Mustafa Armağan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa Armağan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2009 Pazar

31 Mart'ın 'derin' yüzü


Değiştir

"Hakim Bey, Allah bizi affetsin, günahımız çok büyüktür. 31 Mart uydurma ihtilâli hazırlandığı zaman ben Talât Bey'e bundan kaçınılması lâzım geldiğini söyledim. Beyhude yere kardeş kanı dökülmesinin ne büyük cinayet olduğunu anlattım. Aldığım cevap şu oldu: Ne yapalım Rıza Bey, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin paraya ihtiyacı var. Bu ihtiyacı ancak Yıldız Sarayı'nın zenginliği ve oradaki hazine karşılayabilir."
Meşrutiyet'in ilanında olsun, 31 Mart ayaklanmasında olsun ön saflarda mücadele veren Filozof Rıza Tevfik, yalnız yazdığı o 'tehlikeli' şiirle II. Abdülhamid'in manevî şahsiyetinden özür dilemekle yetinmeyecek, aynı zamanda bazı kişilere nedametini böyle dile getirecekti.

Miladi takvimle 13 Nisan'a tekabül eden 31 Mart 1325 (1909) kanlı ayaklanması, bir dizi zincirleme reaksiyonla II. Abdülhamid'in tahttan indirilip sürgüne gönderilmesine varan olayları tetiklemiş, yakın tarihimizde neredeyse 20 yıl süren artçı sarsıntılara sebep olmuştu. Bu sarsıntılar bittiğinde yaklaşık 4 milyon kilometrekare büyüklüğündeki bir imparatorluğun çöktüğüne ve Anadolu'ya büzülerek canını kurtarabildiğine şahit olunacaktı. Dolayısıyla sonuçları itibarıyla aradan yüz yıl geçmesine rağmen üzerimizdeki etkisi hâlâ devam eden 'derin' bir olay karşısındayız.

31 Mart'ın 100. yıldönümünde Mustafa Turan adlı muzikacı subayın anlattıklarından takip edelim ibretlik olayları. Okuyunca yüz yıldan beri ne kadar az şeyin değiştiğini göreceksiniz.

12 Mart 1909 günü cuma selamlığından dönen askerler Taşkışla'daki koğuşlarında sarıklı, sakallı birtakım hocaların erata vaaz vermekte olduklarını görürler. Bunların ne aradıklarını sorduklarında Hassa Ordusu Kumandanlığı'nın emriyle geldikleri söylenir. Oysa sorumlu komutanların bu emirden haberleri yoktur.

Derken 31 Mart günü gelir. Bir paşa çıkar askerin karşısına, kendilerine padişahın fermanı gereği bundan sonra siperlikli şapka giyileceğini söyler. Aslında paşa da, yanındaki subaylar da sahte üniformalar giydirilmiş İttihat ve Terakki yöneticileridir. Bahaaddin Şakir, Mithat Şükrü (Bleda) ve Ömer Naci beylerdir bunlar. Bir yandan dinî telkinle şişirilen askere, 'gavur işi' şapka giydirmek; senaryo askeri sokağa dökmek üzerine kuruludur. Artık asker kabına sığmaz haldedir.

Nitekim Mustafa Turan'ın da içinde yer aldığı 7. Alay bandosu "Ey gaziler, yol göründü yine garip serime" marşını çalarak Dolmabahçe yolundan Meclis'in bulunduğu Ayasofya'ya doğru yürüyüşe geçer. Araya karışan tahrikçiler tabancalarını çıkarıp havaya ateş etmeye başlarlar. Askerlere "Ne duruyorsunuz, sizler de ateş etsenize!" diye bağırırlar. Mavzerler havaya dikilir, ateş başlar, isyanın fitili tutuşmuştur.

İnsan seli Galata Köprüsü'nü kaplar önce, sonra Ayasofya'ya kadar uzanır. Beyaz sarıklı softalar askerin yolunu keserek "Müslümanlık elden gidiyor, şapka giydireceklermiş, Şeriat isteriz" şeklinde bağrışırlar. Bu arada Meclis civarında silahlar patlar. Hüseyin Cahit (Yalçın) zannettikleri Şekip Arslan adlı Lazkiye milletvekili yanlışlıkla öldürülür. İsyancıları yatıştırmak isteyen Adalet Bakanı Nazım Paşa pencereden nasihat vermek isterken vurulur. Yine yanlışlıkla: Vuranlar onu Meclis Başkanı Ahmet Rıza zannetmişlerdir! Fırsatçılar ise "Şûra-yı Ümmet" ve "Tanin" gazetelerinin matbaalarını tahrip ederler.

Deniz kuvvetleri de karışmıştır. Ali Kabuli Bey adlı Asar-ı Tevfik zırhlısı süvarisi sarayı bombalayacağı gerekçesiyle yaka paça Yıldız Sarayı'na getirilip Abdülhamid'in karşısına çıkarılır. O da Mabeyn penceresinden Bahriye Nezareti'ne götürülüp sorgulanmasını ister ve içeri girer. Bu sırada Ali Kabuli linç edilir.

31 Mart senaryosu başarıyla yürürlüğe konulmuş, başkent İstanbul tam anlamıyla kaosun içine yuvarlanmıştır.

23 Nisan günü Abdülhamid son cuma selamlığına çıkmadan önce subayları huzuruna davet eder. Onlara son bir konuşma yapar. Hareket ordusunun İstanbul'a girmek üzere olduğunu, kesinlikle çatışmaya girilmemesini tembihler ve şöyle devam eder:

"31 Mart günü okunan ferman benim değildir, bu hadise bazı düşmanlar tarafından tertiplenmiştir. Sizleri aldatmışlar, kötü emelleri için teşvik ve tahrik etmişler. Asker evlatlarım bunlara kesinlikle inanmasınlar. Kışlalarında sakin olsunlar, silah kullanmasınlar..."

O gün Abdülhamid 33 yıl sonra en sessiz cuma selamlığına çıkar. Askere resmi geçit yaptırmaz. Sessiz sedasız namazını kılar ve saraya döner.



Kışlaya döndüklerinde bir sürpriz karşılar askerleri. Avcı taburu subayları sırra kadem basmışlardır. Bir tek Albay İsmail Hakkı kalmıştır başlarında; o da askere sıkı sıkıya tembihler tahrike kapılmamalarını. Ancak 23 Nisan gecesi avcılar gizlice cephaneliğin kilitlerini kırarak silahları koğuşlarına taşırlar. Ertesi gün Hareket Ordusu şehre girmiş ve elinde cephane bulunan Avcı Taburları ile kıyasıya bir çarpışma başlamıştır. Taşkışla topa tutulmuş, kimi katları yıkılmıştır.

Binbaşı Enver Paşa görünür kapıda. Yanında Bulgar eşkıyası Sandinski vardır. Albay İsmail Hakkı, astı olan Enver Bey tarafından Bulgar eşkıyaları huzurunda tokatlanır. Albay da yüzüne tükürür Enver'in. Düşmanların yanında bir Türk askerine yaptığı bu hakareti "Seni utanmaz alçak" diye iade eder. Tabii sonu kurşuna dizilerek katledilmek olur bu şerefli askerin. Ardından Sandinski'ye döner Enver ve 'Hak etmedi mi?' diye sorar. Ardından suçlu olduğuna kanaat getirdiği askerleri teker teker süngületerek öldürtür. (Enver Paşa'yı kahraman ilan edenler bu sahneleri iyi okusunlar!)

Ardından Yıldız Sarayı yağması başlar. Yine de cemiyeti rahata erdirecek hazineyi bulamamışlardır. Haremağası Cevher Ağa yerini bir türlü söylemez gizli hazinenin. İşkencelere rağmen konuşmaz. Sonunda darağacını boylar. İkinci Musahip Nadir Ağa hazinenin yerini söylemek zorunda kalır.

Sonrasını biliyorsunuz zaten. Abdülhamid'siz yüz yıl...

Ancak biri iki kısık sesli hatıra takılır hafızamıza.

Abdülhamid'in gizli hazinesi diye bulduklarının bir kısmı, belki 30 yıldır dokunulmamış, dokunulmadığı demir raflara değen kısımlarının pas tutmasından anlaşılan atlas altın keseleridir. Sultan 93 Harbi'nde parasızlığın devletin elini ayağını nasıl bukağıladığını bizzat yaşadığı için ilk fırsatta yer altında gizli bir kasa yaptırıp ileride bir savaşta lazım olur diye altınları depolatmış ve en sıkışık zamanlarda dahi kullanılmasına müsaade etmemişti.

Bir de Ümraniye'de bir cami vardır, geçerken bakın, üstünde Abdülhamid'in tuğrasını göreceksinizdir. Halen 5 vakit ezan okunan bu cami kimin midir? İttihatçıların astıkları Habeşistanlı Cevher Ağa'nın. Oysa Enver'inden Talat'ına kadar İttihatçıların 'Panteonu' olarak tasarlanan Şişli'deki Hürriyet-i Ebediye tepesinin, hava iyiyse pazar günleri mangalcılar dışında uğrayanı yok gibidir. Hem bu tepenin yanı başına dev bir Adalet Sarayı inşa edilmekte oluşunda bir ima arayalım mı? Yargılama yeniden mi başlayacaktır yoksa? m.armagan@zaman.com.tr

***

31 Mart ile ilgili hangi kitapları okuyalım?

İsmail Hami Danişmend, "31 Mart Vak'ası", 1961, İstanbul Kitabevi.

Mustafa Turan, "Taşkışla'da 31 Mart", Akyurt Neşr., 1964.

Ecvet Güresin, "31 Mart İsyanı", 1969, Habora Yay.

Sina Akşin, "31 Mart Olayı", 1972, Sinan Yay.

Cemal Kutay, "Bir 'Geri Dönüş'ün Mirası", 1994, Kazancı Yay.

François Georgeon, "Sultan Abdülhamid", 2006, Homer Kitabevi, s. 477-486.


Tarih Bülteni

21 Aralık 2008 Pazar

Abdülhamid devri, Anadolu toprağına ne kattı?


Değiştir

Osmanlı İmparatorluğu’nu “müthiş bir belirsizlik bölgesi” ve tarihçilerin önüne konmuş “büyük bir bilmece” olarak gören Fernand Braudel, mevcut bakışlarımızın karşımızdaki gerçeği anlamaya yetmediğini, dolayısıyla daha fazla çalışmak gerektiğini söylemişti. 

Osmanlı tarihi, uzun yıllar sabit ve hakkında son söz söylenmiş bir olgu olarak resmedildi. 1920’lerin ve 1930’ların tarih alanına getirdiği vurgu değişikliği, geçmişin tek bir karede dondurulabileceği yanılgısını da beraberinde taşımış oldu. Buradaki Osmanlı resmi, gelişmeyen, durağan ve pıhtılaşmış bir köhne kimliği tespit ediyordu. Bu görüş, yarı resmi bir tarih anlayışı şeklinde on yıllar boyu halkın ve tarihçilerin Osmanlı tasavvuruna bir “Roma katakombu” vazifesi gördü. 

İşte 1970’lerin ortalarından itibaren Batı’da Osmanlı tarihçiliği bizi uyandırıcı bir işlev gördü; hor görmeye şartlandırıldığımız kendi gerçekliğimizle yeniden yüzleşmeye davet etti. Sarstı, hâlâ da sarsıyor. 

‘Devletçi tarih’ anlayışı 

Donald Quataert, Amerikalı bir ‘Ottomanist’, yani Osmanlı tarihi uzmanı. Alanı, iktisat tarihi. Daha önce dilimizle buluşmuş birkaç çalışması var. Osmanlı Devleti’nde Avrupa İktisadi Yayılımı ve Direniş (1881-1908) adlı kitabı (Yurt Yay., 1987), Osmanlı yöneticilerinin emperyalizme karşı verdikleri mücadelenin çeyrek yüzyıllık manzarasını ortaya koyuyordu. Sanayi Devrimi Çağında Osmanlı İmalat Sektörü (İletişim Yay., 1999) adlı çığır açan eserinde ise farklı bir yöntem izliyordu. Osmanlı tarihçilerinin genellikle “devletçi” bir çizgi izlediklerinden şikâyetle, iktisat tarihinin hep devletin kazanç ve kayıpları üzerine odaklandığını, oysa bu çalışmalarda üreten kesimin sesinin duyulmadığını belirtiyor, bu kesimin bir türlü özne olamamasını eleştiriyordu. 

İşte bu “devletçi tarih” anlayışı sonucunda gerçekliğin yalnızca belli bir tabakasını (devleti) görüyor, öbürüne (halka) gözümüzü ısrarla kapatıyorduk. Yazarın 1973 yılında kaleme aldığı doktora tezi tam 35 yıl sonra Türkçeye çevrilirken yazarın tarihçilere yönelttiği benzer bir soru ve eleştiriyi bu defa köylüler bağlamında yinelediğini görüyoruz. Osmanlı tarım tarihi araştırmaları o kadar keskin bir devletçi bakışla ele alınmıştır ki, köylülerin seslerini bir özne gibi değil, olaylara maruz kalan pasif nesneler gibi duyarız. İşte devlet zenginleşti veya fakirleşti, işte emperyalizm geldi, sömürdü vs. eksenindeki klasik anlatılarda devletin bu en temel üretici ve vergi veren kesimi -ki yüzde 85’ini oluşturuyordu toplam nüfusun- gözden ırak tutulur. 

Donald Quataert, Anadolu’da Osmanlı Reformu ve Tarım adlı bu eserinde Osmanlı’nın “çöküş yılları” diye lanse edilen II. Abdülhamid döneminin Anadolu’suna yeniden bakmaya davet ediyor. Eserinde gösterdiği bu şaşırtıcı dinamik resim, bildiklerimizden oldukça farklı bir gerçekliğe götürüyor. Anadolu köylüsünü değişimin salt alıcısı değil, devletle birlikte eşit aktörü olarak konumlandıran yazarın gayreti sayesinde pek çok bilinmedik yönünü tanıyoruz tarihimizin ve toplumumuzun. Bir yandan Sultan II. Abdülhamid’in tarımın ve çiftçiliğin geliştirilmesi için gösterdiği şahsî gayretler, kurulan numune çiftliklerinde modern tarımın makineli hale getirilmesi çabaları, öbür yandan Bağdat demiryolunun yapımıyla Anadolu’nun içine akan büyük hareketlilik, ürünlerin kıyı şehirlerine çok daha ucuz ve hızlı aktarılabilmesinin sağladığı ticari tarıma geçiş ve zenginleşme ile bütünleniyor. Bu resimde devlet, Düyun-u Umumiye’nin kaynaklarımızı emen varlığına rağmen hiç de pes etmiş görünmez. Tarım bürokrasisi kurulur. Ticaret odaları, Ziraat Bakanlığı (Nezareti), Ticaret ve Ziraat Meclisi, Ziraat okulları ve asıl tarım reformlarını yürütecek olan Ziraat Hey’et-i Fenniyesi… Tabii bu reformların finansörlüğünü üstlenecek olan Ziraat Bankası da verdiği kredilerle Anadolu insanının üretkenliğini artırma çabasının destekçilerinden biri olmuş, dahası, küçük üreticiyi tefecilerin elinden kurtarmıştır. 

