Ali Külebi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ali Külebi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Nisan 2008 Pazartesi

Orta Asya'nın öteki stratejik zenginliği: URANYUM


Değiştir
Ali KÜLEBİ
TUSAM Başkanvekili


Dünya basını uzunca bir süredir küresel anlamda yeni bir Rönesans yaşandığını yazıyor. Maalesef bizim uzaktan yakından ilgimiz ve hatta haberimiz dahi olmayan bir Rönesans bu: Nükleer Rönesans. Çünkü dünyanın 16. sanayi ülkesi Türkiye, dünyada nükleer teknoloji ve nükleer santrale sahip olan 32 ülke arasında yok. Yine, maalesef en az 8-10 yıl daha bu kategoride olamayacağımız da aşikar. Halbuki elektrik enerjisi elde etmek için yeni ve yenilenebilir her çeşit kaynağı kullanmak zorundaysak da bunlar içinde acilen yüksek kapasitede elektrik üretmenin ve hızla artan gereksinimimizi karşılamanın tek kaynağı nükleer enerji gibi gözüküyor. Çünkü rüzgar, güneş ve jeotermal enerjiler ancak artan talebi karşılayabilecek marjinal üretim unsurlarıdır. Halbuki dünyanın iklimi hızla sera gazları etkisiyle değişme yolunda ve bunu durdurmak mümkün olmasa bile yavaşlatacak tek çarenin nükleer enerji olacağını, bir zamanlar nükleer karşıtı olan ünlü fizikçi Stephen Hawking söylüyor. (Türkiye’nin Enerji Sorunları ve Nükleer Gereklilik, Ali Külebi, Bilgi Yayınevi, Şubat 2007) Ayrıca fosil yakıtların hızla tükenmekte olması da gelişmiş ve hızla gelişmekte olan sanayi ülkelerini yeniden nükleer enerjiye zorlamış durumda. Her ne kadar ülkemizde malum çevreler, bizleri adeta Ortaçağ karanlığına ve yabancı petrol ve doğalgaz şirketleriyle birkaç üretici ülkenin şefaatine mahkum edercesine “dünyada artık nükleer santral inşa edilmiyor” yalanlarıyla uyutsalar da şu anda dünyada mevcut 440 santrale ek olarak 250 kadar yeni nükleer santral inşa edilmekte.

NÜKLEER SANTRALLER VE YAKIT TEDARİKİ

Dünyanın en hızlı kalkınan ülkesi olan Çin Halk Cumhuriyeti, muazzam sanayi atılımını desteklemek için elektriğe muhtaç. Halen hemen her hafta elektrik üretimi için kömüre dayalı yeni bir termik santrali devreye sokuyor ve dünya atmosferinin kirlenmesine ciddi ölçüde katkıda bulunuyor. Yani dünyaya önemli miktarda kükürt dioksit ve karbon emisyonları ve bu arada küçümsenmeyecek derecede de radyasyon salıyor. Çünkü kömürde de radyasyon var. Ama bu umursamaz ve ihtiraslı davranışına rağmen hala elektrik açığı söz konusu ve bunu karşılamak için de çok iddialı bir nükleer enerji programını gerçekleştirmek üzere harekete geçmiş. Çin, söz konusu programına göre 2020 yılına kadar her yıl iki adet yeni nükleer enerji santralini devreye sokacak. Bu vesileyle dışa olan kısa vadeli enerji ham maddesi gereksinimini ve getirebileceği riskleri asgariye indirecek ve aynı zamanda dünya atmosferini zehirli gazlarla kirletme suçlamasından bir nebze kurtulmuş olacak. Bu bağlamda Çin, halen dünyanın en büyük uranyum rezervlerine sahip ama üretimde Kanada’dan sonra ikinci konumda olan Avustralya ile anlaşmalar imzalamış. Çünkü Çin artan üretim potansiyeli ile uranyum dahil her çeşit hammaddeye muhtaç ve dünyanın her yerinde demir, kalay, çinko, bakır gibi hammaddelerin peşinde. Bu nedenle dünyanın Avustralya’nın yanı sıra önemli bir hammadde deposu konumunda olan Afrika’da da emperyalist Batı ülkeleri ve Hindistan ile de rekabet içinde. Ama Pekin için uranyum stratejik madde olarak giderek çok özel bir husus arz ediyor. Çünkü uranyum enerji kaynağı olarak depolanabiliyor ve tedarik açısından kısa vadeli riskler içermiyor. Ayrıca elektrik üretiminde öteki enerji hammaddelerine göre genelde daha da ucuzluk sağlaması, gelecekte küresel rekabete daha çok önem verecek Çin için oldukça önemli. Gelecek 15 yılda nükleer elektrik enerji üretimini 40 Gigawat’a çıkarmayı planlayan Çin, Orta Doğu ve Afrika gibi kriz bölgelerinden tedarik ettiği petrol yerine daha süreklilik sağlayan nükleer enerji hammaddesi uranyuma yönelmiş gözükürken kendisinde yeterli miktarda olmayan bu madde için de dışa bağımlı durumda. Dünya uranyum rezervlerinin yüzde 40’ını bulunduran Avustralya bu nedenle Çin açısından ciddi önem arz ederken 1.143.000 ton rezerv ile ve bu bakımdan birinci sırada olan bu ülkenin yanı sıra üretim açısından yıllık 11.600 ton ile birinci sırada olan Kanada’ya da bel bağlamış durumda.

Rusya Devlet Başkanı Putin’in birkaç ay önce; “Biz petrol ve gazımızı ihraç edeceğiz ama bunu yaparken elektriğimizi nükleer santrallerden elde edeceğiz. Bunun için de önümüzdeki 10 yılda 26 yeni nükleer santral inşa edeceğiz” diyerek açıklama yaptığı ve “biz” olarak kastettiği Rusya Federasyonu da geleneksel olarak ciddi bir uranyum tüketicisi. Çünkü işletmekte olduğu nükleer santraller bu gereksinim içinde. Ayrıca Rusya, yakın geçmişin nükleer silaha sahip iki büyük ülkesinden biri olması nedeniyle silah üretimine dönük ciddi bir uranyum tüketicisi olmuş. Artık nükleer bomba yapmaktan vazgeçen ve hatta elindeki imha ettiği bombaların zenginleştirilmiş uranyumunu düşük kaliteye çevirerek nükleer santrallerde kullanan Rusya Federasyonu’nun elindeki ispatlanmış doğal uranyum rezervleri 870.000 ton civarında (düşük kalite dahil). Buna ek olarak eski Sovyet Cumhuriyetlerindeki şirket ve ortaklıkları dolayısıyla ek bir 130.000 tonluk rezerv potansiyeline de sahip. Yani bugünkü kullanım hızıyla ve yeni inşa edileceklerle Rusya nükleer santralleri için 60 yıllık bilinen rezerve sahip. 60 yıl ise uzağı düşünen hiçbir ülke için çok uzun bir süre değil. Yani bu potansiyel küresel güç gelecekte, şimdi bilinen ve Yakutistan’daki düşük kalite rezervler dahil elindeki imkanlara rağmen uranyum madeni açlığı çekecek. Bu bağlamda şimdiki yıllık 17-18 bin ton ihtiyacın ancak 3.500 tonunu kendi üretimiyle karşılarken eski stok ve nükleer silahların sökümünden elde ettikleriyle ancak gününü kurtarmakta. Ancak gelecekteki açığı da kapıda. Bunu radikal bir çözümle karşılamak için elinde iki yol var; şimdi kullandığı yüzde 0,2-0,3’lük uranyum içeren cevhere ilaveten daha düşük kaliteli (yüzde 0,15, hatta yüzde 0,05’lik) cevhere yönelmek veya uranyum madenleri açısından önemli bir rezerv ve gelecek arz eden Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile daha sıkı ilişkilere girmek. Esasen Rusya Federasyonu halen kendine eskiden bağlı olan bu ülkelerle ilişkilerini giderek yoğunlaştırma yolunda. Orta Asya ve özellikle Türkistan bölgesinde geçmişte önemli aktör olma çabasındaki ABD, Türkiye ve İran’ı saf dışı ederek bilhassa Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) kanalıyla yürütmeye çalıştığı petrol ve doğalgaz politikaları ile ekonomik üstünlük sağlamış olan Rusya Federasyonu’nun gelecek için, daha çok değer kazanacağı ve üzerinde daha çok talep artışı olacağı açık olan Uranyum madeninin tedarikini de hesapladığı ortada. Esasen halen bölgedeki çeşitli ortaklık ve işletmeleriyle bu geleneksel tedarik alanını belli ölçülerde kontrol altında tutuyor.

