Ahmed Amrabi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmed Amrabi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ocak 2008 Salı

Suikasttan kârlı çıksa da suçlu Müşerref değil


Değiştir
Ahmed Amrabi


ABD desteğiyle dönen Butto'nun ölümünden ilk yararlanan kişi, iktidarı paylaşmak istemeyen Müşerref. Ancak onun suçlu olduğunu söylemek zor; Butto tüm İslamcıların nefretini kazanmıştı

Pakistan'da, Benazir Butto'nun ölümünden öncelikle yararlanan kişi Devlet Başkanı Pervez Müşerref. Fakat bu durum General Müşerref'in eski başbakanın hayatına mal olan eylemin sorumluluğunu taşıdığı anlamına gelmez. Zira bu bir intihar eylemiydi ve Müşerref rejimi arkasında olsaydı, eylemi gerçekleştiren kiralık katil yaşamayı tercih ederdi.
Eylemin arkasında kimin bulunduğunu öğrenmeden önce zaman geçecektir; fakat, ekimde sürgünden dönmesinden beri Butto'nun, şiddeti tek siyasi yöntem olarak alan aşırılık yanlısı dini cemaatlerden birinin hedefi haline geldiğini söylemek akıldışı değil. Zira dönüşünden bu yana, hatta gelişinden önce bile, Butto siyasi konuşmalarında ülkedeki 'İslamcı tehdidi ortadan kaldırmak' için döndüğünü 'müjdeliyordu'. 8 Ocak'ta yapılması kararlaştırılan seçim tarihi yaklaşırken topluluklarla yerel ve uluslararası medya organlarına yaptığı konuşmalarda, iktidara gelirse programını hayata geçirmekte kararlı olduğunu dile getiriyordu.
Bu programın maddeleri kendi ifadesiyle, 'çocuklara, masum kadın, yaşlı ve çocukların öldürülmesi dışında bir şey öğretmeyen' ve sayıları binleri bulan dini okulları kapatma gibi İslami cemaatlere karşı hedeflerle sınırlıydı.
Butto, dönüşü sonrası Karaçi'de kendisini karşılayan ilk intihar patlamasından ders çıkarmalıydı. O gün zırhlı araç içinde bulunmasaydı, onun akıbeti de dönüşünü kutlamak için toplananlar arasında ölen 140 kişininki gibi olacaktı. Fakat sürgünden kendisini ABD'ye ve Batı'ya Müşerref'le ABD'nin 'teröre karşı savaşı'nı müzayedeye sunarak dönmüşken, İslami cemaatlere yönelik bu düşmanca söylemini bırakabilir miydi?
Bu bakış açısından hareketle, Butto'nun Müşerref rejimini güçlendirme amaçlı Amerikan planıyla bağlantısının bedelini hayatıyla ödediği söylenebilir. Bu plan doğrultusunda ABD, 'teröre karşı savaş'ın sürmesine demokratik ve halkçı bir meşruiyet vermek için düzenlenecek şaibeli genel seçimler sonrası, Butto'yu Müşerref'in yanında iktidara ortak etmek istiyordu. Müşerref cumhurbaşkanı, Butto başbakan olacaktı. Washington'a bağlılık açısından, Müşerref'le Butto arasında temel bir farklılık yoktu aslında. General Amerikan planından mutlu değildi. Butto'nun iktidara katılımı, ABD'nin kendisinin tek başına silahlı terörle mücadele misyonunu sürdürmekten aciz olduğunu düşündüğü anlamına geliyordu.
Fakat Butto diğer yandan, Batı'ya 'terör örgütleri'nin kökünü kurutma noktasında yüzeysel halkçı tabanı sayesinde generalden daha güçlü olduğu izlenimi vermek için, generalle müzakerelerinde İslami cemaatlere ve özellikle de 'Pakistan Taliban'ı'na karşı kışkırtıcı bir söylem kullandı.

Müşerref mutluluktan havaya uçuyor olmalı
Şimdiyse, Butto'nun sürpriz ölümü sonrası Müşerref mutluluktan havalara uçuyor. Zira tek başına iktidarı kesinleşti fakat iki haftadan kısa süre sonra düzenlenecek genel seçim engeli duruyor. Özellikle de, Butto'nun partisi seçim savaşına girmek için diğer muhalefet partileriyle birleşir veya seçimleri boykot ederse...