Edirne, Selanik, Sivas, Halep gibi imparatorluğun dört bucağında beliren örnek tarlalar, reformun sadece teoride kalmayıp pratiğe de aktarıldığının çarpıcı göstergeleridir. Abdülhamid ise bir yandan Amerikan tarım aletlerinin kontrolünü yapmakta, diğer yandan Iowalı bir mühendis olan David Kent’in Ziraat Bakanlığı’nda istihdamı için iradeler neşretmekteydi. Ayrıca Romanya’nın meşhur buğdaylarını incelemek için bir heyet gönderiyordu. Bursa’daki İpekçilik Enstitüsü’nde Müslüman talebenin azlığına hayıflanıyor, sayılarının artması için acil önlemler alınmasını istiyordu. Fakat bütün bu arayışlar arasında iki yeni ürünün Anadolu toprağı ve mutfağıyla buluşmasına şahit olmaktayız: Gül ve patates. 

Bugün Isparta gülcülüğümüzün merkezidir ve adı bir yerde gülle özdeşleşmiştir. Ancak bu durum, Abdülhamid devrinde gülyağcılığıyla ünlü Bulgaristan’ın Kızanlık yöresinden gelen göçmenlerin bu bölgeye yerleştirilmesinden ve kendilerine binlerce gül fidanının bedava dağıtılmasından sonraya rastlar. Zaten iyi bildikleri bu tarımı yeni yerleştikleri topraklarda geliştiren göçmenler, her hasat mevsimi şehri gül kokusuna boğacaklardır. 

Türkiye’yi anlamak istiyorsak 

Patates ise yönetimin bir süre önce Anadolu’da yaşanan kıtlığın önlenmesi için devreye soktuğu önemli bir tarım ürünü. Önce Adapazarı, Söğüt, Eskişehir, sonraları Diyarbakır, Harput, Trabzon ve Erzurum’a, hatta Van’a ekilen patates, her türlü vergiden muaf tutularak özendirilmiş ve o kötü hava şartlarının yaşandığı yıllarda Anadolu’da açlığın büyük ölçüde önüne geçmeye yaramıştı. 

Tabii ki Anadolu’nun fakirleşmesini durdurmaya yetmemiştir bu gayretler. Yine de Quataert’e göre “Abdülhamid idaresinin tarım reformlarında elde ettiği başarılar etkileyiciydi.” Her zaman istenilen sonuçlar alınamasa da, devletin öncülük rolü ve halkın önüne çıkar fırsatları değerlendirme çabası, Cumhuriyet döneminin de tarım paradigmasını oluşturacaktı. 

Bugün Anadolu’nun Abdülhamid dönemindeki trajik ayakta kalma mücadelesinden akıllarda yalnız demiryolu düdüğü, kumpir tadı ve gülün kokusunun kaldığını söylemek muhakkak ki haksızlık olur. François Georgeon’un dediği gibi, bugünkü Türkiye’yi anlamak istiyorsak Abdülhamid dönemini incelememiz gerekir. 


Tarih Bülteni

25 Mayıs 2008 Pazar

Yargıtay’ın ilk başkanı Cevdet Paşa


Değiştir
Mustafa ARMAĞAN

Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun 21 Mayıs bildirisi Türkiye’de yüksek yargı organlarının meşruiyeti ve işlevi konusunda yeni bir tartışma başlattı. Tövbekâr darbecilerimizden Hasan Cemal gibi yargıya ‘kırmızı kart’ gösterenler çıktığına göre bu defa postu kolay deldirmeyeceğimiz söylenebilir.
Öncelikle belirtelim ki, Yargıtay adı, Atatürk zamanında yoktu. 1945’te uydurulmuştu. Kuruluş yılı olan 1868’den bu tarihe kadar bu kurum çeşitli aşamalardan geçmişti ve isim değiştirmeden önce Temyiz Mahkemesi diye anılıyordu.

Yargıtay’ın kurucusu son devrin büyük İslam hukukçusu Ahmed Cevdet Paşa’dır. 1868 yılında ikizi olan Şûra-yı Devlet (Danıştay) ile birlikte kurulan Divan-ı Ahkâm-ı Adliye’nin, yani Yargıtay’ın en önemli icraatından birisi neydi biliyor musunuz? Bugün bazı bölümleri hâlâ kimi Arap ülkeleri ile İsrail’de uygulanmakta olan ve İsviçre Medeni Hukuku’nu alacağız diye kaldırıp attığımız “Mecelle”nin yazımı. Dünya hukuk tarihine geçen bu eserin yazarı da Cevdet Paşa’dır. Kendisi aynı zamanda ilk Yargıtay Başkanımızdır!

Tezâkir adlı kitabında Yargıtay’ı nasıl kurduğunu şöyle anlatıyor Paşamız:

“Başına Midhat Paşa’nın geçirildiği Danıştay, gösterişli bir şekilde kuruldu. Bense gösterişe bakmadan temelinin sağlam olmasına özel bir dikkat gösterdim. Dairelerini zamanla edinilen tecrübeler ışığında gelişmeye açık tutarak oluşturdum. Kalemlerini güzelce düzenledim. Böylece Yargıtay, birdenbire değil, adım adım oluştuğu için Danıştay’ın başına sonradan gelen altüst oluşlardan etkilenmemiştir.”

Sevgili Cevdet Paşa herhalde Yargıtay başkanlarının garip ve çelişkilerle dolu bildiri metnini okusa bunlara yargıç diplomasını verenleri huzuruna çağırıp bir güzel paylardı.

Üç sene kadar kaldığı Yargıtay Başkanlığı’ndan Sadrazam Âli Paşa ile aralarının bozulması üzerine ayrılan Cevdet Paşa, bulunduğu konumun nezaketini hiçbir zaman unutmamış ve makamını siyasetten olabildiğince uzak tutmaya çalışmış, yapılan baskılar karşısında adamlarını toplayıp sokaklara dökülmemişti.

Şunu da söyleyeyim ki, Osmanlı’nın Yargıtayı, bugünküne göre çok daha dokunulmazlık zırhına sahip olduğu halde görevini siyasileştirmekten kaçınmıştır. Zira 1870 yılında çıkarılan içtüzüğüne göre Divan-ı Ahkâm-ı Adliye üyeleri 1) istifa etmedikçe, 2) daha yüksek bir memuriyete tayin edilmedikçe, 3) aleyhlerinde bir kesinleşmiş mahkeme kararı bulunmadıkça görevden azledilemezlerdi.

Kuruma 1887’de bir dilekçe dairesi eklenmiş, böylece başvuru hakkı sağlanmıştır. Burada belirtelim ki, Sultan Abdülhamid adalet bürokrasisine siyasetin karışmaması için özen göstermişti. Hatta idam cezalarını, yetkisini kullanıp affettiği için Adalet Bakanı Abdurrahman Paşa’yla arası açılmış, Paşa bunu Sultan’ın adaletlerine güvenmediği şeklinde yorumlamış ve istifa etmek istemişti. Ancak Abdülhamid kendisinin gönlünü almış ve bir insanı öldürmenin sorumluluğunu vicdanen kaldıramadığını, yoksa hakimlerin adaletinden en ufak bir şüphesi olmadığını belirtmek ihtiyacını duymuştu. Düşünün ki, Abdülhamid, Abdurrahman Paşa’nın mezarını atası Fatih’in türbesinin kapısı önüne yaptırarak hem adalete, hem de paşaya duyduğu saygıyı göstermek istemişti.

Yargıtay’ın Cumhuriyet dönemine rastlayan bölümünde çok önemli iki olayı zikretmemiz lazım.

Birincisi, 1925’te Eskişehir’de bulunan kurumun başında Ömer Lütfi (Salman) Bey bulunmaktadır. Henüz açıklanmayan bir sebeple Ömer Lütfi Bey, Adalet Bakanlığı tarafından azledilmiş, yani görevinden alınmıştır. Bu da Cumhuriyet döneminde siyasetin yargıya müdahalesinin açık bir örneğidir. Yargıtay Başkanlığı’ndan alınan ama Yargıtay Hukuk Dairesi Başkanlığı uhdesinde kalan Ömer Lütfi Bey, kurumun onuruna müdahale saydığı bu girişimi içine sindiremediği için mesleğinden istifa edecek ve köşesine çekilecektir. Ne de olsa, Abdurrahman Paşa’nın yargının bağımsızlığı ilkesinin ışığında yetişmiş bir Osmanlı’dır.

Son olarak, 1966’da Yargıtay Başkanlığı’na seçilen ve 1968 adli yılı açılış konuşmasında “Tanrı’yı da insan yaratmıştır.” sözünün sahibi İmran Öktem’i hatırlatmak istiyorum. Bu söz ve aynı konuşmada Nurculuk aleyhinde sarf ettiği ağır ifadeler sebebiyle halktan büyük tepki toplayan Öktem, bir yıl bile geçmeden, 1 Mayıs 1969’da ölür. Ancak bir sorun vardır: İmamlar, “Tanrı’yı insanlar yarattı.” sözünden dolayı cenaze namazını kıldırmak istememektedirler. Ankara’daki Maltepe Camii’nin avlusu, 3 Mayıs’ta belki de Cumhuriyet tarihinin en çarpıcı tabut başı atışmalarına sahne olmuştur. Bir taraftan “Allahsızların namazı kılınmaz”, öbür taraftan “Atatürk geliyor” haykırışları arasında çıkan itiş kakışta İsmet İnönü ezilme tehlikesi geçiriyor ve bir tuğgeneralin tabancasını çekip insanları korkutmasıyla tehlikeyi atlatıyor. Hatta cenazenin taşınması sırasında süren arbede yüzünden tabut neredeyse yere düşecek gibi oluyor. İnönü, “Olay, her manasıyla bir 31 Mart vak’asıdır.” diyerek kamuoyunu tahrik etmeyi başarıyor.

Eh buna bir de geçtiğimiz şubat ayında Prof. Erdal Yavuz’un akıl almaz ifşalarını eklediğimizde tablo tamamlanır. İmran Öktem’in cenazesindeki ‘irtica kalkışması’na tepki olarak bütün Yargıtay üye ve mensuplarının toplanıp 7 Mayıs’ta Anıtkabir’e yürümeleri sırasında bazı subayların kendisine, “Bu yürüyüşte ateş açılacak, ölenler olacak ve bunun üzerine biz duruma el koyacağız.” dediğini aktaran Yavuz, Yargıtay ve provokasyon bağlantısının tarihine ışık tutmuştu.

Nereden nereye değil mi? Cevdet Paşa’nın temellerini sağlam bir şekilde attığını söylediği kurumun geldiği noktaya bakınca hüzünleniyor insan. İlerliyor muyuz yoksa?


Zaman Pazar

Tarih Bülteni

30 Nisan 2008 Çarşamba

Musul'u nasıl kaybettik ?


Değiştir



Mustafa Armağan,Tarih Aynası isimli bir programda Musul'un nasıl kaybedildiğini anlatıyor.



Tarih Bülteni

23 Nisan 2008 Çarşamba

Avusturya’nın Kanuni korkusu


Değiştir

Geçtiğimiz günlerde gazetelere yansıyan bir haber hepimizi yeniden irkiltmeye yetti. Avusturya parlamentosundan sağcı bir milletvekili Adreas Mölzer, AB Komisyonu'nun yanıtlaması istemiyle AP Başkanlığı'na verdiği yazılı soru önergesinde, Müslüman liderlerin sıklıkla “Avrupa'nın fethi İslam'ın temel hedefidir” söylemini dile getirdiklerini bildirmiş. Alman Sosyal Demokrat Parti'den (SPD) Avrupa Parlamentosu'na seçilen Volkan Öger'in seçim kampanyası sırasında tamamen ekonomik, kültürel anlamda söylediği belirtilen ve mizahi yönü de olan “Kanuni Sultan Süleyman’ın 1529'da başlattığı Viyana kuşatmasını, vatandaşlarımızla, güçlü erkeklerimiz ve sağlıklı kadınlarımızla biz tamamlayacağız" cümlesini de alıntılayan Mölzer, “Bu tehlikeli duruma tepki olarak tartışılan İslam dünyasından göçün durdurulmasının aciliyeti ne düzeydedir?" diye de sormayı ihmal etmemiş.

Velhasıl Jörg Haider’in sağ kolu olarak nitelendirilen Mölzer’in sözleri, aradan 4,5 asır geçmesine rağmen Avusturya’da, yalnız Avusturya’da da değil, aslında Avrupa’nın neredeyse tamamında bir Kanuni ve Osmanlı fobisinin yaşamakta olduğunun en çarpıcı belgelerinden biri.

Peki bu korku tamamen yersiz mi?


Avrupa’nın bilinçaltındaki korku

Aslına bakılacak olursa bu korkunun temelinde Avrupa’nın İslamiyetle olan çarpık (gayri meşru da diyebilirdim) ilişkisi yatıyor. Çünkü Tarık bin Ziyad’ın Afrika’dan Endülüs’e çıkarma yaptığı 711 yılının Mayıs’ından itibaren bu Karanlık Kıta’nın kaderini ve gidişatını belirleyen temel güç, İslamiyet olmuştur. Düşünün ki, Müslümanlar Avrupa’ya çıktıklarında Avrupa Ortaçağ’ın en karanlık zamanını yaşamaktaydı.

Denilebilir ki, Avrupa Müslümanlar sayesinde batı ucundan başlayarak aydınlanmaya başladı ve kıtanın gördüğü en özgün uygarlık sentezlerinden birisi olan Endülüs’ün ışığı Avrupa’nın yeniden aydınlanmasının da başlangıcını oluşturdu. İşte Müslümanlara olan bu derin borcun ağırlığı karşısında ezilen Avrupalı aydınlar, daha Rönesans devrinden başlayarak hem onun ışığını emmeye, hem de Müslümanlara resmen küfretmeye bayılıyorlardı. “Tıbbın Öyküsü” (The Story of Medicine) adlı kitabında Victor Robinson şu ilginç satırları yazıyor:

“Rönesans dediğimiz şey, Müslümanlara (yazar ‘Arabism’ diyor) başkaldırı olarak başlamıştır. Rönesans’ın ilk büyük mücadelesi, İbn Sina bağlıları ile Galen’in yeni yazılarına bağlananlar arasında cereyan etmiştir. Hatta Jean Fernel adlı öncü, faeces Arabum mele latinititatis conditae demiştir, yani Arapların pisliği Latin balıyla tatlandı.”