Rusya, Çin ve sanayileşmiş bütün ülkeler için gelecekte stratejik bir meta olma özelliği artacak olan Uranyum madeni dünyada yukarıda değindiğimiz üzere en çok Kanada ve Avustralya’da mevcut. Ancak Orta Asya’nın iki büyük ülkesi Kazakistan ve Özbekistan da bilinen rezervler itibariyle çok büyük önem arz ediyorlar. Hatta şimdilerde bilinen rezerv açısından 860.000 ton uranyuma sahip Kazakistan ve 150.000 ton rezerve sahip Özbekistan’ın yakın gelecekte yeni sahaların bulunması ve daha düşük kaliteli madenlerin ticari açıdan kullanılabilir hale gelmesi nedeniyle ciddi anlamda stratejik önem kazanacakları tahmin edilmektedir.



KAZAKİSTAN VE URANYUM ÜRETİMİ

Halen bilinen dünya rezervlerinin yaklaşık yüzde 18’ine sahip olan Kazakistan’ın 2010 yılına kadar şimdilik yıllık 4.300 ton olan uranyum üretimini 4 katına çıkarıp üretim açısından dünyada birinci olması ve bu bakımdan Kanada ve Avustralya’yı geçmesi beklenmektedir. Sahip olduğu petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynaklarının yanı sıra uranyum gibi son derece stratejik bir enerji kaynağına da sahip olan Kazakistan bu bakımdan şanslı olduğu gibi aynı zamanda bütün dünyanın dikkatini de üzerine çekmiştir.

Kazakistan’ın fosil yakıt kaynaklarının açık denizlere ulaştırılmasını kontrol altına almak isteyen Rusya Federasyonu’nun Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nin nükleer ticaretinde de söz sahibi olmak istediğine dair işaretler vardır. Bu konuda özellikle 2005 yılında Putin ve Nazarbayev arasında imzalanmış olan nükleer teknolojinin barışçıl amaçlarla kullanılmasına dair anlaşma Rusya’nın bu hedefe ulaşmasını kolaylaştıracaktır. Önemli uranyum rezervlerine sahip olduğu halde bunları, ABD’nin, kendi petrol kaynaklarını kullanamayıp gelecekteki olası kıtlık günlerinde kullanması stratejisinin benzeri bir stratejiyi benimsemiş olduğu anlaşılan Rusya Federasyonu, atom monopolü Rosatom kanalıyla Orta Asya ülkelerinin uranyumunu kendi gereksinimi için kullanma yolunu seçmiştir. Bu bağlamda Kazak devlet şirketi Kazatomprom ve Rosatom bir süre önce Güney Zareçnoge ve Budyennowsk’daki iki önemli uranyum madeninin işletilmesi amacıyla ortak bir şirket kurmuşlardır. Yine bu bağlamda Astana’da kurdukları bir firma ile ufak ve orta büyüklükteki nükleer santrallerin inşasını hedeflerken yine üçüncü bir benzeri şirket ile de Sibirya’nın Angarsk kentinde uranyum zenginleştirme üzerinde müştereken çalışacaklardır. Ancak Kazakistan’ın Rusya ile bu alanda iyi ilişkilerinin yanı sıra benzeri konularla ilgili Japonya, Kanada ve Fransa ile de müzakerelerde bulunduğu ve İtuçu isimli bir Japon firmasının Kazakistan’san 10 yıl boyunca uranyum ithali yapmak için anlaşma yaptığı bilinmektedir.

ÖZBEKİSTAN’IN URANYUM KAYNAKLARI

Bilinen rezervleri itibariyle halen dünyada önemli bir konumda bulunan ve gelecekte bulunacak rezervler veya halen bilinip de ticari değeri az olan rezervlerin kıymet kazanacağı bir ülke olan Özbekistan’da da yabancı şirketlerin faaliyetleri giderek yoğunluk kazanmaktadır. Özbekistan’ın uranyum rezervlerinin büyük bir miktarının bulunduğu Kızılkum Çölü’nde Korelilerin uranyum madeni kurmak için ön anlaşma yaptığı bilinmektedir. Yine Japon ve Rus yatırımcıların da Özbekistan’ın madencilikle ilgili devlet şirketi Nevai ile ilişkide oldukları iddia edilmektedir. Özbekistan’ın da halen yıllık 2.300 ton olan uranyum üretimini 2010 yılında 3.000 tonun üzerine çıkarması beklenmektedir. Özbekistan’ın bilinen 150.000 ton civarındaki rezervlerinin yakın bir zamanda Rusya’nın rezervlerini geçeceği ve bu bağlamda Putin’in inşa emri verdiği 40 yeni nükleer enerji tesisiyle uranyum konusuna her geçen gün daha da önem verdiği açıkça görülüyor. Zira yukarıda da belirttiğimiz üzere Rusya, söz konusu durumdan ötürü nereden olursa olsun daha çok uranyum kaynağına ulaşmak için kolları sıvamaya mecbur hale gelmiştir. Rusya’nın uranyuma olan ihtiyacının bu denli yüksek oranlarda seyrettiği bir dönemde Rus madencilik kralı Vladimir Potanin’in Interros isimli şirketinin Özbekistan’da uranyum ile ilgili maden ruhsatlarına sahip olmak için yoğun çalışmalar yaptığı da bilinmektedir. Özbekistan’ın altın madenlerinin çok büyük önemi olmasına karşın gelecekte uranyumun altını bile geçebilecek potansiyeli olması Rusların bu alanda Özbekistan’daki çalışmalarına hız vermelerine neden oluyor. Rusların, Özbekistan ile olan geleneksel ilişkileri ve Özbekistan’ın özellikle madencilik alanında batılılara nazaran Ruslara daha yakın bir duruş sergilemesi nedeniyle Moskova’nın uranyum ve altın madenciliği alanlarında özellikle de ruhsat alma konusunda daha şanslı olduğu bilinmektedir. Putin’in Orta Asya’ya dönük başarılı dış politikası bağlamında Özbekistan Devlet Başkanı İslam Kerimov’u Bağımsız Devletler Topluluğu nükleer işbirliği alyansına davet etmesi, Özbekistan’ın bu alandaki potansiyelini ve Rusya Federasyonu’nun da uzun vadeli ciddi planlamalarını gözler önüne sermektedir.