Peki Müşerref, Butto suikastının iktidardan, demokratik engelleri kaldırıp teröre karşı savaşı tırmandırmasını istediğini savunarak seçimleri iptal edebilir mi? Dolayısıyla, tekrar olağanüstü hal ilan eder mi? Değişmeyen tek şey, ABD'nin generale geçmiştekinden daha da fazla ihtiyaç duyar hale gelmesi.


Radikal


Tarih Bülteni

11 Aralık 2007 Salı

İstihbarat raporu Bush'un çark ettiğinin göstergesi


Değiştir
Ahmet Amrabi


İran'ın nükleer silah programına son verdiğini ortaya koyan Amerikan istihbaratı, akla Irak savaşı öncesindeki istihbaratı getirdi. Bush İran'a saldırmaktan vazgeçmeseydi, raporun bu haliyle açıklanmasına izin vermezdi

ABD Başkanı George W. Bush'un İran'ın nükleer programına yönelik politikası çıkmaz yola girdi. Amerikan istihbarat servislerinin son raporu, Bush'un onurunu kaybetmeksizin bu politikayı değiştirmesine hazırlık bağlamındaydı. 16 istihbarat servisinin değerlendirmesini içeren rapor, İran'ın nükleer silah programını 2003'te durdurduğunu belirtiyor. Bu önemli rapor, Bush yönetiminin İran'ı nükleer programını durdurmaya sevk etme amaçlı bütün hareketlerinin açık ara başarısızlıkla sonuçlandığının anlaşılması sonrası yayımlanıyor. Bu noktadan hareketle rapor, Amerikan ve dünya kamuoyunu ABD'nin İran'a yönelik politikalarında yaşanacak köklü bir değişime hazırlamak için kasıtlı olarak yayımlandı.

Bu noktada, ABD'deki üst düzey yetkililer arasındaki çalışma mekanizması konusunda şöyle bir soru ortaya çıkıyor: Acaba, istihbarat bilgileri mi yoksa siyasi kararlar öncelikli?

Bu durum bizleri Irak'a götürüyor. Bush yönetimi öncelikle Irak'a savaş açma kararı aldı. Ardından Beyaz Saray'daki 'yeni muhafazakârlar', CIA'den savaş kararını meşrulaştırma amaçlı bilgiler hazırlamasını istedi. Böylece CIA, Saddam'ın 'ABD'nin ulusal güvenliği'nin yanı sıra komşu ülkelerin güvenliğini tehdit edecek şekilde kullanıma hazır nükleer ve diğer kitle imha silahlarına sahip olduğunu 'ispatlayan' bir 'yemek' sundu. Trajedinin devamını biliyoruz: Irak'a karşı Amerikan savaşı ateşlendi ancak kitle imha silahlarına rastlanmadı.

Şu an görünen o ki, bizler İran konusunda ters yönde ilerleyen bir senaryo yaşıyoruz. Fakat aslında senaryonun özünde bir değişiklik yok. Geçmişte 'istihbarat yemeği'nin hazırlanmasının hedefi savaş açma kararını meşrulaştırmaktı, hali hazırdaki hedef birçok yönden başarısız olduğu kesinleşen aşırılıkçı politikadan geri adım atmayı meşrulaştırmak.
Tahran'ın nükleer silah üretmeye çalıştığında ısrar eden Bush yönetimi bir yandan İran'ın nükleer tesislerine yönelik bir askeri operasyon imasından bulundu, diğer yandan BM Güvenlik Konseyi'nden İran'a karşı geniş kapsamlı ekonomik yaptırım kararları çıkarmak için Batılı müttefiklerine baskı yaptı.

Fakat görünüşe göre Bush yönetimi İran'a savaş açmanın epey büyük ve tehlikeli riskler ve sonuçlar içerdiği yönünde nihai bir kanaate vardı. Bir başka nihai kanaat de, müttefik Avrupa ülkelerinin İran'la kapsamlı ticari ortaklıklarını kurban vermeye hazır olmaması. Üçüncü kanaatse, Çin, Rusya ve Hindistan'ın sadece sembolik yaptırımlara destek vermesi.

