunuyor. Garzon'un tutuklama kararının gerekçesi: "Yasağa rağmen siyasi faaliyette bulunmaları!"

Brüksel'den "Çıt" yok
Hiçbiri de terör eylemine karışmamış, üstelik geçen yıl ETA'nın ilan ettiği ateşkes sonrası Başbakan Jose Luis Rodriguez Zapatero'nun başlattığı Bask sorununa çözüm müzakerelerine katılan bu Batasuna yöneticilerinin tutuklanmasını Avrupa Birliği tam bir suskunlukla karşıladı.
Beş gün önce Batasuna'nın sözcüsü ve uluslararası ilişkiler sorumlusu Jose Alvarez'ı tutuklanmasına da AB'den "Çıt" çıkmadı.
Daha önce, geçen 8 Haziran'da Batasuna'nın bir numaralı yöneticisi Araldo Ortegi'nin tutuklanmasında da AB tam sessizliğe gömüldü.
Bu suskunluk epey eskiye gidiyor. ETA'nın siyasal kanadı önce Herri Batasuna adıyla kuruldu. Yasaklandı. Euskal Herriarrok adıyla sahneye çıktı. Kapatıldı. Sozialista Abertzaleak adıyla yeniden kuruldu. Kapatıldı. Ezker Abertzaleak adıyla tekrar örgütlendi. Kapatıldı. Aukera Guztiak adıyla denedi. Kapatıldı. Son kez 2001'de Batasuna adıyla örgütlendi. O da 2003'te yine yargı kararıyla kapatıldı ve tüm yöneticilerine siyaset yasağı getirildi. Nedeni: "Terör örgütünü açıkça kınamamak ve teröristi terörist diye nitelememek." (Hayır, "Kardeşlerimize terörist demeyiz" gibi yaklaşımları kesinlikle yoktu.)

Bir bildiri, bir rapor
Batasuna yasağı delmek için geçen Mayıs'taki seçimlere "Yurttaş listeleri" adını verdiği bağımsız adaylarla ("Bin umut adayları" gibi bir şey) katılmaya kalktı, İspanyol adaleti hepsini yasakladı.
AB tüm bu gelişmelerde ağzını bile açmadı. O kadarla kalmadı, ETA'nın ateşkes ilanından sonra Zapatero hükümeti diyalog kapısını araladığında, AB'nin yasama organı Avrupa Parlamentosu'nun Avrupa Halkçı Parti grubu yayınladığı bildiride "Şiddetin durdurulması karşılığı siyasal talepler öne sürmek asla kabul edilemez. Bu, AB'nin dayandığı ilkelerin ve değerlerin ağır ihlali olur" dedi. Yani, "Ateşkese karşılık siyasi pazarlık" koşulunu veya beklentisini şiddetle reddetti.
Aynı Avrupa Parlamentosu, görüşlerini aktarmak isteyen Batasuna temsilcilerini binaya sokmadı. (Bizimkiler şeref konuğu olarak ağırlanıyor.)
Ama aynı Avrupa Parlamentosu, Türkiye'de 40 bin canın bir numaralı sorumlusu için "Kürtler'in lideri" diyen, örgütün siyasi uzantısının önde gelen ismine "Sakharov Ödülü" verdi.
Aynı Avrupa Parlamentosu iki gün önce Dış İlişkiler Komitesi'nde kabul ettiği Türkiye raporunda PKK'ya "Ateşkes" çağrısı yapmakla yetindi. Dikkatinizi çekeriz, "Silah bırakma" değil, "Ateşkes".
Sonra da "Türkiye'de AB'ye destek niye azaldı" diye şaşıyorlar...