Özetlersek, Müslümanların yüzyıllar süren ezici bilimsel üstünlüğü karşısında içine düştükleri aşağılık kompleksinden çamur atarak sıyrılmayı denemişlerdi Avrupalılar. İnkâr, aşağılık kompleksi içinde kıvrananların yapacağı bir eylemdir ve Avrupa tarihi, Rönesans’tan beri bu defa doğusundan yükselen bir gücün karşısında yeni bir aşağılık duygusunun elinde esir olacaktır. Bu, Türk korkusudur, ya da Mölzer’in durumunda, Kanuni fobisi.

Peki bu korku ne kadar gerçektir? Biliyoruz ki, korku, objesi gerçek olsa da, kökenleri korkan varlıkta bulunan bir duygudur. Avrupa’nın bilinçaltına, kökü 8. yüzyıla kadar geriye giden bir İslam korkusu yerleşmiştir ve anlaşılan bu korku, günümüzde de devam etmektedir. Hala Avrupa Birliği’ne girişimizi Kanuni’nin Viyana’ya girişine benzetmelerinin sebebi, korktukları objenin benliklerini fethedeceği paniğidir.

Kanuni hakkında yanlış bildiklerimiz


Peki Kanuni nasıl bir hükümdardı? Yani Avrupalıların korktukları kadar var mıydı?

Burada bir özeleştiri yapmanın zamanıdır. Tarih kitaplarımızda Kanuni’ye çok fazla haksızlık yapıyoruz. İşte Hürrem Sultan’ın elinde oyuncak oldu, işte Fransızlara kapitülasyonları verdi, işte Osmanlı’nın dibine kibrit suyu döktü vs.

Bu çocukça yargıların tarihte yaşamış Kanuni’yle en ufak bir alakası yoktur. Şunu soralım: Hürrem Sultan’ın en çok istediği, Şehzade Bayezit’in tahta çıkmasıydı. Peki çıkabildi mi? O zaman demek ki, Hürrem’in de her istediği olmamıştı.

Kapitülasyonlar da pekala Osmanlı ekonomisine en az 200 yıl nefes aldıran ekonomik bir tedbirdi. Unutmayalım: İzmir, Selanik ve Halep limanları kapitülasyonlar sayesinde parladı. Kapitülasyonlar 19. yüzyılda başımıza bela olduysa, bir insanın 300 yıl sonrasını da görmesini nasıl bekleyebiliriz? Buna hakkımız var mı? Yani şimdi hükümetin aldığı bir kararın 2307 yılında da geçerliliğini koruyacağının garantisi mi var?

Kanuni’nin adının neden ABD Senatosu’nda dünyadaki büyük kanun yapıcıların yanına yazıldığının sırrını anlamak çok mu zordur? Barbaros’u Fransa Kralı’nı kurtarmaya yollayan da, Bağdat’ı Şiilerin egemenliğinden kurtaran da, Kudüs’ü yeniden inşa eden de, Budapeşte’nin bugünkü kimliğine kavuşmasını sağlayan da, İstanbul’u Mimar Sinan’la el ele vererek nakış nakış işleyen de, Divan edebiyatındaki gazel yazma rekorunu kıran da, yazdığı mektuplarda yönetim felsefesini ve dünya görüşü ortaya koyan da oydu.

1566 yılında, 70’ini aşmış ve ikinci emeklilik döneminin sonuna gelmişken hasta yatağından kalkıp at üstünde bin küsur kilometrelik yolu tepen bir insana daha yakından bakmalı değil miyiz? Üstelik bu sefere çıktığı sırada ancak iki kişinin yardımıyla tuvalete gidebiliyordu ihtiyar Kanuni. Üstün performansını 26 yaşında tahta geçtiğinde de, 72 yaşında Zigetvar’ı fethe çıktığında da koruyabilmiş olması ve toplumun hep önünde yürümesi, ona yeterince büyüklük kazandırıyor zaten.

Kanuni’nin tek derdi Avrupa’ya hakim olmak değildi kuşkusuz. Evet, Avusturya üzerine düzenlediği ve tarihlerimize “Alaman seferleri” diye geçen askeri harekâtları, Şarlken’i sonunda pes ettirmiş ve savaş meydanlarından kaçırmıştı. Macaristan’da istediğini kral yapmış, istemediğini devirmişti. Doğru ama Kanuni’nin Kafkaslar ve Orta Doğu ile Akdeniz’e düzenlediği seferler de onun salt bir Avrupa patronluğu için değil, bir “cihan hakimiyeti” düşüncesiyle hareket ettiğini yeterince gösteriyor.

Ne var ki, Kanuni’nin kendisini nasıl gördüğünü anlamak önemli. Mesela yazdığı çok sayıda mektup elimizdedir. Bunlar içinde Hürrem Sultan’a yazılanlar kadar Bali Paşa’ya yazılan da çarpıcı satırlarla doludur. Ancak galiba en etkili mektubu, Habsburgların efsanevi kralı Şarlken’e yazdığı mektuptur. Bu mektupta hem kendisini, hem de muhatabını hangi ölçülerle değerlendirdiği açık bir biçimde görülür. Mektuba, ‘Avusturyalıların da korktuğu kadar varmış’ dedirten tamamen ‘emperyal’ bir hava hakimdir.

Kanuni Avrupa’nın patronu olmak istemişti. Mölzer’in korkusu, bu isteğin geçmişle sınırlı olmadığı kaygısından kaynaklanıyor.

İşte o mektup

Ben ki sultanların Sultanı, Akdeniz’in, Karadeniz’in, Rumeli’nin, Anadolu’nun, Karaman’ın, Erzurum’un, Diyarbakır’ın, Kürdistan’ın, Luristan’ın, Acem’in, Mısır ve Şam’ın, Halep’in, Kudüs’ün ve bütün Arabistan vilayetlerinin, Bağdat, Basra, Yemen memleketlerinin, Kırım ve Macar tahtına ait yerlerin ve daha kılıcımızla alınmış nice ülkelerin Padişahı Sultan Süleyman Şah’ım. Sen ki, İspanya vilayetinin kralı Karlo’sun. Yüce kapımıza sen ve kardeşin ayrı ayrı mektuplar gönderip bize dokunmayın diye ricada bulunmuşsunuz. Merhamet ederek size 5 yıl süreyle dokunmamak üzere eman verdik. Ancak bir şartla: Bu sürede benim topraklarıma ‘kurudan veya yaştan bir sebeple’ saldırmayacaksınız. Korumam altında bulunan Fransa Kralı ve Venedik Doçu’na da dokunmayacaksınız. Mutluluk dağıtan kapımız size daima açıktır. Ne zaman isterseniz başvurabilirsiniz.


Vahdettin, Venizelos’tan daha mı kötüydü?


“Atatürk bir zamanlar ülkesini işgal eden Yunan Başbakanı Venizelos’a dahi dostluk elini uzatmaktan çekinmedi. Çünkü onun için ebedi düşman diye bir şey yoktu. Türk İstiklâl Savaşı bu zihniyet içinde muvaffak oldu.”

Alman tarihçisi Jaeshke’nin bu gönül okşayan satırlarını okuyunca şunu anlıyor insan: Atatürk düşmanlarını bile affetmişti, çünkü onun için ebedi düşman diye bir şey yoktu.

Güzel; lakin acaba 1930’larda Türkiye’yi yeniden, tabii bu defa ‘dost’ sıfatıyla ziyaret eden Venizelos’a özel karşılama törenleri düzenlendiği için övünenler, acaba aradan 85 yıl geçtiği halde Vahdettin’i neden affetmeye yanaşmıyorlar? Onbinlerce insanı öldürüp sakat bıraktıran Yunanlıları dost diye bağırlarına basanlar, hazineden bir tek altını cebine atmadan yurt dışına kaçan ve orada İngilizlerin tekrar Türkiye’ye dönmesi yolundaki cazip tekliflerini geri çeviren Vahdettin’in Süleyman Demirel’in deyişiyle, bin yıl daha ‘hain’ olarak bilinmesinin yararı üzerine nasıl nutuklar atabiliyor? Anlamak mümkün değil.

Anladığımız bir şey varsa resmi tarih var gücüyle direniyor. Son kalelerinden birisi de Vahdettin’in hainliği. Korktukları, bu koltuk değneği de ellerinden giderse nasıl ayakta duracakları. Venizelos’u bile affeden resmi tarih Vahdettin’e neden bu kadar direniyor sanıyorsunuz?

Mustafa Armağan

Tarih Bülteni

7 Şubat 2008 Perşembe

Yavuz, 40 bin Alevi’yi kesti mi?


Değiştir

Tarihi bir türlü siyasetten ayrı ele almayı beceremiyoruz. Tarih, siyasetin yakasından düşmediği sürece de, kafalarımızdaki savaş ve karanlık devam edecek gibi görünüyor. Neden mi söylüyorum bunları?

Hatırlarsanız geçen hafta yeni bir ezber bozma girişiminde bulunmuş ve o “küçük fil”imizi tarihin zücaciye dükkânına Kasr-ı Şirin kapısından salmıştık. Demiştik ki, siyasetçilerimiz Kasr-ı Şirin’den beri İran sınırımızın değişmediğini, hatta İran’la 400 yıldır dost olduğumuzu söylüyorlar, halbuki bu tarihen yanlış bir bilgi.

‘Vay efendim sen ne demek istiyorsun?’ Ne Bush’un yardakçısı olmadığım kaldı, ne İran’a saldırmak için diş bileyen kesime top toplayıcılığı yaptığım.

Eğer yazımdan ille de bir siyasî sonuç çıkarılacaksa, bu çürük iddiamız karşısında Bush’un eli armut toplamayan ‘tarihçileri’ de kalkıp, ‘Bakın, Kasr-ı Şirin’den bu yana İran’la en az 10 kez savaşmışsınız, sınırlarınızda delinmedik nokta kalmamış, bir kere daha delinse ne lazım gelir?’ deseler ve bizi kendi silahımızla vurmaya kalksalar ne diyeceğiz? Bu işleri tarihçilere bırakalım mı?

Yıllar önce Bakü’de bir müzeyi geziyoruz. Adının İrade olduğunu öğrendiğimiz hanım rehberimiz Şah İsmail’in Çaldıran savaşını Osmanlı topları yüzünden kaybettiğini ağlamaklı bir tonda anlatıyor. Besbelli hayranı olduğu Şah İsmail Çaldıran’da bir duvar teşkil eden toplarımızı geçemeyince hiddetinden kılıcıyla topun ağzına öyle bir vurmuş ki, tuncu paramparça etmiş!

Burada efsanenin kendisine takılmayın derim. “Türk” olduğunu düşündüğümüz Azeri kardeşlerimizin bu savaşta Şah İsmail’in ordusunda saf tutmaları ve Yavuz’u saldırgan bir işgalci olarak görmeleriydi beni asıl şaşırtan.

Bir de özellikle bazı Osmanlı karşıtı kesimlerin dillerine doladıkları ve maalesef İsmail Hami Danişmend gibi ateşli Osmanlı yanlısı ‘Sünniler’in de Şii-Alevi husumetlerinden ötürü köpürttükleri ‘Yavuz’un 40 bin Alevi’yi kestiği’ söylentisi var. Ne yalan söyleyeyim, her iki kamp da bu tehlikeli ateşe odun taşımakta fevkalade mahirler. Halbuki Fethullah Gülen hocaefendinin yakınlarda yaptığı ‘mum söndü iftirası’ hakkında sağduyuya çağıran konuşmasını okusalar, bu meseleye nasıl bir denge bilinciyle yaklaşacaklarına dair değerli ipuçlarını yakalayabilirlerdi.

Yavuz Sultan Selim, Doğu’da namağlup unvanına sahip Şah İsmail’in adamlarının Tokat’ı ele geçirip kendi adına hutbe okuttuğu, hatta Kütahya önlerine kadar geldiği, Bursa’yı tehdit ettiği ve Rumeli’deki kardeşleriyle buluşmalarına ramak kaldıkları bir ortamda tahta çıkmış buldu kendisini. Üstelik de bir Osmanlı şehzadesi olan yeğeni Murad, Şiiliği kabul etmiş ve Şah İsmail’in yanına kaçmıştı. Yani Safevi etkisi, bırakın halka yayılmayı, bizzat saraya kadar girmişti.

Burada özellikle belirtmek istiyorum ki, Yavuz’un birinci sorunu, bir inanç olarak Alevilik değil, Fransız tarihçi Jean-Louis Bacque-Grammont’un akıl dolu deyişiyle, Safevi Devleti’nin Anadolu’daki Alevileri ‘beşinci kol’, yani istihbarat unsuru olarak, daha da önemlisi, devleti yıkacak tertipler içine girecek potansiyel bir işbirlikçi güç olarak kullanmaya kalkmasıydı. Şah İsmail’in gerçek niyetinin Osmanlı’yı Şiî bir devlete dönüştürerek bir darbede başına geçmek olduğuna ve bu uğurda çalıştığına dair güçlü kanıtlar bulunuyor. Nitekim 1511 Nisan-Temmuz aylarında Bursa’dan Antalya ve Kayseri’ye kadar yayılan, Anadolu’nun büyük bölümünün yakılıp yıkılmasına ve 50 bin insanın ölümüne yol açan Şahkulu isyanı da gerçek bir ders olmuştur Yavuz’a.

Anadolu’daki Aleviler ya İran’a göç edip Şah İsmail’in saflarına katılıyor veya muhtemel bir Anadolu seferinde ona destek vereceklerine dair işaretler veriyorlardı. Osmanlı Devleti’nin 1402’de içine yuvarlandığı fetret devri yeniden yaşanacak mıydı? Bu soru, 112 yıldır hiç bu kadar sarsıcı olmamıştı.

Bunun üzerine Yavuz, hem İran’a insan kaynağı sağlayan göçü önlemek, hem de Safeviler üzerine düzenleyeceği seferde arkasını sağlama almak için Mustafa Akdağ’ın deyişiyle, “Şah İsmail’e bağlılıkları, sadece dinî bir inanç olma çizgisini aşarak, para yardımı, asker olarak gidip ordusuna katılma, Kızılbaşlık propagandası yapmak ve şaha casusluk etmek gibi yollarla hizmet ettikleri sabit olanlar hakkında kovuşturma başlattı”. Bu kovuşturmanın bir tür fişlemeye dönüştüğünü biliyoruz. Tutulan defterlere yukarıdaki eylemlere karışmış 40 bin Kızılbaş’ın adının geçirildiğini, bunların tutuklanıp sorguya çekildiklerini biliyoruz. Suçlu bulunanlar elbette idam veya hapisle cezalandırılmıştır. Ancak bu kovuşturma sonunda ne kadarının idam edildiğini, ne kadarının hapse atıldığını veya sürgüne gönderilip serbest bırakıldığını bilmiyoruz.