Bununla birlikte, yeni yayımlanan İran istihbarat raporuyla, Irak'ın durumuyla ilgili geçmişte yayımlanan rapor arasında içerik bakımından farklılıklar var. Irak raporu kesin yalanlar üzerine inşa edilirken, İran'la ilgili rapor gerçeklere dayanıyor. Son rapor İran'ın nükleer faaliyetlerinin nükleer silah üretmekle ilgisi olmadığını ifade ederken. bu gerçeği Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Muhammed el Baradey de önceden açıklamıştı. El Baradey İran'ın nükleer programının askeri yapıya sahip olduğuna dair kanıtlar bulunmadığını defalarca tekrarlamış, bu durum İsrail'i bu önemli uluslararası şahsiyete karşı öfkelendirmişti.

O halde son soru şu: Acaba Bush yönetiminin kendisi geçmişteki İran politikasına sırtını dönme kararı almamış olsaydı, Washington bu Amerikan istihbarat raporunun İran'a yönelik politikasını sonlandıracak şekilde Tahran lehine yayımlanmasına izin verir miydi?


Radikal

Tarih Bülteni

26 Kasım 2007 Pazartesi

ABD'nin uçsuz bucaksız hayalleri kâbusa dönüşecek


Değiştir
Ahmed AMRABİ


ABD, kendisine boyun eğecek bir Lübnan, İsrail'i tanıyan bir Bağdat, Kuzey Irak'ta İsrail'i petrole boğan bağımsız bir devlet ve Afganistan'da ABD yanlısı bir devlet hayal ediyor. Bu hayallerin tümü imkânsız

ABD gördüğü hayaller şunlar: Lübnan'da, otoritenin Hizbullah'ın silahtan 'arındırılması' ve Lübnan'la İsrail arasında barış anlaşması imzalanmasına hazırlık için siyasi anlamda evcilleştirilmesi bağlamında, cumhurbaşkanlığı ve başbakanlığa Washington'a tamamen olumlu karşılık verecek kişilerin gelmesi. Bir diğer hayalse, Irak'taki son iktidar çekişmelerinin stratejik gündeminin başında İsrail'le ilişkileri doğallaştırma maddesi bulunan bir rejimin kurulmasına yol açmasının yanı sıra, Kürdistan'ın, kendisini İsrail'i sürekli petrolle donatacak Kerkük-Hayfa boru hattını kurmaya adayan, egemen ve bağımsız bir devlet olarak Irak'tan ayrılması.
ABD'nin bir diğer hayali de, Türkiye'deki iktidarla PKK arasında, Ankara'nın ülkenin güneydoğusunda Kürtlerin özerk yönetim kurmasına tarihi bir onay vermesini içeren stratejik bir uzlaşıya varılması. NATO güçlerinin Taliban hareketiyle Kaide'yi silip süpürmekte ve Kaide lideri Usame bin Ladin'i tutuklamakta başarılı olması sonrası Afganistan'da uşak bir yönetim sisteminin kurulması da Amerikan hayallerinden...
Peki bu hayaller kısa veya uzun vadede gerçekleşebilir mi? Öncelikle, uluslararası ilişkilerde ne teoride ne de pratikte hayallere yer yoktur. Uluslararası ilişkilerde bir hedef ve bu hedefin karşıtı vardır. Hedefin de, karşı hedefin de dünyanın herhangi bir yerindeki jeo-siyasi gerçeklere dayanan bilimsel bakış açısıyla çizilmiş olması gerekir.
Lübnan'da, Hizbullah'ın silahsızlandırılmasının kesinlikle imkânsız olduğu ortaya çıktı. Bu ne askeri güç yoluyla gerçekleşebilir, ne de barışçıl siyasi araçlar aracılığıyla... Bunu isterseniz İsrailli generallere de sorun... Bir diğer imkânsız da Irak'ta yaşanıyor. Zira ABD Irak'tan nihai olarak çekilirse, Irak'ın derhal İran İslam rejimine benzer bir Şii devletine dönüşmesi neredeyse kesin. Bu bağlamda Bağdat, Tahran'ın değişmez stratejik müttefiki olacaktır. Bu tür bir devletin gündeminde de İsrail'i tanımak kesinlikle yer almaz.
Diğer yandan, genel kanaat ABD'nin Irak'ın Kürdistan bölgesini bağımsız bir devlete dönüştürmeyi garanti altına almadan önce ülkeden nihai olarak çekilme kararı almayacağı yönünde. Fakat söz konusu bağımsız devlet uzun ömürlü olmaz; Amerikan çekilmesi tamamlanır tamamlanmaz Türkiye Kürdistan devletine karşı ayağa kalkacaktır. Böyle bir müdahale, Türk otoriteleriyle PKK'nın temsil ettiği Türkiyeli Kürtler arasında herhangi bir uzlaşının uzak bir ihtimale dönüşmesi anlamına gelir.