Tarih Bülteni

4 Ekim 2007 Perşembe

Tarihte gezinti


Değiştir
Irak, 75 yıl önce dün, 3 Ekim 1932'de İngiliz işgalinden kurtulup bağımsızlığını ilan etmişti. Ancak Amerikan-İngiliz ordularınca bir kez daha işgal edildiği 2003'ten bu yana bu ulusal bayramını kutlayamıyor.
Aslında 1920'deki İngiliz işgaliyle 2003'teki Amerikan-İngiliz işgali, "Tarihin tekerrürden ibaret olduğuna" inananları haklı çıkaracak kadar benzerlik taşıyor. İkinci işgal adeta ilkindeki senaryonun yeniden sahnelenmesi gibi...
İsveçli araştırmacı yazar Sven Lindqvist, Irak savaşından 4 yıl önce 1999'da yayınlanan "Sen artık ölüsün. Bombalar yüzyılı" adlı eserinde, 1920 işgalini bakın nasıl anlatıyordu:
"Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı egemenliğinden kurtulan Irak, yeniden boyunduruk altına girmeye, İngiliz sömürgesi olmaya şiddetle direniyordu. İngiltere 51 tümen askeriyle Iraklılar'ı dize getiremeyince bombardıman uçaklarını gönderdi.
Savaş kuralları gereği sivil halkın bombardımandan önce uyarılması, ayrıca sadece askeri tesislerin hedef alınması gerekiyordu. Ama bu kuralların hiçbirine uyulmadı. Bağdat'tan Londra'ya gönderilen ilk raporda hava saldırısının halkta tarifsiz bir paniğe yol açtığı belirtiliyor, 'Yüzlerce, binlerce kişi kaçmaya çalışıyor, nehre atlıyor ama mitralyözler suda da onları bulup tarıyor' deniliyordu.
Sonunda dönemin Savaş Bakanı Sir Winston Churchill, bir daha böyle raporlar gönderilmemesini istedi. Şu emri verdi: 'Raporlarda sivil halkın bombalanmasıyla ilgili bölümler beni dehşete düşürdü. O satırları kırmızı kalemle kapattım. Suya atlayarak canlarını kurtarmaya çalışan kadınları ve çocukları tarayanların askeri mahkemeye çıkarılmaması da doğrusu çok garip.'
Bu emir üstüne Londra'ya bir daha bombardıman sonuçlarına ilişkin rapor gönderilmedi ama sivil halkın katledilmesine son direniş noktası da ortadan kalkıncaya kadar devam edildi.
İngilizler düzeni sağlayınca, devleti yeniden yapılandırmaya kalkıştılar. Eski yönetimin kilit noktalarındaki görevlilerin hepsi atıldı. Yerlerine toplumun o güne kadar dışlanmış olan kesimlerinden yeni ordu ve yeni merkezi yönetim kadrosu oluşturuldu..."

Bir aldılar üç bıraktılar
Bağdat'taki bu yeni yönetimle İngilizler ancak birkaç yıl daha tutunabildiler, sonunda 1932'de Irak'ın bağımsızlığını kabul etmek zorunda kaldılar. Ama ülkede iki askeri üs bulundurmaya devam etmesi karşılığı.
Churchill'i dehşete düşüren bombardımanların yerine Ebu Gureyb'i, Telafer'i, Blackwater şirketinin paralı askerlerinin sivil halkı taramasını koyun.
İngilizler'in denetimi ele geçirir geçirmez yönetimi ve orduyu tepeden tırnağa yenilemelerini, Amerikalılar'ın da Bağdat'a girer girmez Baas kadrolarını ve Irak ordusunun lağvetmeleriyle güncelleştirin.
Fark olarak ne kalıyor geriye? İngilizler'in çekilirken iki üs koparmaları mı? ABD de çekilirken, Kuzey Irak'ta iki üste 50 bin kadar askerini tutmaya karar verdiğine, hatta üslerin inşasına başlandığına göre, o eksik de giderilmiş olacak!
Bir tarihi ayrıntı daha: İngilizler, Birinci Dünya Savaşı'nda Mekke Emiri Şerif Hüseyin'i Osmanlı'ya isyana teşvik ederken ona "Tüm Ortadoğu'nun kralı olacaksın" vaadinde bulunmuşlardı. Çekilirken arkalarında üç devlet bıraktılar: Irak, Suriye ve Ürdün. ABD'nin de çekilirken üç parçaya bölünmüş Irak bırakması neredeyse gerçekleşmek üzere.
75-80 yıl arayla aynı senaryo, aynı kader, aynı trajedi.
Fransız düşünür Alexis de Tocqueville, "Tarih, orjinalin az, kopyanın çok olduğu bir resim galerisidir" demişti. Ne kadar doğru...