İşte o 40 bin kişi, bu kovuşturma maksadıyla fişlenen ve yakalanan casuslar, düşmana yardım ve yataklık yapanlar, daha önce Şah İsmail’in ordusunda savaşmış olanlar, propagandasını yapanlardı. Ve hepsinin öldürüldüğüne dair en ufak bir kanıt olmadığını ben değil, yine Bacque-Grammont söylüyor:

“Göründüğü kadarıyla, bu “büyücü avı”, özellikle olaylara bulaşan tımar sahiplerini yerlerinden atmak ve bilinen elebaşıları öldürmekten ibaret kaldı. 1513 ya da 1514’te olan 40.000 sapkının kırılması efsanesinin destekleyen hiçbir kanıt yok elimizde; sayılar karşısında doğulu baş dönmesiyle alabildiğine damgalı görünüyor bu.” (Bkz. Ed.: Robert Mantran, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, I, Cem Yay. 1995, s. 173)

40 bin aileyi, yani ortalama 200 bin nüfusu ilgilendiren böylesine büyük çaplı bir ‘katliam’ın belgelere de bir şekilde yansıması gerekmiyor muydu? İşte Alevi kökenli olduğu bilinen tarihçi Mustafa Akdağ, “Yavuz Selim’in o zaman, Kızılbaş mezhepli 40 bin kişi öldürttüğü hakkında tarihlere geçmiş bir rivayet vardır… Ancak, biz bunu pek şişirilmiş bir sayı bulmaktayız. Çünkü, bu Padişah devrine ait pek çok mahkeme defterleri hâlâ elimizdedir. Bunlar üzerinde yaptığımız araştırmalarda, bu çapta kitle idamlarına rastlayamadık. Eğer öyle kanlı bir olay geçseydi, bu defterlerde yer alması zorunlu idi.” sözleriyle bu balonu patlatıyor. (Türkiye’nin İktisadî ve İçtimaî Tarihi, 2, Tekin Yay., 1979, s. 154)

Düzeltiyorum: Tarih ne çekmişse siyasetten ve efsanelerden çekmiştir.

Mustafa Armağan

Tarih Bülteni

30 Aralık 2007 Pazar

Osmanlı padişahları neden hacca gitmediler?


Değiştir
Mustafa ARMAĞAN


Yıllardır pek çok okurum, Osmanlı padişahlarının hacca neden gitmediklerini ısrarla sorar durur. Bu hakikaten kafa karıştırıcı konuda net bir bilgiye veya beyana sahip değiliz ne yazık ki.

Öte yandan da ilginç bir gerçek duruyor karşımızda: Osmanlı hanedanında, bırakınız padişahları, şehzadeler arasında bile Cem Sultan'dan başka kimse hac farizasını eda etmemiş. Ancak II. Bayezid'in tam hacca gitmek üzereyken, babası Fatih'in ölüm haberini aldığına ve bir an önce Amasya'dan İstanbul'a hareket etmesi gerektiğinden hacca gitmekten vazgeçtiğine dair sınırlı bir bilgi var elimizde.

Her iki teşebbüsün de 1481-1482 yıllarına denk düşmesi ve Fatih'in oğullarından gelmiş olması ayrı bir renk katıyor meseleye. O zaman şu soruyu tarihin tozlu tavanına hevenk üzümü gibi asmamızda sakınca yok:

Acaba Fatih 1481 Mayıs'ında çıktığı son seferinde Amasya ve Karaman'da valilik yapan oğullarını da yanına alarak Mekke üzerine mi yürüyecekti? Bu soru şimdiye kadar sorulmuş değil. Ama hemen hemen aynı yıllarda Fatih'in bir oğlunun hacca niyetlenmiş, diğerinin ise Memlûklere sığındıktan sonra hac vazifesini yerine getirmiş olması karşısında, Fatih'in ölümüyle sonuçsuz kalan son seferine ilişkin böyle bir ihtimali de hesaba katmalıyız.

Osmanlı padişahlarının az bilinen akim kalmış iki hac teşebbüsü vardır.

Bunlardan birincisi, II. Osman'ın, özellikle orduyu ve ulemayı kızdıran ve feci ölümüne yol açan yarı-siyasî bir hac niyeti içinde olduğunu biliyoruz (1622).

İkinci olarak da Sultan Vahdettin, 1922'de tahttan indirilip yurdu terk ettikten sonra Mekke'ye kadar gitmiş, fakat bir İngiliz oyunuyla hilafetin Şerif Hüseyin'e devredileceği planından kuşkulanarak hac vazifesini yerine getirmeden geri dönmüştü. İlginçtir, Tarık Mümtaz Göztepe'nin verdiği bilgiye göre Vahdettin, Mekke'deki misafirliği sırasında Kâbe'yi tavaf etmiş, namazlarını özellikle Mescid-i Haram'da cemaatle eda etmiştir.

Garip bir tevafuk eseri olarak 401 yıl arayla cereyan eden bu iki sultanî hac teşebbüsünden birincisi, yeniçerilerce 'düşman ve hain' ilan edilen II. Osman'ın hayatına mal olacak, ikincisi ise yine 'hain' damgasını bugün bile üzerinden silip atamayan bir eski padişahın hayatının son büyük hayal kırıklığını teşkil edecektir.

Osmanlı hanedanının erkek üyeleri arasında durum buyken, kadın üyelerden bazıları hacı olmuşlardı. İlk hacı Osmanlı hanedan üyesinin Çelebi Mehmed'in kızı olduğunu biliyoruz. Son üye olarak da I. Mahmud'un kızı Ayşe Sultan'ı biliyorduk. Ancak Süreyya Faruki'nin çalışması "Hacılar ve Sultanlar", hacı olan hanım sultanların sayısının sandığımızdan daha fazla olduğunu ortaya koydu. Muhtemelen şehzadelerin haccı siyasî bir faaliyet fırsatı olarak değerlendirebileceği korkusuyla engellenmesine mukabil, kadın üyeler için böyle bir endişeye yer bulunmaması, onların bu dinî vazifelerini daha rahat yerine getirmelerine kapı açmış olmalıdır.

Sorumuza dönelim yine: Osmanlı padişahları neden hacca gitmediler?

Benim kişisel kanaatim biraz mantık dışı görünebilir size: Osmanlı padişahları sanki kendilerini hac gibi yüce bir iltifata layık görmüyorlardı! Bu davranışlarını, Ertuğrul Gazi ile Osman Gazi'ye ortak olarak atfedilen şu Kur'an-ı Kerim'in bulunduğu odada uyumama tavrıyla irtibatlandırıyorum. Burada adeta kendilerini günahkâr addettiklerinden o yüce vazifeye layık görmeme tavrının kokusunu alıyorum ben. Dediğim gibi bu tamamen kişisel bir yorum.

Padişahların, Peygamber Efendimiz'e (sas), Ehl-i Beyt'e ve mukaddes beldelere duydukları derin saygıyı ve bu saygının gereğini yerine getirmek için neler yaptıklarını bir hatırlayalım. Kanuni'nin Mescid-i Haram'ın minarelerini yenilettiğini ve oğlu Selim'e Cidde'ye su getirmeyi vasiyet ettiğini hatırlatmak yeterlidir. Yüzyıllar boyu Mekke ve Medine halkına Sürre alayları ile birlikte her yıl hiç aksatmadan son derece değerli hediyeler yolladıklarını biliyoruz; yine her yıl "iskât-ı hac" için kendi yerlerine birilerini mutlaka hacca gönderdiklerini de. Bu saygıyla yetişmiş insanların hac gibi bir farzı ifa etmek istemediklerini düşünmek anlamlı olmaz.

Demek ki hac ibadetini yerine getirmek istiyorlardı. Yine de gitmediler. Neden?

Hacca gitmeme sebepleri olarak kimileri güvenlik gerekçesini öne sürüyor ('o kadar kalabalığın arasına girince her şey olabilirdi'), kimileri de devletin başsız kalması riskini ('fitne çıkmasını') göze alamadıklarını ve cihadı daha fazla önemsediklerini. Buna göre o devirlerde bir insanın hacca gidiş-dönüşü en az 3 ay sürüyordu; dolayısıyla bir padişahın bu kadar uzun süre işin başından uzak kalması anarşiye sebebiyet verebilir, fitne çıkabilirdi. Ne var ki, Halife Harun Reşid'in tam 9 kez hacca gittiğini öğrenince aslında isteselerdi bu güvenliği bir şekilde temin edebilirlerdi sonucuna varıyoruz.

Benim kişisel olmayan yorumum Ahmet Akgündüz'ünküne yakın:

Oğlu Korkut'u hacca yollayan -gelin görün ki Mısır'dan geri çevrilmişti- II. Bayezid'den itibaren Osmanlı padişahları ve onları etkileyen ulema, bir padişahın devlet başkanlığı görevlerini 'şahsî ibadetleri uğruna' aylar boyu terk etmesini caiz görmemişlerdi. Yani bu tutumda şahsî ibadetlerini kamusal hizmetlerinin önüne geçirmeme kaygısı ağır basmış ve bu, zamanla hanedanın erkek üyeleri için tartışılmaz bir gelenek halini almıştı. Nitekim II. Osman da, hacca gitmeye niyetlendiğinde en başta kayınpederi Şeyhülislam Esad Efendi kendisine karşı çıkarak, "Padişahlara hac lazım değildir, oturup adl eylemek evlâdır. Caiz ki bir fitne zuhur eyleye" fetvasını vermişti.

Osmanlı padişahı tahtın üzerinde artık gerçek bir kişilik değil, tüzel bir kişiliktir ve anlaşılan, hac gibi şahsî bir farzı uğruna devlet işlerini aylar boyu ihmal etmesi, dinen caiz görülmemiştir. Ahmet Akgündüz'ün dediği gibi, "Bazen kamu haklarından olan bir mesele, şahsî farzlardan daha ehemmiyetli hale gelmektedir." Bu nokta üzerinde durmaya değer.


Zaman Pazar



Tarih Bülteni

9 Aralık 2007 Pazar

Guantanamo’da Abdülhamid sorgusu


Değiştir
Mustafa ARMAĞAN


“Eğer Filistin’de Müslüman Arap unsurunun faikiyetini [üstünlüğünü] muhafaza etmesini istiyorsak, Yahudilerin yerleştirilmesi fikrinden vazgeçmeliyiz.
Aksi takdirde yerleştirildikleri yerde çok kısa zamanda bütün kudreti elde edeceklerinden, dindaşlarımızın ölüm kararını imzalamış oluruz.”

Önümüzdeki 10 Şubat’ta vefatının 90. yılında rahmetle anacağımız Sultan II. Abdülhamid’e ait olan yukarıdaki sözler 1895’te yazılmış hatıra defterine. O günden ne kadar net görmüş bugünleri, değil mi? Evet, tam da dediği gibi, Filistinli dindaşlarımızın ölüm kararı oldu İsrail devletinin kurulması...

Yalnız üzerinde güneş batmayan İngiliz emperyalizmine karşı mücadele vermekle kalmadı II. Abdülhamid; aynı zamanda Ermeni çeteleri ve lobilerine, Siyonist örgütlere, iç ve dış Masonlara, velhasıl Memalik-i Osmaniye’yi bölüp parçalamak isteyenlere karşı cansiperane ve destansı bir direnişti onunkisi. Filistin’in “en zayıf halka” olduğuna yürekten inanıyordu; nitekim dediği gibi de çıktı. Filistin’in Akdeniz-Hint Okyanusu-Kızıldeniz düğümünün merkezi olduğu, 1919’da İngiliz emperyalizminin teorisyenliğine soyunan Halford Mackinder’in tarihî itirafında deşifre edildi.

Mackinder’e göre Filistin toprakları, Asya-Afrika-Ortadoğu arasında vazgeçilmez bir adaydı ve İngiliz emperyalizminin petrol üzerindeki hakimiyeti sürdüğü müddetçe desteklenmesi gerekiyordu. Şimdi anlıyoruz emperyalizmin Filistin’i neden bu kadar çok istediğini ve yine şimdi anlıyoruz Sultan Abdülhamid’in Filistin’i emperyalizme kaptırdığımız zaman başımıza nelerin geleceğini öngören sözlerini.

Gün geldi, küresel İngiliz hakimiyeti iflas etti ve satılığa çıktı: Zaten Harb-i Umumi’de Amerikalı şirketlerden kovalar dolusu borç almış, tamtakır hazinesiyle dev bir küresel iskelet halini almıştı. ABD’li alacaklılar, müflis emperyalizmi de devraldılar ‘mecburen’! Ve petrol savaşı yeniden kızıştı.

İkinci Dünya Savaşı’nın hesabı dürülürken, Ortadoğu’dan İngilizler sureta çekiliyor ve ardından İsrail devleti doğuyordu. Amerika, İngilizlerin rolünü olduğu kadar İsrail’in hamiliğini de devralacaktı. Zira onun daha büyük hesapları vardı petrolle ve bu bölgenin denetimi ve birleşmesinin engellenmesi, bir mecburiyetti.

İsrail bombaları sınır çizgilerini yeniden yakıyor, kavuruyor. Filistin ve Lübnan tarihlerinin yeni bir kanlı sayfasında yaşıyor. Kuzey Irak sınırımızda İsrailli komutanlar peşmergelere eğitim yaptırıyor. Ve herkes gibi biz de tarihte yaşamış o tek adamı hatırlıyoruz. Sıkışık durumdaki hazinesini milyonlarca sterlinle “rahatlatmaya” hazır olduklarını söyleyerek yanına kadar sokulan ve kendilerine başlarını sokacak bir arazi vermesini isteyen Theodore Herzl’e Abdülhamid’in söylediği aşağıdaki sözler bir asır sonra bile diken diken etmeye yetiyor tüylerimizi:

“Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime emanettir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O, bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. [Böyle bir toprak parçası bizden kopartılmak istense bile o toprağı kanlarımızla kaplarız ve yine bizim toprağımız olur.] Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehid düşmüşlerdi. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Türk imparatorluğu bana aid değildir, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Museviler milyonlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin’i karşılıksız bile ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem.”

Siyonistler kendilerine Filistin’den toprak satması için bir değil, tam beş kez ikna girişiminde bulundular. Hepsinde yüz geri edilince anladılar ki, o başta kaldıkça Ortadoğu’ya “huzur” gelmeyecek(!). Siyon Yurdu’na giden altın yol, Abdülhamid’siz açılacaktır.

Yahudi diasporasının Abdülhamid’e güttüğü kin o kadar derin ve köklüdür ki, Guantanamo’da aylarca esir kalan İbrahim Şen, geçen yıl “Vakit” gazetesinin kendisiyle yaptığı söyleşide ilginç itiraflarda bulunmuştu. Meğer Guantanamo’daki sorgulara İsrailli hahamlar da katılıyormuş. Hatta bu Guantanamo mahkûmu, sorgulardan birisinde Yasef isimli bir Yahudi komutanın vücuduna elektrik verirken kendisine, “Türk terörist, merak etme az kaldı. Irak, İran ve Suriye’den sonra sıra Türkiye’ye de gelecek. Kadınlarınız hizmetçilerimiz, erkekleriniz de kölelerimiz olacak. İstanbul’a geldiğimizde ilk olarak dedeniz Abdülhamid’in mezarını ateşe vereceğiz.” dediğini aktarıyordu.