SONUÇ

Nükleer bir Rönesans çağına giren dünyamızda geleceğe hazırlıklı ve büyük düşünen ülkeler her alanda olduğu gibi nükleer enerjinin ham maddesi uranyum konusunda da aynen bugün petrol uğruna verdikleri mücadeleye benzer bir aşamaya gelmişlerdir. Bilinen rezervlerle yaklaşık daha 100 yıl kadar dünyanın enerji gereksinimini karşılayabilecek olan uranyum, fiyatlar arttıkça bugün yüksek tonörlü (20.000 ppm U civarında, yani her bir milyonda bulunan parça miktarı) uranyumdan daha düşük kaliteli (1.000 ppm U) uranyumu devreye sokarak bu 100 yıllık dönemi bir miktar daha uzatabilecektir. Yine uranyumun Türkiye’de de çok büyük miktarlarda bulunan toryum ile nükleer santrallerde kullanılırlığının ticari olarak gerçekleşmesi ile bu sürenin daha da uzayabileceği düşünülebilir.

Orta Asya’nın dünya jeopolitiğindeki öneminin yanı sıra ekonomik olarak da fosil yakıtlara ek olarak uranyum gibi stratejik önemi giderek artan bir maddeyi bol miktarda bulundurması Türkiye açısından da üzerinde ciddi şekilde durulması gereken bir husustur. Çünkü Türkiye dünya gerçeklerine uygun olarak ve enerji açısından üzerinde Demokles’in kılıcı gibi asılı risklerden kurtulmak için eninde sonunda nükleer santraller ve nükleer enerjiye ağırlık verecektir. Bu bağlamda soydaş Türk Cumhuriyetleri Kazakistan ve Özbekistan ve hatta uranyum konusunda bugün dünya fiyatları nedeniyle rezervlerini tam anlamıyla değerlendiremeyen ama yakın gelecekte sahneye çıkabilecek uranyum rezervlerine sahip bir diğer ülke Kırgızistan ile de ekonomik ilişkilerini devlet ve özel sektör bazında özellikle de madencilik alanında geliştirmek durumundadır.

Dünya Uranyum Rezerv ve Üretimi (Ton)

Üretim___Rezerv
Avustralya______9.500___1.143.000
Kazakistan _____4.350___860.000
Kanada_________11.600___444.000
Özbekistan______2.300___150.000
Nijer___________3.090___225.000
Rusya__________3.400___172.000
ABD____________1.030___342.000
Çin_____________750___60.000
Ukrayna_________800___90.000
Güney Afrika_____670___341.000
Dünya Toplam__41.700_4.743.000

Tarih Bülteni

16 Şubat 2008 Cumartesi

Avrupa'nın süregelen insanlık ayıbı:Bosna


Değiştir
Ali KÜLEBİ
TUSAM Başkanvekili


Balkan Kasabı General Mladiç, Srebrenica’ya saldıran Sırp’lara “Yalnız insanlara ateş edin, fabrikadaki makinelere dokunmayın, onlara ihtiyacımız var” diye emir vermişti. İşte bu emir üzerine 1995 yılı yazının ortalarında, 11 Temmuz 1995 günü, Bosna’nın doğusundaki Srebrenica’ya gelen Ratko Mladiç ve komutasındaki 530 asker Müslüman köylüleri katletmeye başladı. Katliama Bosna Sırp ordusunun dışında "Akrepler" olarak tanınan Sırbistan özel güvenlik güçlerinin de katıldığı bilinmektedir. 2-3 günde yaklaşık 8440 Bosnalı Müslüman katledildi. Bosna-Hersek genelinde ise daha uzun sürede binlerce insan yok edildi. Olay insani değerlere çok önem verdiği söylenen Avrupa’nın gözünün önünde gerçekleşiyordu. Katliam mahalli insan hakları şampiyonlarından olduğunu iddia eden Avusturya’ya birkaç yüz kilometre uzaktaydı. Yine insan hakları ve insanlık değerlerini dilinden düşürmeyen Fransa, İtalya, İsviçre ve Almanya gibi ülkeler de Bosna’dan çok uzak değillerdi. Sözde Ermeni Soykırımı konusunda yasalar çıkaran Fransa ve İsviçre, terörist başını bir süre himaye eden İtalya ve Kürt teröristleri insani değerler gibi bahaneler ile, ama gerçekte Türkiye üzerinde olan emelleri nedeniyle her düzeyde himaye eden, onların topraklarında finansman, terörist ve malzeme sağlamalarına göz yuman, sığınma hakkı veren sözde dost Almanya da Bosna-Hersek genelinde yaklaşık 60 gün süren bu katliama göz yumdular. BM görev gücü olarak bölgeyi korumakla görevlendirilmiş olan 400 kadar Hollandalı asker de gözlerini kapatarak katliamın sürmesine izin vermenin ötesinde Sırplara mühimmat ve silah vererek desteklediler, Müslümanları Sırp katillere kendi elleri ile teslim ettiler. Bilahare bu Hollanda birliğine katliamda gösterdikleri üstün başarı nedeniyle madalya verildi. Komutanları ödüllendirildi. Katliamın Avrupalı katılımcıları bununla sınırlı kalmadılar. İnsan hakları şampiyonu Fransa’nın NATO gözetiminde Sırplara karşı yapılacak hava harekâtı planlarını sızdırdığı ve soykırıma göz yuman insani değerler şampiyonu AB’nin bir öteki terör destekçisi Yunanistan’ın bir grup Sırp sempatizanı vatandaşının da Sırplara katliamda yardım ettiği söylendi. 8400 Bosnalı Müslüman’ın katline yardımcı olan Hollandalı Albay, uluslararası kuruluşların yoğun baskılarıyla adalet önüne çıkarıldıysa da aklandı.

AB’NİN KATLİAMA OLAN DOLAYLI DESTEĞİ

II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da geçekleştirilmiş en büyük toplu katliam olan Srebrenica Katliamı Avrupa’da hukuksal olarak ilk kez belgelenmiş olan soykırım olması açısından da çok önemlidir. Çünkü insan hakları konusunda Türkiye’yi haksızca yargılama cüretinde bulunan bu birlik olaya taraf olmuş ve hatta bir anlamda desteklemiştir. Ancak Bosna genelinde yaşanan katliamlar ise soykırım tanımı haricinde tutuldu.