Türk misillemesini hesaba katmıyorlar
Afganistan'a gelince; her şey, ABD komutasındaki NATO güçlerinin, Taliban tarafından nihai yenilgiye uğratılmasının an meselesi olduğunu gösteriyor. Buradaki savaş altıncı yılını tamamladı ve Batılı güçler gerilerken, Taliban ipleri ele alması sonrası saldırılarını cesurca artırdı. Dahası, Amerikan hesapları uluslararası çekişmedeki bazı mevcut ilişkileri dikkate almıyor. Zira Washington İran'a nükleer tesislerini yerle bir edecek bir askeri operasyon tehdidinde bulunurken, yaptığı hesaplar Lübnan'da Hizbullah'ın ve Irak'taki Şii koalisyonunun misillemelerini kapsamıyor. Iraklı Kürtlerle stratejik koalisyon yaparken de Türk misillemesini hesaba katmıyor.
Washington, Afganistan'daki savaşının Sünni Taliban'la Şii İran'ın yakınlaşmasına yol açtığını iş işten geçtikten sonra anladı. Bu nedenle bütün bu romantik rüya ve hayaller, gerçek kâbuslara dönüşecek.

Radikal




Tarih Bülteni

28 Ekim 2007 Pazar

Bush yönetimi Kuzey Irak'ta ikinci bir İsrail yaratmak


Değiştir


PKK'yı bölgelerinden atamayacaklarını söyleyen Kuzey Irak liderleri, ABD'ye güveniyor. Zira Bush yönetimi bölgede ikinci bir İsrail yaratmak istiyor

Türkiye'yi eleştirme hakkına kim sahip? Kürt sorunu ve bu sorunun Türkiye'deki sonuçlarıyla ilişkili bütün taraflar, yani ABD, Irak Kürdistanı ve Bağdat'taki Irak hükümeti böyle bir hakka sahip değil.

PKK üyesi Kürt isyancılar, Kuzey Irak'taki sınır ötesi üslerden Türk ordusuna saldırıyor. Türk ordusu da onları takip etmek için epey engebeli olan dağlık bölgelerden sınır ötesine geçmek zorunda kalıyor. Fakat ilgili taraflar, isyancı Kürt güçlerine karşı kesin bir tavır almak yerine, Türkiye'ye nasihatte bulunup ve 'kendini tutma'sını talep ediyorlar.

Kuzey Irak'taki Kürdistan bölgesinin neredeyse bağımsız bir devlet olarak belirmesinden bu yana, Türk ordusuna karşı silahlı Kürt isyanı katlandı. PKK'nın bölge liderlerinin onayı ve gözetimiyle Irak Kürdistanı'nda üs kurmasına rağmen, bu liderler isyancıları Türkiye'ye teslim edemeyeceklerini, hatta sınır ötesi saldırılarını bile engelleyemeyeceklerini iddia ediyor.
Sanki Iraklı Kürt liderler Türkiye'ye meydan okuyor. Üstelik bu meydan okuma boşuna değil, zira bu liderler Amerika'ya güveniyor. Bu güçlü ABD desteği Irak savaşı öncesine dayanıyor. ABD şimdi de, Kuzey Irak'taki Kürt liderlere PKK üslerini tasviye etmeleri yönünde baskı yapmaya karşı çıkıyor. Bu durum ironik. Zira PKK yıllardır ABD'nin 'terör' örgütleri listesinde. Fakat görünen o ki işgal, ABD'nin Şii ve Kürtlerle Sünni örgütlere karşı koalisyon kurmasını gerektiriyor.