II. Abdülhamid 24 Nisan 1909’da tahttan indirildi, vefat ettiği 10 Şubat 1918’de ise Jön Türklere devrettiği, yüzölçümü neredeyse 5 milyon kilometrekareye ulaşan koca imparatorluk kayıplara karışmış sayılırdı. “Hürriyet kahramanı” Enver Paşa’nın ülkeden kaçmadan evvel, yaveri Mersinli Cemal Paşa’ya yaptığı şu acı itiraf, İttihatçıların nasıl büyük bir oyuna geldiklerini geç de olsa fark ettiklerini göstermektedir:

“Turan yapacaktık, viran olduk. Bizim en büyük günahımız, Sultan Hamid’i anlayamamaktır. Yazık Paşam, çok yazık! Siyonistlere alet olduk ve onların hıyanetine uğradık!”

Ona kızanların öfkesini anlıyoruz. Osmanlı’nın postunu pahalıya deldirmişti emperyalizme. Acısız bir ameliyatla gövdeyi paylaşacaklarını düşünenler, bu paylaşımın onun gayretleriyle ertelenmesi ve Birinci Dünya Savaşı’nda milyonlarca Avrupalının ölümüyle sonuçlanması karşısında öfkelenmelerinden daha doğal bir şey olamazdı. Dinmeyen öfkelerinin sebebi budur. Tabii Kızıl Sultan iftirasının da...

İyi güzel, anlıyoruz İngiliz’in, Fransız’ın, Yahudi’nin, Ermeni’nin, Masonun şunun bunun hıncını. Peki bizim içeridekilere ne oluyor? Onlar da mı ülkeyi erkenden bölüp parçalatmadığına kızıyorlardı yoksa?

Ortadoğu’da haritaları yeniden çizme tartışmalarının yapıldığı şu günlerde dikkatle okumamız gereken bir kitap gibidir Abdülhamid’in 33 yıllık iktidarı. Ben bu direnişe, “sessiz Çanakkale” diyorum. Şehitsiz, gazisiz, topsuz, tüfeksiz Çanakkale... Yok, yok, bir şehidi var bu sessiz Çanakkale’nin. Hem de hakkı yenmiş, garip bir şehidi: O şehid, Abdülhamid’in ta kendisidir. Rahmet onun üzerine yağsın...

Zaman Pazar

Tarih Bülteni

2 Aralık 2007 Pazar

İşte Karabekir’in “yakılan hatıratı”ndaki Vahdettin


Değiştir
Mustafa ARMAĞAN


Geçtiğimiz salı günü "Zaman"ın Yorum sayfasında çıkan "Resmî tarihin Sultan Vahdettin saplantısı" başlıklı yazım, "Vatan" gazetesinde "Zaman'ın Ata'ya oyunu" gibi akıllara zarar bir başlıkla sunuldu.

Gerçi bunlara alışık olmak gerekir, zira ortaya koyduğum bilgi ve belgeler birçok çevreyi rahatsız edici nitelikteydi.

Yazıda muhtemelen ancak uzmanların fark edebileceği bazı orijinal bilgiler veriyordum ve bence asıl bunların tartışılması gerekirdi. Konu saptı, başka noktalara gitti. Allah'tan ki, zihnî cevvaliyetini koruyan tarihçilerimiz hâlâ var. İşte yakın tarih üzerine ezber bozan çalışmalarıyla tanınan Devlet Arşivleri Genel Müdür Yardımcısı Doç. Dr. Mustafa Budak yazımdaki o 'yakılan ayrıntı'yı fark etti ve benden kaynağını sordu, zira kendisinin de fark ettiği gibi Karabekir'in Sultan Vahdettin'i anlattığı o satırlar başka kaynaklarda mevcut değildi.

İşte Doç. Budak'ın bu sorusundan yola çıkarak yazıda kısaca geçtiğim Karabekir-Vahdettin görüşmesini açmaya karar verdim. (Bu konuda daha geniş bir yazıyı "Mostar" dergisinin aralık sayısına yazdım. Meraklılarına duyurulur.)

"İstiklal Harbi'nin Esasları"nın 1933'teki rötuşlanmamış, 'yakılan' baskısında Vahdettin'le yaptığı görüşme Kâzım Karabekir tarafından şöyle anlatılır:

"11 Nisan 1919 Cuma günü, padişahların en mühim mülâkat ve kabulleri yaptıkları cuma namazını takip eden saatlerdeki kabulün başında [ilk sırasında] idim. Huzura girdiğim zaman, Sultan Vahidüddin ayakta idi ve hünkâr mahfilinin üstüne rastlayan genişçe salonun Marmara'ya hâkim pencerelerinden denizi seyrediyordu. Yaver Fahri Bey'in delâletiyle huzura girdiğim zaman bana doğru döndü. Samimiyet izhar eden bir jestle elimi sıktı. Oturmamı irade etti. Bu iradeyi tekrarından sonra oturdum, karşımdaki koltuğa yerleşti ve dedi ki:

-Sizi, şayan-ı itimad muhtelif yerler tezkiye ettiler. Ne kadar da gençsiniz. Siz kaç yaşında paşa oldunuz? Sizin sınıfınızdan kimler bu rütbededir?

Böyle bir suale intizar etmiyordum. Şükranlarımı arz ettim ve sualini cevaplandırdım. Gözlerini üzerimden ayırarak karşı kıyılar ufkunun teressüm ettiği sahile çevirdi. Samimî olduğuna bugün de kâni olduğum bir sesle:

- Sizlerle ben ve memâlik-i şâhanem iftihar eder. Merd, cesur, liyakatli kumandanlar, bu din ve devlet için daima medar-ı iftihar ve gurur olmuşlardır, dedi.

Müteessir olmuştum. Hangi "Memâlik-i Şahane" kalmıştı ortada? Biraz sükût oldu. Sonra alâka ile sordu:

- Yeni vazifeniz hangi sahayı ihtiva ediyor?

Cevad Paşa'nın ikazını hatırladım. Tek ve kısa cümle ile cevap verdim:

- Erzurum ve mıntıkasını Efendimiz... Malum-u Şâhaneleri, Mütareke hükümlerine göre ordularımız ilga edilmiştir.

Dikkatle yüzüme baktı ve koltuğunda doğrularak asıl sormak istediği suali sordu:

- Paşa… Mütarekenin ahkâmının tamamen tatbik edileceğine kâni misiniz?

Ben de heyecanlanmıştım: Benim, taa Mavera-yı Kafkas hududundan İstanbul'a gelerek gördüklerimi, Padişah nasıl olur da görmemiş ve bilmemiş olurdu? Mütarekenin hükümlerinin tamamen tatbiki, o muhteşem imparatorluğumuzun sonu olacaktı. Sultan Vahidüddin'in sualinde, başka çare bulamamış insanların bir vicdan rahatı hükmü aramaları ihtimalini sezinlemiş oldum. Cevad Paşa'nın ikazını bir ânda unuttum ve saklayamadığım, daha doğrusu saklamak ihtiyacını duymadığım heyecanımla şu cevabı verdim:

- Şevketmeâbım… Mütarekenin ahkâmı nasıl tatbik ediliyor, hadisat enzar-ı şâhaneleri önünde cereyan etmektedir. Mütarekenin bilhassa yedinci maddesinin düşmanlarımıza her istedikleri şehir ve limanı işgal hakkı tanımasının istikbalde nasıl meş'um tatbikata mesned olacağı meçhuldür. Bu meçhuliyet içinde milletimizin yegâne ümidi sevgili Hakanlarıdır. Türklük ölmeyecek ve öldürülemeyecektir. Tarihimizde bugünkü gibi tehlikeler pek çoktur. Azimkâr padişahlarımızın namuskâr evlâtlarıyla yekvücut olarak bu tehlikeler her zaman yenilmiştir.

Vahidüddin'in de derin bir tahassüs içinde olduğunu söyleyebilirim. Gözlerini kapamıştı. Neler düşünüyordu? Mütarekenin hükümlerinin düşmanlarımızın elinde istedikleri gibi tatbiki ile doğacak hazin ve feci neticeleri acaba tahmin edebiliyor muydu? Yine bir sükût vakfesi geçirdik. Gözlerini açtı ve yüzüme dikkatle baktı:

- Paşa… Ben ve millet, sizlerden ümitliyiz, dedi. Cevap verdim:

- İltifat-ı Şâhaneleri ebedî bir hiss-i minnetle medar-ı fahrimdir. Bulunduğum cephelerde kumanda ettiğim kıt'alarla Türklüğün namını düşürmedim. Fakat vatanımızın bu son darbeden kurtulmasına çalışabilecek bir mevkide bulunmadığımdan me'yusum.

Başını salladı:

- Siz, çok uzaklarda idiniz. Vazifenizi muvaffakiyetle yaptınız.

Ayağa kalkmıştı. Ben de derhal ayağa kalktım ve resm-i tazim vaziyetine geçtim. Bu bahsin, kendisini huzursuz ettiği anlaşılıyordu. Yavaş bir sesle kat'i kanaatını söyledi:

- Mütarekenin ahkâmının tamami-i tatbikinden gayrı çare yok. Bakalım Cenab-ı Hak ne gösterecek? Hayır dualarım ve niyazlarım daima sizlerle beraberdir. Berhurdar olunuz.

- Kumandan ve asker evlatlarınızla bütün millet, zat-ı şahaneleri etrafında bir kalb ve bir kafa gibi toplanabilir Şevketmeâb, dedim.

Ümitsizliği ve tereddüdü aşikârdı. Elimi samimi bir tavırla ve uzunca sıktı. Dışarıda yaveri Fahri ve Mustafa Kemal Paşalar vardı… Biz bir köşeye çekilerek sohbet ettik. Halimde me'yusiyet ve melâl müşahede etmiş olacaklar ki, merakla, mülâkatın safhalarını sordular. Olduğu gibi anlattım. Mustafa Kemal, o günlerde bir küçük ameliyat geçireceğini, evden çıkmayacağını, beni beklediğini söyledi. Zaten, aynı düşünebilen insanların bir araya gelmeleri ihtiyacını hepimiz derinden duyuyorduk. Cafer Tayyar'ın [Eğilmez] Birinci Kolordu Kumandanı olarak Edirne'ye, Ali Fuad'ın [Cebesoy] Yirminci Kolordu Kumandanı olarak Ankara'ya gidişlerini ayaküzeri Mustafa Kemal'le görüştük. Yavaş bir sesle:

- Sen Erzurum'a yerleşince vatanın üç uç noktasında üç temel mesned noktası teşekkül ediyor, dedi."

Karabekir'in anlattıkları burada bitiyor. Şimdi yine soralım: Bizzat Karabekir ve Atatürk'ün ağzından "ümidimiz sizdedir" ve "devleti kurtarabilirsiniz" diyen bir Vahdettin nasıl hain olabiliyor? Yoksa Jean Genet'nin dediği gibi "Tarih, bizi çarpık çurpuk insanlar haline getirmek için düzenlenmiş bir aldatmaca"dan mı ibarettir?

Dünya Bülteni

Tarih Bülteni

27 Kasım 2007 Salı

Resmî tarihin Sultan Vahdettin saplantısı


Değiştir
Mustafa ARMAĞAN


1918 şartlarında İngilizleri tutmayan var mıydı ki, Hürriyet gazetesinde yer alan bir köşe yazısında(1), Mondros Mütarekesi'ni ve İngiliz himayesini kabullendiği için Sultan Vahdettin'e hain yaftası yapıştırılabiliyor?



Açın bakın, Mondros'ta İngiltere ile aramızda rica minnet çöpçatanlık yapan General Townshend'in hatıralarını, İngiliz gemileri kasım ayında Çanakkale'den nasıl birer 'kurtarıcı prens' olarak girmişlerdir, hayretle görürsünüz. Hadi onu bulamadınız diyelim, bari tarihçi Orhan Koloğlu'nun 1918 yılı üzerine yazdığı kitabındaki(2) basın taramasını okuyun ve zamanın PTT'sinin Mondros Mütarekesi'ni kutlamak için tam 22 bin serilik bir posta pulu çıkardığını hayret ve ibretle görün.

O zaman Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul'da kendi parasıyla çıkardığı Minber gazetesinde işgalci İngilizlerin tebrik edilip alkışlandığını da, 17 Kasım 1918'de aynı gazetede çıkan söyleşisinde "İngilizlerden daha hayırhah (iyiliksever) bir dost olmayacağı" mesajını verdiğini de, ertesi gün çıkan Vakit gazetesinde ise "Britanya hükümetinin Osmanlılara karşı olan iyi niyetlerinden şüphe etmediğini" söylediğini ve dahi "muhataplarımızla [yani İngilizler, Fransızlar vd.] anlaşmak lazımdır" dediğini de hatırlamamız gerekmez mi? Ya Mustafa Kemal Paşa'nın 11-13 Ekim 1918'de Halep'ten Vahdettin'e çektiği telgraftaki ilginç teklifleri... Şöyle diyordu padişahın yaveri Naci (Eldeniz) Bey adına gönderdiği telgrafta: Müttefiklerle olmadığı takdirde ayrı olarak ve mutlaka barışı sağlamak lazımdır ve bunun için kaybedilecek bir an bile kalmamıştır. (Orijinali: "Müttefiken olmadığı takdirde münferiden behemahal sulhü takarrur ettirmek lazımdır ve bunun için fevt olunacak bir an dahi kalmamıştır.")(3) Peki, bütün bu belgeler bilinip dururken birilerinin kalkıp da "Mütareke hükümlerine sonuna kadar riayetkâr davranmalıyız" şeklindeki tavrı nedeniyle Vahdettin'in hain ilan edilmesini anlamak gerçekten de mümkün değil.

Karabekir'in hatıratında Vahdettin

Fazla uzağa gitmeye gerek yok. Kâzım Karabekir'in bile yakılan kitabı İstiklal Harbimizin Esasları'nın ilk baskısında (1933) Sultan Vahdettin'le son görüşmesine dair hatıraları, kitabın sonraki baskılarında açıkça sansüre tabi tutulmuş değil midir? Halbuki Vahdettin, 11 Nisan 1919 günkü görüşmesinde, birkaç gün sonra Trabzon'a giderek yeni görevine başlayacak olan General Kâzım Karabekir'e dönüp, "Paşa, ben ve millet sizlerden ümitliyiz... Hayır dualarım ve niyâzlarım sizinle beraberdir" demiş, Karabekir Paşa da kendisine şöyle cevap vermişti: "Kumandan ve asker evlatlarınızla bütün millet zât-ı şahaneleri etrafında bir kalp ve bir kafa gibi toplanabilir şevket-meâb." Üstelik Karabekir Paşa dışarı çıkınca onu heyecanla bekleyenler arasında bir tanıdık da vardır kapının önünde: Fahri Yaver-i Hazret-i Şehriyari Mustafa Kemal Paşa. Hemen Karabekir'e sorar: Neler konuştunuz? Karabekir, Padişah'ın kendisini hayır dualarla yolculadığını anlatınca Mustafa Kemal Paşa şu anlamlı tespiti yapar oracıkta: Sen Erzurum'a yerleşince vatanın üç uç noktasında üç temel dayanak noktası teşekkül ediyor. Ne yazık ki, İstiklal Harbimizin Esasları'nın 1951 ve sonraki yıllarda yapılan baskılarında bu ve benzeri türden Vahdettin'i 'beraat ettirici' nitelikteki ibarelerin itinayla temizlendiğini hayretle görürüz. Eh, Karabekir'in kitaplarında durum buysa gerisini varın, siz düşünün.