Bu olay AB’nin yüz karasıdır. Bu katliamı yapanlar bugün hala aranmaktadır. İnsanların nefes aldığının bilindiği, dünyanın teknolojik olanaklarının en yoğun biçimde kullanıldığı Avrupa’da sorumlu katiller hala bulunamamaktadır. Bunları bulamayan, teslim etmeyen Sırbistan önümüzdeki yıllarda mükâfaten AB’ye alınacaktır. Katliamı yapanların adalet önüne çıkarılması ve cezalarının verilmesi elzemdir. Yine eğer Avrupalılar ilahi adalete inanıyorlarsa bu katliama göz yuman zamanın bütün Avrupalı liderleri de adalet önünde hesap vermelidirler. Avrupalıların PKK terörüne verdikleri somut desteğin yanı sıra Srebrenica katliamına verdikleri destek, konuyu unutturmak arzuları, olayı basit bir kriminal olaymış gibi göstermeleri samimiyetsizliklerinin, çifte standartlarının ve temelde Tanrı’ya olan inançsızlıklarının açık bir göstergesidir.

Ellerinde güç varken Hıristiyan kardeşleri Sırpların Müslüman Bosnalıları teker teker katletmesine karşı çıkmadıkları için hesap vermesi gereken Avrupalı liderlerin Saddam Hüseyin’den farkları var mıdır?

Böyle bir Birliğe girme konusunda Türkiye’nin sürdürdüğü çabalar da kabul edilemez. Katliama esas olarak göz yumarak ortak olan bu Birliği bir katiller çetesine benzetirsek çok mu hata yapmış oluruz?

Temeli insanları sömürerek, emperyalist uygulamalarla asırlardır ezen, öldüren ve hala genlerindeki bu özellikleri taşıdığı anlaşılan AB gibi bir topluluğa üye olmak Türkiye’nin bir ayıbı olacaktır. Türkiye böyle katilleri himaye eden bir topluluğa üye olursa insani değerlerinden çok şeyler kaybedecektir. Çünkü adil düzen kurduğu konusunu her vesile ile dile getiren Avrupalılar Türkiye’deki hukuk sistemini eleştirirken önce kendi adalet düzenleri ile yüzleşme durumundadırlar.

LAHEY ADALET DİVANININ VURDUMDUYMAZLIĞI

Lahey Adalet Divanı’na Soykırım ile yapılan başvuruları inceleyen bu Divan kararlarının komikliği ve vurdumduymazlığı şu almış olduğu sonuç kararıyla ortadadır: “Mevcut Uluslararası Hukuka göre Sırbistan ve Sırp yetkililer soykırım yapmamışlardır, soykırımı kışkırtmamışlardır, bu nedenle de mali bir tazminat ödemeye de mahkûm edilmelerine gerek yoktur.”

Şimdi Lahey Adalet Divanı’nın yukarıdaki kararından anlaşılan, 60 gün süreyle Avrupa’nın ortasında sırf Müslüman oldukları için binlerce sivili öldürenler Sırplar değildir, katliamı yapanların Sırbistan Ordusu ile de alakaları yoktur. Yani uzaydan gelmişlerdir. Bunlara yardakçılık eden Hollanda Birliğine bağlı askerler de kılık değiştirmiş uzaylılardır. Aslında böyle bir olay bile olmamıştır. Açılan çukurlardan çıkarılan toplu katliama uğramış Müslümanların cesetleri de bir Hollywood filminin senaryosuna göre hazırlanmış mankenlerdir. Müslümanların tek tek katledildiğini gösteren filmler de gerçek değildir. Hollywood filminin bir parçasıdır. Sırp kasaplar Radko Mladiç ve Radovan Karaçiç de hala bulunamadıklarına göre varlıkları söz konusu olmayan sanal kişilerdir!

İşte, böyle bir katliamın parçası olduğu gün geçtikçe anlaşılan Avrupalılar, olayı ne kadar unutturmak, düşük düzeyde basit bir adli vaka gibi göstermek isterlerse de ilahi adaletin kamçısı mutlaka bir gün yüzlerine çarpacaktır. O günün Avrupalı liderleri ne kadar, insan hakları ve demokrasinin savunucusu olduklarını iddia etmiş olsalar da katliamın parçası oldukları kadar, ülkeleri sosyal ve ekonomik açıdan gelişmiş bile olsa sadece kendi çıkarlarını düşündüklerinden sosyo-politik gelişmelere yön verme yeteneklerinden yoksun olduklarını da göstermişlerdir. İşte bu günlerde de, çıkarları uğruna bölünmesine göz yumdukları eski Yugoslavya’dan çıkmış olan ve AB’ye kattıkları Slovenya gibi küçük devletçiklerin yanı sıra katliamlarda Sırbistan kadar kötü sicili olan Hırvatistan’ı ve bilahare Sırbistan’ı da AB’ye hızla alacaklardır. Aslında sömürgeci katliamlarla tarihte yer almış bu ülkelerin hepsinin özellikle Sırbistan ile de birbirlerine ne kadar yakışacakları ortadadır. Onların sık sık dile getirdikleri ortak değerler birliği denilen bu olsa gerek.

Sırbistan’ın ve Sırp yetkililerin soykırım yapmadıklarına dair karar almış olan Lahey Adalet Divanı’nın önüne gelen dosyalarda katliama iştirak edenlerin isimleri bellidir, görevleri bellidir. Bunların isimleri bizzat Sırbistan’ın eski Gizli Servis Şefi Goran Petroviç tarafından Lahey Adalet Divanı ve Sırp yetkililere verildiği halde haklarında en ufak bir soruşturma yapılmamıştır ve bunların çoğu görevlerini de sürdürmektedirler.

Güneydoğu Anadolu’da teröristleri destekleyerek onlara malzeme ve silah sağlayan, ülkelerinde terör örgütü PKK’nın yan kuruluşları olan 500’ün üstündeki derneğe göz yumarak onların PKK’yı finanse etmelerine göz yuman insan hakları şampiyonu Avrupalıların 60 gün süreyle Bosnalı Müslümanların 25’er kişilik gruplar halinde katledilmelerinden haberdar olmamaları mümkün müdür? Yoksa yapılanlarla, Avrupa’daki Müslümanları ve Müslümanların oluşturacağı bir ülkeyi, Bosna Cumhuriyeti’ni mi ortadan kaldırmayı planlamıştı bu insan hakları şampiyonları?

Esasen Avrupa’da Müslümanlığı silmek amacıyla Bosna’da işlenmiş olan insanlık suçlarının yanı sıra şimdi Arnavutluk ve Balkanlardaki Arnavutlar üzerinde süregelen misyonerlik çalışmaları da artık bu hususu ciddi bir şekilde aklımıza getirmektedir.

Geçmişte Hırvat katil General Ante Gotovina’nın ancak uluslararası ciddi baskılar sonunda teslim alınabildiği düşünülürse, Avrupa’nın ortasındaki elini kolunu sallayarak ve himaye görerek dolaşmaya devam eden Sırp katiller Avrupa Birliği’nin yüz karasıdır. Bu katilleri himaye eden Sırbistan ve Hırvatistan da bu anlamda AB’ye layık birer üye olacaklardır.

Lahey’de Savaş Suçları Mahkemesi’nde görülen davada Sırp Partisi Lideri Radovan Karaçiç, Sırp Komutanı Ratko Mladiç, Bosnalı Sırp Komutan Vujadin Popoviç, Genelkurmay Başkanı Ljubisa Beora, Güvenlik şefi Drago Nikoliç, Polis Müdürü Ljubomir Borovcanin, Genelkurmay Başkan Yardımcısı Radivoje Miletiç, Komutan Yardımcısı Milan Gvero gibi kişilerin mahkemeye sevk edilmiş olmalarına karşın bunların Sırbistan yönetimi ve politikalarıyla alakası olmadığına hükmeden bir kararın adalet anlayışını ve tarafsızlığını sorgulamak gereği üzerinde tekrar tekrar durulmalıdır.