Irak'ın Şii ağırlıklı merkezi hükümeti belki de bu yüzden Kürt müttefiklerini kızdırmamak için PKK'ya düşmanca bir tavır almakta tereddüt ediyor. Öte yandan, Irak hükümeti Türk hükümetiyle PKK'ya karşı güvenlik anlaşması imzalamasına rağmen, verdiği sözleri yerine getirmekten aciz. Zira bu hükümet kendi başkenti Bağdat'ta bile güvenlik gereklerini hayata geçiremiyor. Bu durum Arapların, Türkiye'yi Arap-İsrail denkleminde kendi yanlarına çekmek amacıyla siyasi yatırım yapması için uygun. Türkiye-ABD ilişkilerinde yaşanan kriz, Kürt sorunu daha da zorlaştıkça ilişkilerin kopmasına yol açabilir. ABD'nin Irak Kürdistanı'nın, Araplara düşman bir kale olarak ikinci İsrail'e dönüşmesini istediğini hatırlayalım. Peki Arap yönetimleri bu şartları iyi okuyabilir mi?

Tarih Bülteni

20 Ekim 2007 Cumartesi

ABD Kuzey Irak'ı mı, Türkiye'yi mi korur?


Değiştir


Türkiye ve Irak Kürdistanı arasında savaş çıkarsa ABD nasıl davranır? 2. Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra yıllar boyunca ABD, Türkiye'yle güçlü stratejik koalisyonunu sürdürdü. Fakat Ankara'nın Irak savaşına karşı tutum almasından beri zayıflamaya başlayan koalisyon, şu an ciddi bir tehditle karşı karşıya. Türkiye'yle PKK arasındaki çatışmanın uzantısı olarak, Türk ordusuyla Irak Kürdistanı güçleri arasında bir savaş patlak verebilir. Böyle bir durumda, ABD kendisini şu sıkıntı verici soru karşısında bulur: Acaba işgalden beri kendisine bağlı bir eyalet olan Irak Kürdistanı'nı korumak için harekete geçecek mi? Böyle bir durum ABD'yi Türkiye'yle askeri çatışmaya götürür.

Bush yönetimi çelişkili bir strateji izliyor. Türkiye'yle koalisyonun gerektirdiği gibi PKK'yı terörist örgüt olarak görürken, Irak Kürtlerini bağımsız bir devlete daha yakın bir oluşum kurmaları için bilinçli olarak teşvik ediyor ve destekliyor.

Burada ortaya çıkan soru şu: Neden Iraklı Kürtler bağımsızlığa dair meşru bir talebe sahip bir halk, Türkiye'de bağımsızlık isteyen Kürtlerse terörist bir halk olarak görülüyor?

Irak Kürdistanı yöneticilerinin, sınır ötesindeki kardeşlerine bağlanmaları ve onları ABD'nin gözü önünde askeri olarak desteklemeleri durumu daha da karmaşık hale getirdi. Kuzey Irak Kürt Yönetimi, Türkiyeli Kürt güçlerine Türk ordusuna karşı sınır ötesi saldırılar başlatmaları ve karşı saldırılar sırasında geri dönmeleri için bir üs sağladı.

Görünen o ki Türk yöneticiler durumu askeri olarak netleştirmeyi kararlaştırdı. Acaba ABD bu durumda nasıl hareket edecek? Türk ordusunun PKK'nın izini sürmek için sınırı geçmesi Türk askerlerinin Irak Kürdistanı güçlerine karşı çatışmalara gireceği kapsamlı bir savaşa yol açabilir.

Bu durumda ABD ya Irak'taki işgalci güçlerine Kuzey Irak'a destek olma emri verecek ya da endişe içinde tarafsız kalacak. Birinci tercih, ABD-Türkiye koalisyonunun kanlı çatışma sonrası nihai çöküşüne yol açar. Bu durum yeni bölgesel şartlar yaratacak, en belirgin gösterge de, bir Türkiye-İran-Rusya koalisyonunun kurulması olacak.

İkinci tercihse, Irak Kürdistan devletinin yıkılması ve ABD'nin, ikinci İsrail'e dönüştürmeyi planladığı oluşumun yok olması anlamına gelecek.