Tarih Bülteni

21 Eylül 2007 Cuma

Kuzey


Değiştir
Erdal ŞAFAK

Çekoslovakya örneğinden mi esinlenildi, Kosova'dan mı cesaret bulundu, yoksa Belçika'daki gelişmelerden mi etkilenildi, bilmiyoruz.
Ama gördüğümüz bir şey var: Ankara'nın Kıbrıs politikası değişiyor. Bunun ilk ipuçları veya mesajları Cumhurbaşkanı Gül'ün -Hayrünnisa Hanım'ın türbanının gölgesinde kalan-KKTC ziyareti sırasında verildi.
Gül, KKTC Cumhuriyet Meclisi'nde yaptığı konuşmada, Kıbrıs sorununun çözümü için olmazsa olmaz parametreleri şöyle sıraladı: "Kıbrıs'ta iki ayrı halk, iki ayrı demokratik düzen, iki ayrı din ve iki ayrı devlet var. Çözüm ancak bu gerçeklerin gözetilmesiyle mümkün olabilir."
Kıbrıslı meslektaşlarımız, Gül'den önce adayı ziyaret eden Meclis Başkanı Köksal Toptan'ın da çözümün "İki halk, iki demokrasi ve iki devlet" gerçeğine dayanması gerektiğini söylediğini belirtiyorlar. Tesadüf olabilir mi?
Kıbrıs'ta bugüne kadar olası çözüm hep "İki kesimli, iki toplumlu federasyon" temeline dayandırıldı. BM eski Genel Sekreteri Kofi Annan'ın planında da "Tek federal devlet, iki toplum, iki eşit kurucu devlet ve tek vatandaşlık temelinde ortaklık" öngörüldü. Türkiye de bu statüye dayalı yeni Kıbrıs Federal Cumhuriyeti formülüne hem onay, hem de destek verdi.
Ancak önce Toptan, ardından Gül'ün seslendirdikleri yeni parametreler adanın öngörülen statüsünü kökünden değiştiriyor: "Toplum" yerine "Halk" kavramı telaffuz ediliyor, "Federasyon" yerine ise "İki ayrı devlet". Gül bir de "Tek vatandaşlık" yerine "İki ayrı din"i koyarak konuya bambaşka bir boyut getiriyor.
Bu kavram değişiklikleri ile ortaya konan yeni parametrelerden sadece bir sonuç çıkarılabilir: Federasyona dayalı çözüm geçmişte kaldı. Artık geçersiz.

Adanın yeni gerçekleri
Peki yerine ne geldi? Henüz seslendirilmiyor ama sıralanan bu veriler belki "Konfederasyon" modeliyle uyumlu olabilir. O da olmazsa? İki bağımsız devlet. Yani Çekoslovakya gibi. Önce ayrılmak, sonra sınırların kalktığı AB bünyesinde birleşmek.
Ankara'nın bu yeni söyleminde hiç kuşkusuz adada giderek daha çok çevre tarafından -kabullenilmese bile-itiraf edilen "Gerçekler"in ciddi bir etkisi var: Örneğin Rum kesiminin en güçlü partisi AKEL'in lideri ve 2008 Şubat'ında yapılacak seçimin başkanlık adaylarından Dimitris Hristofyas, "Taksime doğru gidildiğini" söylüyor. Avrupa Parlamentosu'nun Rum milletvekili Marios Matsakis, "Ufukta çözüm görünmüyor. Bundan sonra en doğrusu iki bağımsız devlet formülünü kabullenmek" diyor. Rum parlamentosu üyesi Yorgos Perdikis, "Adanın kalıcı olarak bölünmeye doğru gittiğini" belirtiyor. Yazılarını dikkatle izlediğimiz meslektaşımız Hasan Hastürer, "İki toplumun bırakın iç içe yaşamayı, iyi komşuluk ilişkileriyle yan yana yaşamak arzusunu bile yitirdiğini", "Rum tarafında Türkler'le siyasi eşitliğe dayalı çözüm yanlılarının yüzde 10'u bile bulmadığını", "Kapıların açılmasından sonra iki toplumun da birbirlerine ne kadar yabancılaştıklarını daha iyi gördüklerini" anlatıyor ve ekliyor: "Kapılar açıldı, surlar geçit verdi ama psikolojik duvarlar daha da yükseldi."
Bu gerçeklerin uluslararası platformda kabul görmesi ve ona uygun çözüm arayışları başlatılabilmesi için öncelikle tek kutuplu dünyanın tek süper, hatta hiper gücü ABD'nin "Yeşil ışık" yakması gerekiyor. Tıpkı Kosova'da olduğu gibi.
Tam noktayı koyarken şeytan kulağımıza kar suyu kaçırdı: "Kosova mı, yoksa Kuzey Irak mı? Kuzey Kıbrıs'a karşılık Kuzey Irak pişiriliyor olabilir mi? Henry Kissinger bile Irak'ın üçe bölünmesini istemeye başlamadı mı?"
Bakın şu şeytanın işine...

Tarih Bülteni
 

Tarih Bilgi Ambarı Copyright 2007-2009