VE KOSOVA

Bosna’da Batı için yüz karası olacak bir katliamı, soykırımını gerçekleştiren eski devlet Başkanı Miloseviç’e ait kuvvetler 1998’den itibaren de Bosna’dakine benzer şekilde Kosova’da da Müslüman Arnavutlara karşı aynı katliama başladılar. Batılıların Kosova’daki gelişmeleri her zamanki çifte standart ve pişkinlikleriyle “soykırım değil-savaştır” söylemleriyle nitelendirmelerine karşın olayların gerçekleşme şekli bunun tam tersini göstermekteydi. Gerçekleri artık bir nebze olsun dile getirme cesaretini ve dürüstlüğünü kendinde bulan birtakım Batı basını, Kosova’da da öldürülenlerin yüz bine yakın olduğunu dile getirmeye başlamıştır. Hatta kayıp ilan edilenlerle bu rakamın 100 binin bile üzerinde olduğunu söz konusu edilmektedir.

Bizzat ABD eski Başkanı Bill Clinton ve şimdiki Fransa Dış İşleri Bakanı Bernard Kouchner 10.000’in üzerindeki Müslüman Arnavut’un Sırplar tarafından katledildiğini açıklamışlardır. 1995’lerde Bosna’daki olaylara göz yuman AB, dört yıl sonra Kosova’daki katliamlara da göz yumarak, çifte standartlarının hangi noktaya erişebileceğini göstermiştir.

Bu gün utanmadan 100 yıl önce Anadolu’da tabası olduğu Osmanlı İmparatorluğu’na isyan ederek, Dünya Savaşı sırasında Ruslarla birleşip, erkekleri savaşta olan Türk köylerini basarak on binlerce çocuk, kadın ve yaşlıyı öldüren terörist Ermenileri tehcire tabi tutan Türk Devletini bugün yargılamak isteyen Batı’nın eski Yugoslavya’da gerçekleşmiş olaylardaki rolü nedeniyle bizzat kendisinin yargılanmayı hak ettiği açıktır. Batı, Bosna ve Kosova olaylarından dolayı sorumludur. Tarih önünde bir gün mutlak ilahi adalet tecelli edecek ve sözde demokrat, insan sevgisi ile dolu, ama her zaman bir şekilde terör ve teröristleri koruduğu açığa çıkmış olan AB’li liderler de bunun hesabını manen ve maddeten vereceklerdir.

BATI’NIN TÜRKLERE BAKIŞININ SORGULANMASI
Dünyanın en adil yönetimini gerçekleştirerek, çok çeşitli din ve etnik gruba mensup insanları 3 kıtada, olaysız, sorunsuz bir şekilde yönetmiş olan biz Türklere karşı da Batının çifte standardı, Bosna ve Kosova katliamlarına bakarak tekrar sorgulanmalıdır. Bu bağlamda; Türklerin adalet ve özellikle başka dinlere ve mensuplarına karşı toleransını açıklamak bu noktada önemlidir. Eğer biz Türkler 500 yıla yakın hükümranlık ettiğimiz Sırbistan’da, Sırpların bugün Müslümanlara yaptığını gerçekleştirmiş olsaydık bugün orada bir tek Sırp kalmazdı. 500 yıl boyunca her gün bir tek Sırp’ı öldürsek veya din değiştirmeye zorlasaydık orada tek bir Sırp veya Hıristiyan kalmamış olurdu. Aynı husus 500 yıl boyunca egemenliğimizi sürdürdüğümüz Yunanistan için de geçerlidir. Biz Türklerin Sırp ve Yunanlıları Katoliklerin baskısından dinlerini korumada sağladığımız yarar da önemlidir. Hâlbuki Hırvatların Sırpları yönettikleri dört yılda binlerce Sırp’ı öldürmüş olmaları gerçeği de Avrupalıların önemle hatırlamaları gereken bir husustur.

Türkiye’ye karşı düşmanca emellerinden ve haksız uygulamalarından vazgeçmeyen, bunları bir sözde Avrupa Kültürü’nün esası haline getiren Avrupalıların bizle uğraşacaklarına kendi canilikleri ve suçlarıyla yüzleşmeleri gereği de ortadadır. Bunla yüzleşmeyen bir toplumla beraber aynı çatı altında olmanın geleceği de, bize mal olacağı siyasi, sosyal ve ekonomik olası sonuçlarla birlikte değerlendirilmelidir.

Tarih Bülteni

11 Şubat 2008 Pazartesi

Avrasya Santrancında Askeri Üsler


Değiştir
Ali KÜLEBİ
TUSAM Başkanvekili


Avrasya’nın kalbi sayılan Türkistan ve Hazar çevresi üzerinde ve özellikle bu stratejik bölgeyi çevreleyen geniş alanda iki büyük güç, ABD ve Rusya Federasyonu’nun yakın ve ileri karakol noktaları kurma yarışı sürüyor. Geçmişte Çarlık Rusyası açık denizlere çıkamama ve kıta içine hapsolma gibi bir fobiye saplanmıştı. Bu nedenle de Osmanlı İmparatorluğu ile 10’dan fazla savaşa girişerek sıcak denizlere inme girişimlerinde bulundu. Sovyet Rusya, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da açık denizlere istediği anlam ve rahatlıkla çıkamadıysa da Varşova Paktı üyesi ülkelerde kurduğu askeri üslerle nüfuz alanlarını genişletti. 1960-1970’li yıllarda ise dünyanın çeşitli yerlerinde ve özellikle ABD ile onun müttefiklerinin yakınlarında üsler edinme stratejisine ağırlık verdi. Bunlardan biri olan Küba’daki üssü nedeniyle de az daha Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıkmasına ramak kalmıştı. Soğuk Savaş döneminde Sovyet Donanmasının giderek güçlenmesi, onu ileri karakol ve ikmal merkezleri tesis etmeye ayrı bir strateji çerçevesinde yöneltti. Bu bağlamda SSCB, Mısır, Suriye, Libya, Tunus, Yemen, Yugoslavya, Vietnam ve Angola gibi ülkelerde askeri tesisler kurdu. Ne var ki, Varşova Paktı’nın yıkılması ile önce İkinci Dünya Savaşı’nda kurmuş olduğu Doğu Avrupa’daki üslerini terk etti.