Mustafa Kemal'in yukarıdaki sözüne dönelim tekrar. Ne demek istiyor? Gayet açık bence: Vahdettin ve İstanbul hükümeti daha önce Cafer Tayyar Paşa'yı Edirne'ye, Ali Fuat Paşa'yı Ankara'ya gönderdikten sonra üçüncü büyük kozunu oynamış ve Karabekir Paşa'yı Erzurum'a tayin ettirmeyi başarmıştır. Böylece direnişin Edirne, Ankara ve Erzurum ayakları tamamlanmış, sıra bunları toparlayacak ve organize edecek bir genel müfettişliğe gelmiştir ki, bir ay sonra bu göreve olağanüstü yetkilerle padişahın yaveri olan Mustafa Kemal Paşa atanacak ve 15 Mayıs 1919 günü yine Vahdettin'le görüştükten sonra dördüncü ve merkezÎ ayağı oluşturmak üzere Samsun'a doğru yola çıkacaktır. Nitekim bu görüşmeyi sonraları Falih Rıfkı Atay'a anlatan Atatürk, Vahdettin'in kendisine, "Şimdiye kadarki başarılarınızı unutun, asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, Paşa, devleti kurtarabilirsin" dediğini nakletmemiş miydi? Öyleyse soralım: Bizzat Karabekir ve Atatürk'ün ağzından yaptıkları anlatılan Vahdettin nasıl hain olabiliyor?

İngiliz gizli belgeleri ne diyor?

Son olarak İngiliz gizli belgelerine bir göz atalım. Aslı Britanya arşivlerindeki gizli yazışmalara göre, işgalci İngilizler, şimdi de 'esir padişah'ı Samsun'a çıkmış bulunan Mustafa Kemal Paşa aleyhine konuşmaya zorlamaktadırlar. Ne var ki, Vahdettin kendilerine, Mustafa Kemal Paşa'nın ancak İtalya'nın birliğini sağlayan millî kahramanları Garibaldi kadar "haydut" kabul edilebileceğini, onun yurtseverliğinden kuşku duymadığını, dahası ona saygı ve hayranlık hissetmemenin güç olduğunu söylemiştir.(4) İngilizler de bu sözleri resmen kayıtlara geçirmişler. Vahdettin'in ifadelerinin İngilizce çevirisi şöyle: "It is absurd to label the Nationalist Movement as the tyranny of a set of non-Turkish brigand and patriot in much the same sense that Garibaldi was, and is difficult not to respect and admire him."

Bir başka belge ise gerçekten şaşırtıcı. 14 Kasım 1918 günü, bir gün önce İstanbul'a gelip Pera Palas'ta ikamete başlamış olan Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin Daily Mail Gazetesi'nin muhabiri G. Ward Price'ı aracı yaparak General Harrington'la görüşmek ister. Price, Pera Palas'ta yaptığı görüşmeyi hatıralarında şöyle aktarıyor: "Mustafa Kemal, yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini" bildirmemi rica etti. "Bu harpte yanlış cephede savaştık, dedi, eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik... Biliyoruz, partiyi kaybettik... Anadolu'nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum... Bu topraklar üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir."

Kim kahraman, kim hain?

Anadolu'da İngiliz idaresinden o kadar da rahatsızlık duyulmaması gerektiğini söyledikten sonra Mustafa Kemal, bu topraklar üzerindeki İngiliz idaresinde bir vali olarak çalışmaya hazır olduğunu gazeteci aracılığıyla işgalci yetkililere şöyle iletecektir: "Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim..."(5) Türk Tarih Kurumu'nun çevirtip bastığı bir kitaptan alındı bu çarpıcı sözler. Şimdi söyleyin bakalım, İngilizlerle ilişki kurmak vatan hainliği sayılabilir miymiş?

Kaldı ki, kimin hain, kimin kahraman olacağına gazete köşelerinden yahut meclis kürsüsünden karar verilemez; hatta mahkemeler bile buna karar veremez. Bunun kararını kamuoyunun vicdanı ve "tarih" denilen o acımasız yargıç verirse verir. Hem Fransızlar şu General Petain'in hain mi kahraman mı olduğuna 60 küsur yıldır karar verebildiler mi? Adam üstelik vatanını Almanya'ya gerçekten peşkeş çektiği ve işgalcilerle düpedüz işbirliği yaptığı için İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra herkesin gözü önünde yargılanıp idama mahkûm edildiği halde bugün dahi onun bu şekilde davranmakta haklı olduğunu düşünen Fransız vatandaşları azımsanmayacak sayıdadır. Dahası, bu bir rejim sorunu değildir Fransa'da; bir tarih sorunudur. Ne diyelim, darısı bizim Vahdettin'in başına.

En iyisi son sözü, bir ara bakanlık da yapmış olan Hüseyin Cahit Yalçın'a bırakmak. Bakın yakın tarihimizdeki hain-kahraman düellosu hakkında bu tecrübeli kalem ne ibret-âmiz laflar söylemiş: "İzzet Paşa kabinesinde mütarekeyi [Mondros'u] imza eden Rauf [Orbay] Bey, bugün âdeta vatan haini oluyor. Çünkü Halk Fırkası'ndan çıkmıştır. İzzet Paşa kabinesinde mütarekeyi kabul eden ve imza etmesi için emir verenler arasında bulunan Fethi [Okyar] Bey ise bugün Millet Meclisi Reisi bulunuyor. Çünkü, henüz Halk Fırkası'na mensuptur. Bu ne mantıktır, bu ne ölçüdür, bu ne mutaassıp fırkacılık [particilik] hissidir?"(6) Tarih yalan söylemez; ama ona yalan söyletilebilir. Tabii yatsıya kadar...

1) Bkz. Tufan Türenç, "Tarih yalan söylemez: Vahdettin haindir", Hürriyet, 14 Kasım 2007. 2) Orhan Koloğlu, 1918: Aydınlarımızın Bunalım Yılı, İstanbul 2000, Boyut Kitapları, s. 190. 3) Atatürk'ün Bütün Eserleri, cilt 2, İstanbul 2003, Kaynak Yayınları, s. 232. 4) Bkz. S. Ramsdan Sonyel, Turkish Diplomacy 1918-1923, Londra 1975, s. 154, dipnot 1'den aktaran: Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler 5, İstanbul 1992, Tekin Yayınevi, s. 249-250. 5) Price'ın Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar) adlı kitabından (1957, sayfa 104) aktaran Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, Çeviren: Cemal Köprülü, Ankara 1991, Türk Tarih Kurumu Yayınları, s. 98. 6) Aktaran: Rauf Orbay, Yakın Tarihimiz, cilt IV, İstanbul 1962, s. 180.

Zaman

Tarih Bülteni

18 Kasım 2007 Pazar

Kara Fatma’yı Rus kilisesine muhtaç edenler utansın!


Değiştir
Mustafa ARMAĞAN


Hani bazen yaprakları kelam-ı kadime dönmüş eski dergi sayfalarını karıştırırken yüreğinizin orta yerine bir ağırlık, karabasan gibi çöker ya...
Yedigün dergisinin 1930’lu sayılarını karıştırırken de aynı hal arız oldu bana. Fotoğrafta, sadece o hülyalı bakışlarındaki derinliği korumuş bir kadın başı bana bakıyordu. Gözüm bir yerden ısırıyordu bu bakışları ama nereden?

Bakışlarım fotoğrafların üzerindeki başlığa kayıyor ister istemez. “Kara Fatma Rus manastırında” kelimelerini bir hamlede okuduğumda kendime, ‘Yok canım, o olamaz, olsa olsa bilmediğimiz başka bir Fatma’dan bahsediyor olmalı’ diye teselli vermeye çalışırken, asıl darbe, resim altı yazısında balyoz gibi iniyordu beynime. Şöyle diyordu bu iki büklüm olmuş kadının fotoğrafı altında: “Açlığımı kimseye belli etmemek için odama kapanır, ağlarım.”

Yaşadığım yürek burkuntusuna rağmen yine de bu ‘açlıktan ağlayan kadın’ portresini bildiğim Kara Fatma’ya yakıştırmama inadım formundaydı. Ne var ki bu direnişim, asker kıyafetli bildiğimiz Kara Fatma fotoğraflarının birinin altında güneş görmüş inatçı Erzurum karı gibi eriyordu. “Şimdi 55 yaşındayım” diyordu belinde kaması ve göğsünde fişekliği olan kadın, ve devam ediyordu: “Askere gittiğim zaman 24 yaşında idim.”

Çatıdan üzerime iri bir buz parçası düşer gibi oldu. Bu o... Evet, bu o...

O 9 Ağustos 1933 tarihli Yedigün’ün 22. sayısında yakışıklı bir efsane çöküyor ve ikrah ettiren acılıkta bir tarih yazılıyordu.

Erkek askerler için Mehmetçik hangi anlamı taşıyorsa, orduya katılan kadın askerlere de genel olarak “Kara Fatma” denildiğini biliyoruz. Üstelik bilinen ilk Kara Fatma, 1854-1856 Kırım Harbi’ne katılmış; kendisi Çukurova’daki Cirit aşiretine mensup bir ocağın kâhyasıdır. Ayağında çizmeleri, başında tülbent sargısı, belinde silahları ve elinde kamçısıyla ve dahi güneşten esmerleşmiş yüzüyle erkekten bir farkı olmadığını, bizzat Gazi Ahmed Muhtar Paşamız anlatıyor. Hatta Sivastopol Destanı’nda adının “Nisâlar kahramanı” olarak geçtiğini dahi biliyoruz.

Lakin Kurtuluş Savaşı’ndaki Kara Fatmaların en meşhuru, Erzurumlu olanıdır. Kocası Binbaşı Derviş Bey’le birlikte kâh Kars cephesinde, kâh Balkanlarda savaşmış. Edirne’de Bulgarlara karşı mücadele vermiş, ağaç kabuğu kemirerek hayatta kalanlardan biri olmuş. Mütarekeden sonra ise kaybetmiş eşini. Sonra onu İstanbul’dan Sivas’a giderek Mustafa Kemal Paşa ile görüşürken görürüz; ardından o artık cephelerdedir: İzmit, Düzce, Adapazarı, İznik civarında Yunanlılara baskınlar düzenlerken, köylerden, kasabalardan gönüllü toplarken karşımıza çıkar. Bir de gazetecilere ilginç bir figür olarak görünmüş olmalı ki, 1923 yılına kadar kendisiyle çeşitli söyleşiler yapılmış, korkusuzluğu, cesareti ve yaralı olduğu halde gözünü budaktan esirgemeyişi vurgulanmış, adı Garp cephesinde bir efsane bulutu gibi dolaşmış; bir de kendisine bağlanmak istenen maaşı Kızılay’a bırakmasındaki yüce gönüllülüğü.

Velhasıl Erzurumlu Fatma Seher Hanım ya da nam-ı diğer Kara Fatma, Kurtuluş Savaşı’nın sembol ismi olarak günümüzde ders kitaplarına kadar girmeyi başarmıştır.

Lakin Yedigün dergisinde bulduğum söyleşi, Kara Fatma’nın 1923-1944 arasında gözlerden uzak geçen hayatı üzerindeki karanlığı kaldırıyordu. Bugünden bakınca Kurtuluş Savaşı gazileri Lozan’dan sonra sanki yere göğe sığdırılamamış gibi geliyor bize. Onlara topyekün sahip çıkılmış ve bir dedikleri iki edilmemiş zannediyoruz. Ne kadar yanıldığımızı birazdan bir kere daha anlayacağız.

Kara Fatma, 1933 yılında İstanbul’un Galata semtindeki Rus manastırının bir odasında sefalet içinde yaşamaktadır. Aradığı kişiyi 2. kattaki 9 numaralı odada bulan muhabir Mekki Sait Bey’i önce bir Rus çocuğu karşılar ve kendisine Kara Fatma’nın odasını gösterir. Muhabir onu, komşularının artıklarıyla karnını doyuran ve yalnız kaldığı zamanlarda utancından hüngür hüngür ağlayan birisi olarak anlatır bize. Kara Fatma’nın odasında iki çuval seriliymiş ya, kendisi yerde tahta üzerinde yatıyormuş. Çuval dediği, torunlarının yatağı. Köşede bir tencere, soğuk bir sac mangalın yanında aylarca evvel yere nasıl bırakıldıysa öyle duruyordur.

Kara Fatma konuşmaya, iş bulamamaktan şikayet ederek girer: Kapıcılığa, hatta çöpçülüğe bile razıdır torunlarına bakabilmek için. Ama kimse iş vermemiştir ona.

Yaralarından söz eder sonra, savaşta aldığı. Kızının parmaklarını şarapnel uçurmuş, evlenip çoluk çocuğa karıştıktan sonra ise delirmiş. Böylece torunlarına bakmak zorunda kalmış Kara Fatma. Yine de göğsüne taktığı İstiklal madalyasından gurur duymaktadır: “Bütün sefaletimi unutturan, beni yaşatan, bu İstiklal madalyasıdır. Açım ama şerefliyim!”

Aç ama şerefli kadın ağlamaya başlar o sırada. Ağlarken anlatır, anlatırken ağlar:

- Bazen çocukların elinden tutuyor, ‘Şu yetimler aç kalmış, ölecekler’ diye nineleri olduğumu sezdirmeden onlar için yardım toplamaya çıkıyorum. Ne yapayım, siz söyleyin!

Muhabirin aklına torunlarının nerede olduğunu sormak gelir. Sokaktadırlar; birazdan geleceklerdir. Dilenmekten dönerken birinin avucunda 100, diğerininkinde 60 para olacaktır. “Al nine” derler, “hiç harcamadık, olduğu gibi sana getirdik. Bir çay pişiremez misin bunlarla? Ekmek batırıp da beraber yiyelim.”

Torunlarıyla birlikte dilenen bu Kara Fatma portresine alışık olmayan yüreğiniz hop oturup hop kalktı, biliyorum ama gerçeğin yüzü bazen böylesine acımasız ve soğuktur.