Tarih Bülteni

4 Ekim 2007 Perşembe

ABD aynayı kendisine tutsun


Değiştir
Ahmed Amrabi

Birmanya'da askeri yönetim, güney Amerika'daki 'muz cumhuriyetleri'ne benzeyen 'uşak' bir rejim olsaydı, halk ayaklanmasını bastırma çabalarında Amerika'dan güçlü destek alırdı. Zira bu gibi durumlarda 'insan hakları' ilkesine 'ara veriliyor'.
Birmanya'daki askeri rejim, Marksist kimlikli ve sol eğilimli. Bu bağlamda 'pazar ekonomisi' adı verilen kapitalist ideolojiyi devre dışı bırakan bir rejim. Bu noktadan hareketle, Washington'n 'lanetini' hak ediyor...
Bir ülkenin kendi çıkarlarını, dünya ülkelerini sınıflandırma kriteri olarak temel almasında bir beis yok aslında. Fakat sorun, bu sınıflandırmanın başka ülkelerde kendinden menkul bir yetkiyi ortaya çıkaracak biçimde saldırgan bir boyut almasında. Zira bu tür nitelemeler savaşlara yol açabilecek gerginlikler yaratabilir.

Suriye neden 'terörist'?
ABD Başkanı George W. Bush geçen hafta BM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada, birçok ülkenin eğilimlerini değerlendirdi. Bush Birmanya'nın yanı sıra, Suriye, İran, Kuzey Kore, Küba, Venezüella, Beyaz Rusya ve Zimbabve'nin adını andı. Bu ülkeler ya teröristti ya dünya barışı için tehlike oluşturuyordu, ya demokratik sistemi lekeliyordu ya da kendilerini Amerikan bakış açısına göre 'haddini bilmez devletler' kılan başka vasıflarla niteleniyordu.
Böylesine delice bir sınıflandırma içinde Bush, bu ülkeleri Amerikan öfkesine 'layık' kılan gerçek sebeplere değinmekten kaçınıyor. Suriye'ye kızılıyor çünkü bu ülke İsrail'in komşusu ve Mısır'la Ürdün'ün aksine İsrail'i tanımıyor. Lübnan da Yahudi devletini kızdırıyor. Bu durum da, Lübnan'ı İsrail'i tanımaktan alıkoyması açısından Şam'a yönelik Amerikan öfkesini artıran bir diğer neden. Bunun yanı sıra, İsrail'e karşı değişmez bir stratejik tavır alan İran şu iki noktada 'yanlış' yaptı: Lübnan direnişi İsrail'e karşı Hizbullah'a destek verdi ve nükleer güce sahip olmaya yönelik çabasını inatla sürdürüyor. Bu durum Ortadoğu bölgesindeki İsrail'i, nükleer tekeline son vermekle tehdit edebilir!


Küba ve Venezüella model olabilir
Küba, Venezüella, Kuzey Kore ve Beyaz Rusya'ysa, devlet kontrolü altında sosyalist ekonomik bir yöntem yapılandırıyor.
Bu durum, yabancı şirketlerin ulusal ekonomiyi yağmalamasına imkân vermiyor. Özellikle de başarısı artan Küba ve Venezüella deneyimleri, diğer Latin Amerika ülkelerinde örnek alınacak bir model oluşturabilir. Bu modelden ilham almayı kararlaştıran Bolivya, Nikaragua ve Ekvador'da iktidara son olarak radikal isimler geldi.
ABD'nin Güney Afrika'daki diğer 'düşman' ülkeler safına geçmesinden korktuğu son örnek Zimbabve. Zimbabve Devlet Başkanı Robert Mugabe ülkedeki beyaz azınlığın arazilerini yerli nüfusa devredilmesi amacıyla devletleştirdi.
Meşru olmayan Amerikan yönlendirmeleri nedeniyle dünya çapında gerginlikler artıyor. Bu yönlendirmeler, değişmez ve yüce bir ilkeden değil, saldırgan eğilime ve çifte standarda dayalı bir tutuma sahip değerlendirmelerden kaynaklanıyor.
(Katar gazetesi Vatan, 29 Eylül 2007)

Tarih Bülteni
 

Tarih Bilgi Ambarı Copyright 2007-2009