Rusya Federasyonu olarak askeri gücünü şimdilerde toparlama çabasında olan Rusların halen eski Sovyet Cumhuriyetleri ve Doğu Bloku ülkelerinde 25 kadar askeri üssü bulunmakla beraber, uzak karakolları olan Küba’daki Lourdes ve Vietnam’daki Cam Ranh üslerini kapatmış olması doktriner olarak bu ülkenin artık uzaklarda değil, kendi yakın çevresindeki durumunu sağlamlaştırma ve özellikle Amerika’ya buralarda koz vermeme stratejisine yöneldiğini gösteriyor diyebiliriz. Çünkü bugün için Rusya artık atakta değildir. Hatta rahatlıkla söyleyebiliriz ki bir anlamda Rusya Amerika’nın kendisini kuşatmakta olduğu psikozu içindedir. Özellikle bütün eski Varşova Paktı üyesi ülkelerin NATO’ya girerek Rusya’nın içlerine uzanan NATO/ABD kolları yaratmaları Rusları tedirgin etmektedir. Hele Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya girebilecekleri endişesi ve daha da ötesi şimdilik pek lafı edilmese de gelecekte Azerbaycan’ın NATO’ya girme olasılığı Rusların uykusunu kaçırmaktadır. Nitekim Rusların, Çek Cumhuriyeti’ne radar, Polonya’ya füzesavar sistemlerinin NATO, daha doğrusu Amerika tarafından konuşlandırılacak olmasından dolayı koydukları sert tepkiler de bundan ileri gelmektedir. Rusya, bugün çevresinde, Batı’nın daha fazla siyasal ve askeri kazanım elde etmemesi için ekonomik, siyasi ve askeri taktikler uygulamakta ve adeta bu uğurda savaş vermektedir. Rusya bu bağlamda ekonomik anlamda; enerjiyi silah olarak kullanmakta; eski uydularını, onları petrol veya doğalgaz vermemekle ya da pahalı fiyattan vermekle tehdit etmektedir. Rusya tüm bunlara ek olarak Türkistan’daki eski cumhuriyetlerinin doğal kaynaklarının açık denizlere ulaşmasını engelleme tehdidini de öne sürmektedir. Siyasi bağlamda ise, Bağımsız Devletler Topluluğu, Şanghay İşbirliği Örgütü ve Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü üzerinden eski müttefik veya uydularını etkilemektedir. Yine Türkiye ile birlikte ABD’ye karşı, Karadeniz’in Amerikan güçlerinden uzak tutulması konusunda gerçekleştirmiş olduğu işbirliği benzeri siyasi yöntemleri de çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. Askeri olarak da, Batı’nın çok yakınlarında stratejik üsler edinmemesi için Polonya ve Çek Cumhuriyeti örneklerinde olduğu gibi askeri tehdit yöntemlerini de kullanabilmekte ve hatta bu tehditlerini nükleer tehditle de güçlendirmektedir.

Rusya Federasyonu’nun ABD tarafından kuşatılma hissine kapılmaya başlaması ve Putin’in işbaşına gelip, petrol gelirleriyle yeniden güçlü bir Rusya yaratmasının zamansal örtüşmesi ABD’nin Afganistan’ı işgali ile doruk noktasına ulaşmıştır. Batı’da NATO’ya ve dolayısıyla ABD’ye üsler kaptıran Ruslar aynı gelişmenin Afganistan bahanesiyle Amerikalılarca Orta Asya’da gerçekleştirilmesinden müthiş ürkmüşlerdir. Ancak bir süre sonra başarılı bir karşı atakla ve ABD’nin de hiç tanımadığı ancak tanıdığını zannettiği Orta Asya’da Amerikalılara kısa bir süre nefes alma olanağı tanıdıktan sonra da onları saf dışı etmişlerdir.

Bugün gelinen noktada, Ruslar Doğu Avrupa’dan tamamen çekildikleri gibi, Balkanlar’daki Barış Gücü birliklerini bile çekmiş durumdadırlar. Karadeniz çevresinde halen Ukrayna ve Ermenistan’da askeri üsleri vardır. Gürcistan ve Moldova’da sadece merkezi hükümetlerin kontrolü altındaki topraklardan çekilmişlerdir. Moldova ve Gürcistan’ın fiili olarak kontrollerinin bulunmadığı, sırasıyla Dinyester bölgesi ve Abhazya ile Güney Osetya’da BDT Barış Birlikleri adı altında Rus askerleri bulunmaktadır. Rusya aynı zamanda Azerbaycan’daki Gebele dinleme üssünü de elinde bulundurmaktadır. Ancak Rusya, daha doğuda, Hazar’ın öte tarafında ise daha güçlü hale gelmekle beraber, Asya’nın Güneyi ve Güneydoğusu ile Pasifik’te aynı olanaklara şimdilik sahip gözükmemektedir.

Orta Asya’dan ABD’yi büyük ölçüde çıkarmayı başaran Rusların kalıcı bir başarı elde edip bölgede tek etkin güç olması hususu öncelikle Afganistan’ın ve hatta Pakistan’ın geleceği ile ilgilidir. İç dinamiklerindeki problemlerden dolayı, Orta Asya’daki geçici Amerikan varlığına göz yummuş olan Ruslar, kendi güçlerinin ötesindeki, köktendinci akımlar, terörist gruplar, çeşitli isyankar gruplar, uyuşturucu ve nükleer malzeme kaçakçılığı gibi Orta Asya’daki baş edemeyecekleri dış dinamikler nedeniyle de bu varlığı belli bir süre kabul etme zorunluluğunda kalmışlardır. Ayrıca, bir süre, dengeleme konusunda ne yapacaklarını bilemeyen Orta Asya Cumhuriyetleri’nin eski yöneticilerinin Rusya’yı dengelemek için koz olarak ABD’yi kullanmış olmaları gerçeği de mevcuttur. Ne var ki, ABD’nin, sözde demokrasi vaadi ile gerçekte ise ekonomik güç elde etmek için Orta Asya Cumhuriyetleri’nde kendine tabi yöneticileri işbaşına getirme çabalarıyla girdiği yanlış politik yol çabuk açığa çıkmış ve bu süreç küresel güç ABD’nin bu bölgeden hızla dışlanmasına neden olmuştur. ABD’nin Orta Asya’da varlığını sürdürdüğü 1990’lı yıllardan 2002 yılına kadar, Kırgızistan ve Özbekistan’da üsler edindiğini, Tacikistan’ın Amerikan uçaklarına hava alanlarını açtığını, Türkmenistan ve Kazakistan’ın da hava sahalarını ABD’ye açtıklarını görüyoruz. Bu dönemde Orta Asya’da yaklaşık 10.000 Amerikan personelinin varlığı söz konusu olmuştur. Ancak 2003 yılından sonra, ABD’nin Sivil Toplum kuruluşları eliyle kışkırttığı karışıklıklar ve Gürcistan, Ukrayna ile Kırgızistan’daki renkli devrim girişimleri sonucu, Çin ve Rusya’nın da bölge ülkelerini ŞİÖ ile harekete geçirmeleriyle 2005 ve sonrasında ABD’nin Orta Asya’daki hızlı adımları yavaşlamaya başlamış hatta durma noktasına gelmiştir. ABD, Özbekistan’daki Hanabad’dan çekildikten sonra Orta Asya’daki varlığını ancak Kırgızistan’daki Manas üssüyle ve işgal ettiği Afganistan topraklarında sürdürebilmektedir. Kırgızistan’ın topraklarındaki ABD varlığına Afganistan sorunu çözülene kadar izin vereceği düşünülmektedir. Afganistan sorununun ise ancak ABD’nin Orta Asya’dan çekilmesiyle çözümlenebileceğini düşünürsek ABD’nin söz konusu sorunu hiçbir zaman çözmek istemeyeceğini söylemek hiç de yanlış olmayacaktır. Hele bugünlerde Pakistan’daki belirsizlik ve nükleer güç olan bu ülkenin geleceğinin büyük ölçüde Afganistan’daki gelişmelere bağlı olması ABD’nin Afganistan sorununu daha uzunca bir süre çözmek istemeyeceğini açıkça ortaya koyuyor. Çünkü sorun çözülürse bölge ülkeleri ABD’ye “buralarda ne arıyorsun” sorusunu yöneltebileceklerdir.