1944’te (69 yaşında) yeniden hatırlanıp Defterdarlık’ta bir işe yerleştirilen Kara Fatma, 1954 yılına gelindiğinde artık 79 yaşındadır ve yine sefil bir vaziyette İstanbul’da bir kulübede tek başına yaşamaktadır. Tek Parti dönemini perişanlıklarla geçiren Kara Fatma’ya doğru dürüst bir maaş ne zaman bağlanmıştır bilir misiniz? Demokrat Parti devrinde, 22 Şubat 1954’te. Ancak özel bir kanunla kendisine ‘ömür boyu’ 170 lira maaş bağlanan Kara Fatma’nın ömrü bu maaşı yemeye yetmeyecek ve ertesi yıl Erzurum’da hayata gözlerini yumacaktır.

Sağlığında bir gazeteciye, “Göğsümde bir şarapnel parçası var. Acı veriyor.” demişti. Tarihimizin göğsündeki şarapneller ne olacak Fatma teyze, sen söyle?


Zaman-PazarKeyfi Eki

Tarih Bülteni

17 Kasım 2007 Cumartesi

“Bavê Kurdan”: Abdülhamid uğruna ayaklanan Kürtler


Değiştir
Mustafa ARMAĞAN


Tarih biraz zalim midir ne? Dikiz aynasında sürekli; ayrılmıyor peşimizden. Hayalet gibi takipte. Son kitabım “Geri Gel Ey Osmanlı”da da filozof Derrida’ya atıfla belirttim:

Usulüne uygun olarak defnedilmeyen ölülerin ruhları nasıl ıstıraptan kavrulur ve yakınlarına musallat olursa, Osmanlı’nın mezarı üzerinden yol geçirmekle de onun hakkından gelemeyeceğimizi görelim ve Osmanlı’yı gerçekten ait olduğu yere, içimize gömelim. Onun ruhuyla barışalım.

Atatürk’ün okul arkadaşı Ali Fuat Cebesoy, Frederick P. Latimer’in kendisiyle yaptığı konuşmada, Atatürk zamanında yazılan tarih kitaplarında Osmanlı’nın çok az ve kronolojik olarak yer almasını şöyle açıklamış:

“Atatürk kasten unutturmak istedi eski cehalet ve taassubu... Osmanlı ananesini takip etseydik biz imkân yok inkılâp yapamazdık. O sağken mekteplerde okunan Osmanlı tarihi mümkün olduğu kadar kısa, kronolojik bir tarihti. Etileri, Sümerleri Osmanlı’nın yerine doldurdu inkılâpları yerleştirsin diye. Ne yaptı yaptı Osmanlıyı durdurdu ve yeniyi kurdu.” (”Askeri ve Siyasi Belgeler”, Temel Yay., 2005, s. 254)

Bu çarpıcı ifadeler, tarihçi Toynbee’nin Osmanlı medeniyetinin çökmüş değil, durdurulmuş bir medeniyet olduğu tezini kuvvetlendiriyor. Evet, durdurulmuş ya da henüz ruhunu teslim etmeden toprağa verilmiş bir medeniyet. Bugün hemen her adımda karşımıza çıkması, hortlaması bundan değil mi?

İşte Kuzey Irak. İşte adına ister “Güneydoğu Sorunu”, ister “Terör Sorunu” isterse “Kürt Sorunu” diyelim, kekeme dilimizin açılmaya başladığı, küllerinden sıyrılan bir başka gerçekle daha yüzleşiyoruz. Tarih, kendisini unutanları asla affetmiyor çünkü.

Bugün bir pencere daha açalım o unutulmuş yüzümüze ve ilginç bir “Kürt isyanı”yla yüzleşelim. Yalnız bu isyan biraz farklı. Ve ibretlerle dolu.

Sultan II. Abdülhamid’in sıfatlarını biliyorsunuz. Ermeniler “Kızıl Sultan” dediler ona, Nihal Atsız “Gök Hakan” dedi, Necip Fazıl ise “Ulu Hakan”. “Gaddar” diyenler de oldu, Sivas yöresinden derlenen bir türküde olduğu gibi asker öldüren değil, “asker yaşatan Sultan” diyenler de. Ancak az bilinen bir gerçek, Kürtler tarafından da sahiplenilmesi bir yana, “Kürtlerin Babası” olarak baş tacı edilmesi. O, “Bavê Kurdan” olarak anılırdı Kürt aşiretleri arasında.

Wadie Jwaideh’in “Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi” başlıklı doktora tezinden öğrendiğimize göre, daha Meşrutiyet ilan edilir edilmez Süleymaniyeli Şeyh Said Berzenci (bildiğimiz Şeyh Said’le alakası yok elbette) Abdülhamid’i destekleyen ve Jön Türklere açıkça meydan okuyan bir isyanın bayrağını çekmişti. Meclise karşı Padişah’ı destekleyen bu isyan bir süre sonra bastırıldı, Şeyh Said Musul’da gözaltına alındı ve bir yıl sonra çıkan Kürt karşıtı bir ayaklanma sırasında evinin önünde öldürüldü. Ancak bundan sonra bölge, uzun süre dinmeyecek bir anarşinin içine sürüklendi (oğlu Şeyh Mahmud ise Mondros’tan sonra İngilizlere isyan edecekti).

Ancak asıl üzerinde durulması gereken bir isyan vardır ki, tahtından indirilen Abdülhamid’in intikamını almak için başlatılmıştır. 24 Temmuz 1908 tarihli Jön Türk ihtilalinin ardından yeri rejimi, Meşrutiyet’i tanımadığını ilan Millî Konfederasyonu reisi ve Abdülhamid’in en güvendiği Hamidiye alaylarının komutanlarından İbrahim Paşa ayaklandı ve bağımsızlığını ilan etti. Nisan 1909’da tahtından indirilen Abdülhamid’i desteklemek amacıyla 1.500 silahlı adamıyla Şam’a yürüdü.

O sırada Selanik’te Alatini Köşkü’nde dünyadan tecrit edilmiş bulunan Sultan Abdülhamid’in olanlardan haberi yoktur elbette ama Şam’da bir Kürt subayı, onun adına şehri işgal ediyor ve Suriyelileri Jön Türklere karşı Abdülhamid bayrağı etrafında yeniden birleşmeye çağırıyordu. Ne var ki, Jön Türklerin gönderdiği kuvvetler karşısında yenilgiye uğrayan İbrahim Paşa kuvvetleri, Urfa ve Rakka arasındaki Abdülaziz Dağı civarına çekilecek ve oradan aşiretin merkezi olan Viranşehir’e dönerken, kendisini yakalamak için görevlendirilen Şamar aşiretiyle girdiği bir çarpışmada öldürülecekti.

Martin van Bruinessen’in “Ağa, Şeyh, Devlet” adlı çalışmasında da kısa bir bilgi bulabileceğiniz bu ilginç isyan üzerinde tarihçilerimiz nedense yeterince durmuş değildir. Ancak başarısız da olsa bu iki isyan girişimi, Sultan Abdülhamid’in Kürtlerin dünyalarında işgal ettiği yerin ve uyandırdığı bilincin derinliğini göstermesi bakımından dikkate değer göstergelerdir.

Burada bazı tarihçilerin Abdülhamid’in Hamidiye Alayları ile Kürt milliyetçiliği tarihinde bir fetret dönemi, bir geri adım, bir boşluk meydana getirdiği yolundaki tezlerine karşı Robert Olson’un tespitini aktarmak istiyorum. Olson’a göre, tam tersine, Hamidiye dönemi “Sünni Kürtler arasında dayanışma duygularına katkıda bulunmuş ve pek çok Kürt gencine önderlik fırsatları sunmuştur. Dahası, Hamidiye Alayları, pek çok Kürt’e askeri teknoloji ile donanım bilgisi ve bunları kullanabilmek kabiliyeti sağlamıştır.”

Bu satırlar ona neden “Kürtlerin Babası” denildiğini yeterince gösteriyor olmalıdır. Ancak en ziyade konuşma hakkı kendisinin değil midir? Öyleyse Abdülhamid konuşsun, biz dinleyelim:

“Rusya ile harp vukuunda, disiplinli bir şekilde yetiştirilen bu Kürt alayları, bize çok büyük hizmetlerde bulunabilirler. Ayrıca orduda öğrenecekleri “itaat” fikri, kendileri için de faydalı olacaktır... Kürt ağalarının bazılarının çocuklarını, İstanbul’a getirip memuriyete yerleştirdiğim için tenkit edildiğimi biliyorum. Senelerdir Hıristiyan Ermeniler nazır [bakan] mevkilerini işgal etmişlerdir. Bundan sonra da kendi dinimizden olan Kürtleri kendimize yaklaştırmakta ne gibi bir zarar olabilir?” (Siyasi Hatıratım, s. 52.)


http://www.mustafaarmagan.com.tr/yaziGoster.php?yaziNO=1136


Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş
Tarih Bülteni

4 Kasım 2007 Pazar

İşte tarihin tozlu raflarındaki K.Irak gerçeği


Değiştir


Yıl 2007 ve Türkiye K. Irak'a bir operasyonun eşiğinde. Peki K. Irak denilen bu yer nasıl olmuştu da elimizden uçup gitmişti.İşte tarihi gerçekler...


Zamanında yeterince tartışamadık hiçbirini; Lozan’da Yunanlılardan almamız gereken savaş tazminatından neden vazgeçtiğimizi, Batı Trakya’yı, Batum’u, Oniki Ada’yı, Musul’u kaybedişimizi kastediyorum…

Bu yüzden hatıralarında durup durup “Misak-ı Millî yarım kalmıştır” diye içlenen Rauf Orbay’ın İsmet Paşa daha Lozan treninden inmeden Başbakanlıktan niçin çekildiğini ifade eden yakıcı sözlerini de anlayamadık bir türlü.

Rauf Bey’e göre Lozan’da verilen tavizlerin yalnız hesabını sormak için değil, telafi çarelerini aramak için de halka hakikatleri olduğu gibi söylemek civanmertliğine ihtiyacımız vardı. Nitekim Cumhuriyet döneminin ilk ciddi muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın asıl kuruluş sebebi de bundan başkası değildi. Yani Lozan’ın bir yarım başarı, dolayısıyla başarısızlık belgesi olduğunu Kâzım Karabekir, Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy ve Rauf Orbay gibi bizzat Milli Mücadele’nin şaibesiz kahramanları “itiraf” ederek orada halledilemeyen temel davalarımızın halli için çalışmayı amaçlamıştı bu parti. Kapatıldı. İyi mi oldu?

Soruyor “Hamidiye Kahramanı”. Cevap alabiliyor mu peki? Ondan emin değiliz. Kim bilir, belki de cevap Dağlıca’dan geliyordur…

Neyse, biz dönelim Lozan’a ve bugün bir sınır ötesi harekâtın etrafında kıyamet koparılan Kuzey Irak’ın bağlı bulunduğu Musul vilayetinin (Kerkük, Süleymaniye vs. dahildir bu vilayete) masa başında nasıl kaybedildiğini bir kere daha görelim.

İlk olarak Türk tarafı gerek Lozan’da, gerekse Ankara’da anlaşılmaz zikzaklar çizdiği için İngilizler telgraf hatlarına bile gerek duymadan Meclis zabıtlarına kulak kabartabiliyorlardı. Mesela Gazi Mustafa Kemal’in 1923 Şubat’ında açıklanması sakıncalı olmasına rağmen gizli oturumdaki konuşmasını gazetecilere ilanı ve bunların yayınlanması hangi anlama gelmektedir?

27 Şubat 1923 tarihli gizli oturumda Gazi Mustafa Kemal “Ordumuzun kuvveti [Musul’da] hangi kuvvetlerle karşılaşacaktır? Harp olursa safahatı ne olur? Çok rica ederim bunları burada mevzuu bahis ettirmeyiniz. Eğer bunlar açık olarak mevzuubahis olacak olursa ve bunlardan düşmanlar haberdar olursa belki sulh yapmak isterken aksi netice ile karşılaşabiliriz” demekteydi. Anlaşılıyor ki, ordumuzun durumu ve niyetleri hakkında gizli oturumda konuşmayı sakıncalı görmektedir. Ancak Lozan dönüşünde İsmet Paşa’yı da yanına aldığı Konya tren yolculuğunda gazetecilere şunları beyan etmekten çekinmemişti:

“…gizli celselerde bir takım beyanatta bulunanlar oldu, nihayet ben Meclise gittim; dedim ki: ‘Efendiler! Ne istiyorsunuz? Karaağaç, Musul vesaire için harp mi edelim? Millet harpten usanmıştır. Takati kalmamıştır. Harp edemeyiz. Milleti harbe sürüklemek için pek hayatî, son derece mühim mes’elelerin mevzubahs olması lazımdır.’..”

Acaba gizli celsede konuşulmasında sakınca görülen hususların gazetecilere açıklanmasının gayesi ne olabilirdi?

Diğer nokta, İngiliz heyetinin başındaki Lord Curzon’ın birisi 8 Aralık 1922’de, diğeri de 5 Ocak 1923’te, yani bir ay arayla gündeme getirdiği Kuzey Irak’tan toprak verilmesi teklifini elimizin tersiyle reddedişimizdir.

Önce İsmet Paşa’yla, sonra da Dr. Rıza Nur’la görüşen İngiliz heyetinin ikinci adamı William Tyrell’ın başı dönmüştü. Çünkü İsmet Paşa, Tyrell’a göre Musul’u değil, petrollerinden pay ve ekonomik yardım istemekteydi (oysa İsmet Paşa’ya göre bu teklifi yapan Tyrell’dı). Öte yandan Rıza Nur, Curzon’la yaptığı görüşmede, Türk tarafının Musul’a sahip olduktan sonra İngiltere’ye bütün istediklerini vereceklerini söylemiş ve açıkça taahhütte bulunmuştu.

Bu mantıksız bocalama karşısında kafası karışan İngiliz heyeti, bir uzlaşma formülü hazırlayıp Londra’nın onayına sundu. Buna göre Musul vilayetinin kuzey ve doğusundaki dağ sırasını izleyen ve Köysancak, Revandiz ve Süleymaniye’yi içeren Kürt bölgelerini Türkiye’ye bırakabileceklerdi. Bu durumda Türkiye’nin sınırı Kuzey Irak’taki İran sınırına biraz daha bitişmiş olacaktı. Zaten İngiltere buralara hakim değildi; kuzeyi Özdemir Bey’in, güneyi ise Şeyh Mahmud’un denetimindeydi.

İşte 8 Ocak’ta İsmet Paşa’ya bu teklif iletildi. İngilizler, bugün İran’ın operasyon gerçekleştirdiği bölgeyi Musul talebinden vazgeçmemiz karşılığında bize bırakacaklardı. Ne oldu dersiniz? Yarbay Tevfik Bey’in “Süleymaniye’den ne çıkar? Buralar dağlıktır. Musul olmayınca oralara gidilemez bile. Başa bela olur” şeklindeki izahıyla bu teklifi reddettik. Gariptir, hiç olmazsa sınırlarımızı Kerkük’ün burnunun dibine kadar uzatacak olan bu tavizi yetersiz görenler, birkaç yıl geçmeden Musul’un tamamından vazgeçmekte sakınca görmeyeceklerdi.