Orta Asya Cumhuriyetleri’ndeki tek Amerikan üssü olan Manas’ın ABD’ye getirdiği mali yüke karşın Amerikalıların burayı ısrarla elde tutmak istemeleri Orta Asya’nın jeopolitik önemini ortaya koymaktadır. Zira Amerikalılar halen bu üssün kirası olarak Kırgızistan’a yılda 150 milyon Dolar ödemektedirler. Ayrıca bu anlaşmanın gerçekleşmesi için Kırgız Ordusu’na dört adet helikopter de hediye edilmiştir. Bugün için Orta Asya’da tek bir Amerikan üssü bulunmasının bile Rusları ve Çinlileri ne ölçüde rahatsız ettiğini vurgulamak için, bu ülkelerin siyasi, askeri ve istihbarat alanlarında Kırgızlara baskı yaptıklarını burada belirterek Orta Asya’da süren satranç oyununun boyutlarını ortaya koymak gerekiyor. Bu bağlamda, ABD’nin eski Savunma Bakanı Donald Rusmfeld’in Tacikistan’da bir askeri üs kurma çabalarının yine özellikle Rusya’nın ekonomik ve askeri baskılarıyla ve esasen Tacikistan’da bir Rus üssünün varlığından ötürü engellendiğine de dikkat çekmek isteriz. Hatta Amerikalıların bu girişiminden sonra Rusların Kırgızistan’daki Kant üssünü ve Tacikistan’daki üslerini daha da takviye ettikleri bilinen bir husustur. Yine olası ABD girişimlerine karşı, Çin’in, Amerikalıların terk ettiği Özbekistan’daki Hanabad üssünü istediği, ancak Rusların Çinlilere bu konuda imkan vermeyerek Hanabad üssünün gerektiğinde kullanımı konusunda Özbek hükümetiyle anlaştığı da iddia edilmektedir.

Amerika açısından bugün Orta Asya’daki varlığını sürdürebilme hususu biraz da komik gelebilecek bir yaklaşıma da bağlıdır. Bir yandan Afganistan’daki savaşı prestij ve çıkarları açısından kaybetmemesi gereken ABD, eğer bir gün Afganistan’dan mağlup olarak ayrılma durumunda kalırlarsa o vakit Orta Asya’dan tamamen çekilmeye zorlanacaklardır. Çünkü bugün için, kendi başlarına Orta Asya’daki terör, köktendinci hareketler ve uyuşturucu kaçakçılığı ile tam olarak baş edemeyen Orta Asya Cumhuriyetleri için bir bakıma bu bölgedeki Amerikan mevcudiyeti bir sigortadır. Afganistan’daki karışıklıklar sürdükçe söz konusu sorunlarla bugün Amerikalılar uğraşırken, yarın bölgeden ayrıldıklarında, özellikle köktendinci hareketlerle baş başa kalacaklarını bilen bölge ülkeleri Amerikalıları kendi topraklarında istemeseler de ABD’nin Afganistan batağı ile uğraşmasından şimdilik memnun gözükmektedirler.





KUŞATILAN RUSYA VE AVRASYA’DAKİ ABD ÜSLERİ


Amerikan Üs Organizasyonu ve Konuşlanma Anlayışı:



ABD’nin bütün dünyada üs edinirken öngördüğü ilkeler temelde askeri gücün ve kullanılan ileri kontrol konumundaki askeri üssün konuşlandırılmasının optimizasyonu esasına dayanır. Buna göre, stratejik hava ve deniz güçleri gerektiğinde bu üslerin imkanlarından faydalanırken kendi sınırlı olanaklarının uzaklık nedeniyle ortaya çıkarabileceği sakıncaları telafi edebilmelidir. Bu bağlamda; Ana Operasyon Üsleri, İleri Operasyon Noktaları ve Müşterek Güvenlik Mevkileri şeklinde üç ana üs ve ikmal merkezi anlayışı mevcuttur. Ayrıca bunları destekleyen Ön Konuşlu Noktalar ve Nakliye Hatları Tesisleri gibi yardımcı destek üsleri de vardır. Bunları genel olarak irdelersek;
Ana Operasyon Üsleri; Almanya’daki Ramstein ve Spangdahlem Hava Üsleri, İspanya’daki Rota Deniz Üssü, İtalya’daki Vicenza 173ncü Hava İndirme Tugayı Üssü, Napoli ABD Akdeniz Merkez Komutanlığı, Aviano’daki hava üssü, Japonya’daki Kadena-Okinawa Hava ve Yokosuka Deniz üsleri, Güney Kore’deki Camp Humphreys üssüdür. Bu üslerin organizasyon açısından konsolidasyonu ve birden çok güç tarafından kullanımının sağlanması esası realize edilmiştir.
İleri Operasyon Noktaları: Bu mevkiler Ana Operasyon Üslerini desteklemek amacıyla Batı Afrika’dan, Güney Asya, Pasifik Okyanusu ve And Dağları’na uzanan istikrarsız kuşakta tesis edilmişlerdir. Bu üsler minimum Amerikan personeliyle işletilir. Aktif görev kuvvetlerinin destek ve ikmali için kurulmuşlardır. Bunlara örnek; Bosna’daki Kartal Üssü, Kosova’daki Camp Bonsteel, Türkiye’deki İncirlik, Umman’daki Tumrait ve Masirah üsleri ve Cibuti’deki Monier üsleridir. Bu üslerdeki personel ve güçler dönüşümlü olarak konuşlandırılır ve genelde bölgesel ve ikili eğitim çalışmalarına odaklanmışlardır.

Müşterek Güvenlik Mevkileri: Bunlar bir anlamda ileri operasyon noktalarıdır. Ancak buralarda Amerikan güçlerinin sürekli kalması söz konusu değildir. Bu üsler olağanüstü koşullarda kullanılmak üzere ve genelde taşeron firmalar veya bulunulan ülkeler tarafından korunup hazır tutulur. Bu üslerde gerektiğinde kullanılmak ve hatta feda edilmek üzere malzeme de depolanmıştır. Bu çeşit üs ve tesislerin çoğu, ABD’nin enerji tedariki çıkarlarını korumak ve teröre karşı mücadelesinde kullanılmak üzere Afrika ülkelerinde, örneğin, Gabon-Libreville’de, Senegal-Dakar’da ve Uganda-Entebbe’de bulunurlar.