Haydi bunu kaçırdık, bari 5 Ocak 1923 teklifini değerlendirebilseydik! Ocak’ın 4’ünde önümüze altın bir fırsat çıkmıştı. İngilizlerin oyununa geldiklerini anlayan Fransızlar Lozan’ı terk edeceklerdi. Nitekim Başbakan Bonar Law’un ülkesine dönmesi, o soğukkanlılığıyla meşhur Lord Curzon’ı telaşlandırmıştı. Bunun üzerine daha önce gündeme getirip de kabul ettiremediği teklifi yineleme kararı aldı. Tyrell’ı bir kere daha İsmet Paşa’ya yolladı. Teklifi, Paşa’nın deyişiyle, “Musul bizde kalsın ama Kürdistan arazisi sizin olsun”du. Bir de petrolden hisse vereceklerdi. Cevabımız, Musul’u almadan doğu ve güneydoğudan toprak istemediğimiz şeklinde oldu. Tyrell Musul’u veremeyeceklerini, İsmet Paşa da Musul’suz Kürdistan’ı alamayacaklarını söyledi. Tyrell kırgındı, Paşa şöyle diyordu: “Bizim için Musul bir vatan meselesi, onlar için ise petrol meselesiydi”.

Oysa Ocak 1926’ya geldiğimizde İsmet Paşa’nın İngiliz temsilcisi Lindsay’le yaptığı görüşmede Musul’u hiç söz konusu etmeyip tek dertlerinin Irak’taki Kürt varlığının Türkiye için bir tehdit olmaktan çıkartılması olduğunu söylemesi ‘vatan meselesi’nin bu üç yıl içinde ne büyük anlam kaymasına uğradığını gösteriyordu.

Zaman



Tarih Bülteni

1 Ekim 2007 Pazartesi

Malezya kimliğinde Osmanlı damgası


Değiştir
Şerif Mardin'in söyleşisiyle başlayan tartışma en azından iki kavramı sivriltmiş oldu. Birincisi 'mahalle baskısı', ikincisi de günlerdir gazetelerin manşetlerinden inmeyen 'Malezya örneği'. Daha doğrusu 'Türkiye Malezya olur mu?' korkusu.
Ne yalan söylemeli, tartışmaların faydası olmadı değil. Böylece deprem ve tsunami dışında dikiz aynamıza bir türlü giremeyen Güneydoğu Asya Müslümanlığının paslı penceresini aralamış olduk.

Gelin, bugün güncelin ağlarından kurtulup biraz gerilere, Malezya'nın geçmişine uzanalım ve bakalım, tarihin sihirli aynasında neler görünüyor?

Türk-Malay irtibatının kökenleri 13. yüzyıla, yani yaklaşık 700 yıl öncesine dayanır. Her ne kadar Malay adalarına İslamiyet'in gelişi, genellikle Müslüman tüccarların marifeti olarak gösteriliyorsa da -ki belli bir ölçüde haklılık payı var- İslamiyet'in yerleşip pekişmesi için başka etkenlerin rol oynaması gerekiyordu. Dolayısıyla bölge halkının Müslümanlıkla tanışması, Hindistan'da hüküm süren Türk hanedanlıklarının eseridir. Hint alt kıtasında, özellikle de bugünkü Pakistan ve Bangladeş'te Sünni Müslümanlığın yayılmasının bu dönemde gerçekleştiğini biliyoruz.

İşte Malay Müslümanlığının asıl kökeni, Hint alt kıtasından giden şeyh ve dervişlerin etkinliğine dayanır. Hoşgörülü ve ılımlı bir Müslümanlığı yayan sufiler, kalpleri fethederek ilerliyorlardı adadan adaya. Ama İslamiyet, aynen Osmanlıların Balkanlarda başardığına benzer bir şekilde yeni bir sosyo-ekonomik düzen getirmeseydi, tabanda tutunması kolay olmazdı. Bu 'ilerici' düzen sayesinde borçtan kaynaklanan kölelik ile savaş köleliği kaldırıldı. Böylece İslamiyet, bölge halkı için bir din olmaktan önce bir kurtuluş umudu ve insanların bireysel değerini tanıyan üstün bir sistem olarak görüldü. Belki de Şerif Mardin'in 30 yıl önceki bir tebliğinde sözünü ettiği, İslamiyet'in, insanların devlet dışında bir grup (cemaat) olarak yaşamalarını mümkün kılan ve onlara önemlerini hatırlatan yanının dayanılmaz cazibesini Malezyalıların asırlar öncesinde yaşadıklarını görüyoruz.

Türk-Malay dostluk zincirindeki ikinci halkada Anadolulu gönüllüler anlamına gelen Rumileri buluyoruz. Bunlar gittikleri ülkelerde özellikle silah imalatından topçuluk eğitimine varıncaya kadar askerliğin birçok alanında hizmet veriyorlardı. Portekiz hücumları halkı nefessiz bıraktığı anlarda Anadolu gönüllüleri imdada yetişiyor ve Malay limanlarını canla başla savunuyorlardı. Tabii bu çabalarının ileride Anadolu lehine kaynayan bir sevgi pınarına dönüşeceğini tahmin edemezlerdi.

İşte 1511 yılında ünlü Malakka boğazının Portekizlilerin eline geçmesinden sonra İslamiyet'in bölgedeki merkezi Açe'ye kayacak, buna karşılık 16. ve 17. yüzyıllarda Osmanlı'nın eğri kılıcı yeşil gölgesini bölgedeki Müslümanların üzerine yayacaktı. Basiretli Açe Sultanı'nın Osmanlı padişahına elçi yollayarak himaye ve askerî yardım talep etmesiyle başlayan diplomatik ilişkiler günümüze kadar devam edecektir. Nitekim Osmanlı Devleti'nin himaye fermanı, bölgenin kendi koruması altında olduğunu dünyaya ilan ediyordu. Osmanlı askerinin orada hazır bulunması gerekmiyordu. Zira adı bile yetiyordu o zamanlar Osmanlı'nın.

Gel zaman git zaman Avrupalı sömürgecilere karşı güven tazelemek isteyen Açe halkına Sultan Abdülmecid iki ferman gönderir. 1868'de ise Hollandalılar gözlerini dikmişlerdir adalara. Sıkışan Açe Sultanı yardım için İstanbul'a başvurduğunda tahtta bu kez Abdülaziz vardır ve Mithat Paşa Açe'nin haklarını savunmakla görevlendirilir. Osmanlı dış politikasında Açe meselesi birdenbire önem kazanır. İstanbul basını Sumatra'ya yollanan bir Osmanlı elçisinin gemilerinden haberler verir. Bunun üzerine Hollanda'nın alarma geçtiği görülür.

II. Abdülhamid, İslam Birliği'ni hem sağlamaya hem de emperyalizm karşısında örgütlemeye kararlıdır. Nitekim onun desteğiyle Mehmed Kâmil Bey adında ilk ve son Batavia konsolosumuz yola çıkar ve 1897-1899 yıllarında hummalı bir faaliyette bulunur. Her gittiği yerde yeryüzünde Allah'ın gölgesi olan Halifenin gücünü anlatmak ve halkı bilinçlendirmekle görevlidir. Gerçi Hollandalılar tarafından yakalanarak sürüldükten sonra, 1904 yılında Açe düşer. Lakin artık İslam birliği bilinciyle tanışan ve emperyalizmin kirli yüzünü tanıyan Endonezya ve Malezya halkı, için için kaynamaktadır. Nihayet 1915'te meydana gelen Singapur ayaklanması bu bilinçlendirme faaliyetinin sonucudur. Osmanlı'nın yaktığı özgürlük ve bağımsızlık meşalesi yanmaya başlamıştır bir kere.

Bu arada Osmanlı Devleti çöker ve yerine yeni bir devlet kurulur. Esaret altındaki Malay halkı Kurtuluş Savaşı'mızın zaferle sonuçlanmasını abartılı bir sevinçle karşılar. Tam Osmanlı'nın yeniden dirildiğini düşünüp Halife adına bir kere daha umutlanmışken 1924'ün Mart'ında o şok edici haberle sarsılırlar: Hilafet kaldırılmıştır. Gelenekselciler Türkiye'ye ateş püskürmeye başlar, çünkü bağımsızlık yolunda ellerindeki en büyük kozu yitirmişlerdir. Modernistler ise bu kararı destekler. Hatta 'Türk tarzı' bir parti bile kurulur (Birleşik Malaylar Milli Teşkilatı-1946). Lideri, Dato Onn adlı bir Malaydır. Dato Onn'a şimdilik bir mim koyup yolumuza devam edelim.

Abdülaziz devrinde Malezya ile ilişkilerimizin yoğunlaştığını söylemiştik. İşte o günlerde Ebubekir adlı Johore Sultanı İstanbul'a gelir ve kendisine saraydan Rukiye adlı Çerkes kökenli bir cariye hediye edilir. İşe bakın ki, bu Rukiye Hanım Malezya'da tam 3 defa seçkin şahıslarla evlenmiş ve toplam 11 çocuk dünyaya getirmiştir. İşte ikinci kocasından doğan Dato Onn, sözünü ettiğimiz Türk yanlısı partinin lideridir. Dahası, onun oğlu Tun Hüseyin ise Malezya'nın üçüncü Devlet Başkanı seçilir. Son evliliği bir Yemenliyledir. Bu evliliğinden tek oğlu doğar. İlginç olan nokta, üç torunundan Hüseyin el-Attas'ın, bir kitabı dilimize çevrilen bir sosyolog, Seyyid Nakib el-Attas'ın ise kitapları Türkçeye çevrilmiş şöhretli bir akademisyen olmasıdır.

İşte 'Bizim Malezya'nın Türkiye ile iç içe geçmiş öyküsü. Artık bu yazıyı okuduktan sonra hâlâ "Türkiye Malezya olur mu?" diye geveleyen olursa ne cevap vereceğinizi eminim biliyorsunuzdur.

Tarih Bülteni

8 Eylül 2007 Cumartesi

Zübeyde Hanım’ın derdi Selanik’in kurtarılmasıydı


Değiştir
Mustafa ARMAĞAN
“Kadın tarihi çalışmaları”, tarih araştırmalarında ihmal edilen bir alan olma özelliğini koruyor. Birkaç istisna hariç, tarihin erkek bedenlerinin macerası olarak yazılmasına alışmış durumdayız. Ancak kadınların da kendi içlerinde bir hiyerarşi bulunduğunu görmezlikten gelemeyiz. Yani onların da yazılanları ve yazılmayanları var. Talihlileri ve suskunları, hatırlananları ve unutulanları olduğu gibi…
Mesela Halide Edip Adıvar’ın Türkün Ateşle İmtihanı başlığını taşıyan hatıralarında çizdiği Zübeyde Hanım portresinin ortak hafızamıza girmekteki inatçılığına böyle bakmamız lazım. Çok zorlamıştır ders kitaplarındaki ‘Atatürk’ün aziz annesi’ portresini de, ondandır. Hatırlayalım mı neler demişti Halide Edip bizzat karşılaştığı Zübeyde Hanım hakkında:
Tam Makedonyalı bir kadındı. Onun için oğlu, daima ilkmektepteyken istediği gibi azarladığı Mustafa’ydı. Bir yer yatağında yatıyordu. Anlaşılan hastalığı çok ciddiydi ve yaşaması bir mucizeydi. Doktor Adnan’ın [Halide Edip’in kocası A. Adnan Adıvar’ın] boynuna kollarını dolar, yanaklarını öper, elini yakalayarak doğmuş olduğu Selanik şehrinden bahsederdi.
Buraya kadar onun beşerî özelliklerini yansıtan Halide Hanım, bundan sonra ‘resmi tarihe’ ters düşecek siyasî yönlerine getiriyor lafı. Ona kulak vermeye devam edelim:
Anadolu mücadelesiyle pek ilgili değildi. İçi Selanik için yanıyordu. Oğlu Mustafa Selanik’i almadan kendine yeni bir entari yapmamaya ahdettiğini söylerdi.
Kalbi Anadolu için değil, Selanik için çarpan bir Atatürk’ün annesi portresi havsalamıza sığmadığı için olacak, Halide Edip’in bu zehir zemberek sözleri de algı kapılarımızın eşiğini aşıp içeriye girememiştir bir türlü.

Diyanet İşleri Başkanı’nın eşi seçiliyor

Algı kapılarımızın sımsıkı kapalı olduğu alanlardan birisi de, dindar insanların bu ülkenin tarihinde olumlu bir rol oynamadıkları ve oynayamayacakları saplantısıdır. Müslümanların modernlikle bağı olabileceğine inanmayanların bugün içerisine düştükleri garabeti, geçmiş hakkında konuştukları zaman da görmek pekala mümkün.
Kadınların seçme ve seçilme hakkına ilk kez ne zaman kavuştuklarını sorsak, tarih bilgisi olanların ezberlerinden “1930” cevabı sızacaktır. Doğrudur, yerel seçimlerde o yıl ilk kez kadınlara bu hak tanınmıştı. Ancak bu ilk seçimlerde belediye meclislerine seçilen üyeler arasında ilginç örnekler sadece Sabiha Zekeriya Sertel’den ibaret değildir.

Mesela Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarında en büyük destekçilerinden olup İstanbul’dan gelen fetvaya karşı bir fetva vererek Milli Mücadele’nin dinî açıdan meşruluğunu onaylayan, dahası destekleyen ve 1924’den 1941’deki ölümüne kadar tam 17 yıl boyunca Diyanet İşleri Başkanlığı görevini sürdüren Rıfat Börekçi’nin hanımı Samiye Börekçi’nin Ankara Belediyesi Meclisi’ne seçildiği nedense es geçilir. Oysa Türkiye’deki dinî hiyerarşinin tepesindeki adamın, yani bir nevi Şeyhülislamın hanımının Belediye Meclisi’ne üye seçilmiş olması hiç mi önemli değildir ki, Türkiye’de kadınların tarihlerine dahil olmaya değer görülmemiştir?


Bunun sebebi sakın Samiye Hanım’ın, tıpkı Hayrünnisa Hanım gibi başının kapalı olması olmasın! Sabiha Zekeriya ‘solcu’ ve ‘modern’ olduğu için incelenir ama bizzat Atatürk’ün direktifiyle seçilen Samiye Börekçi, başı kapalı olduğu için hafızamızın kuytu köşelerinde uyumaya terk edilir. Meşhur çifte standardımız kadın tarihinde de kendini ele veriyor anlayacağınız.

Demek ki diyorum, kadınlar bile kadınlara karşı ayrımcı davranabiliyorlarmış!

Tarih Bülteni
 

Tarih Bilgi Ambarı Copyright 2007-2009