ABD’nin halen dünyanın 130 ülkesinde çeşitli kademe ve potansiyelde görev yapan askeri gücü mevcuttur. Bu gücü oluşturan askeri personel miktarı ise yaklaşık 250.000 civarındadır ve buna Almanya, İtalya, İngiltere ve Japonya’daki sürekli üslerdeki askerler eklendiğinde dünya üzerinde ABD üslerinde konuşlanmış asker sayısı 350.000’i bulur. Halen 37 aktif savaşçı ABD tugayından 10’nun Irak’ta, 1’nin Güney Kore’de ve yine 1’nin de Afganistan’da konuşlandığı bilinmektedir. Benzer bir şekilde Milli Muhafız Teşkilatının toplam 39 tugayından 3’ü Irak’ta, 1’i Afganistan’da, 1’i de Kosova’da konuşlanmıştır. Amerikan Donanmasının da yaklaşık 33 bin askerinin dünyanın çeşitli yerlerinde konuşlandırıldığı bilinmektedir.
ABD’nin Asya’da Rusya açısından önemli olacak üs ve tesisleri;
-
Afganistan’daki; Bagram Hava Üssü ve Kandahar Hava Alanı, Kabil Havaalanı, Khost Hava Üssü, Herat’ın güneyindeki Şindand Hava üssü.
-Kırgızistan’daki Manas/Ganci üssü,
-Guam adasındaki, ABD’nin Orta ve Asya kıtasına dönük operasyonlarda kullanılabilecek Camp Andersen Hava Üssü.

Bu bağlamda 12nci Hava Tugayı’nın Afganistan’daki bu üslere sevk edilmiş olduğu bilinmektedir. Afganistan’daki Bagram Havaalanı’nda 455nci Hava Gücüne ait destek ve saldırı filosu ile Kandahar’daki Havaalanında Deniz Piyadelerine ait Hava Kontrol Birliği mevcuttur. İtalya’dan Mayıs 2007’de Afganistan’a sevk edilmiş 173 Hava İndirme Tugayı yaklaşık 3.400 savaşçı askerle Orta Asya’da önemli bir güç oluştururken yine 82. Hava İndirme Tümeni’nin 4ncü Tugayı, 10. Dağ Komando Tümeni’nin 3üncü Tugayı, aynı Tümenin 4üncü Tugayı, Güney Carolina’daki Milli Muhafız Güçleri’nin 218. Tugayı ile 3üncü Deniz Piyade Tümeni’nin 3. Deniz Piyade Alayı Orta Asya’daki aktif Amerikan savaş güçleridir. Teyit edilemeyen haberlere göre yakın gelecekte ABD Afganistan’da bir Merkez Komutanlığı kuracak ve bu ülkedeki asker sayısını 30.000’e çıkaracaktır. Yani bir bakıma ABD’nin Orta Asya’yı Ruslara terk etme niyetinde olmadığı burada altı çizilerek belirtilebilir. İşte bütün bu güçler nedeniyle Rusya Federasyonu’nun kendini Batıdan, Doğudan ve Güneyden kuşatılmış şekilde hissetmesi ve hatta tehdit edici tepkiler vermesi Ruslar açısından anlaşılabilir bir husustur.

AVRASYA’DAKİ RUS ÜSLERİ

Küba gibi uzak karakollardan ve özellikle Doğu Avrupa ve Kafkasların bir bölümünden çekilmelerinden sonra bugün çeşitli ülkelerde sahip oldukları tesis, askeri üs, elektronik dinleme ve erken uyarı istasyonları, uzay araştırma merkezleri ve lojistik depoları da temelde Rusların bugünkü askeri doktrinlerinin çizgisini aksettirmektedir. Buna göre Ruslar önem verdikleri bazı ülke dışı stratejik noktalara, bölgelere kuvvet göndermeyi esas almışlar ve çeşitli eski Sovyet cumhuriyetlerinde üsler kurmuş veya eski üslerini muhafaza etmişlerdir. Bu bağlamda bu ülkelerde yaklaşık 25 üsleri mevcuttur. Bu noktada, öngördükleri doktrin ve odaklandıkları yaklaşıma göre;
a) Orta Asya Bölgesi’nde (ki bu bölgede öncelikleri ABD’nin ve aynı zamanda Çin’in etkinliğini önlemektir) Kant (Kırgızistan) ve Duşanbe (Tacikistan) üsleri vardır.
b) Kafkaslar Bölgesi (Ermenistan ve Kırım’da üsleri mevcuttur)
c) NATO ve Batı ile mücadele sahası kabul edilebilecek ön karakol olan Belarus ve çevresinde strateji yürütmektedirler.
Bu bağlamda;
- Azerbaycan’da; Gebele Uzay ve 37nci Hava Ordusu Uzun menzilli hava ve radyo izleme üssü,
- Ermenistan’da; Erivan yakınlarında 426ncı Hava Grubu ve 520nci Hava Merkez Komutanlıkları, Gümrü’de 127nci Motorize Piyade ve 102nci Askeri üsleri,
- Belarus’da; Baranoviçi’de, Uzay Kuvvetleri, Bağımsız Radyo Dinleme İstasyonu ve 37nci Uzun Menzilli Hava Grubu Merkezi, Vileyka’da, 43ncü Deniz Haberleşme İstasyonu,
- Gürcistan’da; Abhazya ve Güney Osetya’da Barış Gücü Kuvvetleri halen mevcuttur. Abhazya ve Güney Osetya dışındaki Gürcistan topraklarından tamamen çekilmişlerdir.
- Kazakistan’da; Sarı Şagan’da, Uzay Kuvvetleri ve 37nci Stratejik Hava Ordusu eğitim alanı, Baykonur’da, Uzay Üssü ve bağımsız radyo izleme istasyonu,
- Kırgızistan’da; Kant Hava Üssü ve 5nci Hava Ordusu Güçleri,
- Moldova, Trans Dinyester’de, Tiraspol Rus Transdinyester Kuvvetler Komutanlığı ile 8nci Motorize Piyade Birliği unsurları bulunmaktadır.
- Tacikistan’da; Nurek’te, 7680nci Uzay Kuvvetleri Birliği ile 37nci stratejik Hava Gücü Uydu İzleme Merkezi, Duşanbe-Kuleb-Kurgan-Tyube’de, 201nci Askeri üs ile Volga-Ural 201nci Motorize Piyade Tümeni unsurları, Aini’de 670nci Hava Grubu,
- Ukrayna’da; Sivastopol, Karadeniz Filosu Deniz Üssü bulunmaktadır.
Bu bağlamda, Rusya Federasyonu’nun üs edinme oyununda ABD’ye karşı Orta Asya’da başarılı olduğu, ancak Kafkaslar’da aynı başarıyı gösteremediğine, giderek zayıf duruma düştüğüne de değinmek gerekir. Özellikle renkli devrimlerle Gürcistan ve Ukrayna’da kan kaybeden Rusya eğer bu iki ülke NATO’ya girerse güneyinden de kuşatılmış olacaktır. Bu durumda Rusya’nın Batı’ya karşı giderek agresif bir politika izlemesi ve Güney’indeki büyük komşusu Türkiye ile ilişkilerini de daha yakın tutacak bir çizgiye girmesi beklenebilir.
Bugün Avrasya’da oynanan “Satranç Oyunu”nun oyuncuları başta ABD ve Rusya’dır. Ancak Çin’in de özellikle Orta Asya’da stratejik konuşlanmada söz sahibi olmak istediği ve giderek ağırlığını koyduğu gözlemlenmektedir. Bu ülkelere üs vererek oyuna katılan ülkelerin bu noktadaki stratejileri ise bilhassa Orta Asya ülkeleri açısından, sürdürülebilir bir denge ve dolayısıyla korunma sağlamaktır. Bu bağlamda yine özellikle ekonomik, askeri destek ve yardım sağlamanın yanı sıra terörle mücadelede de dayanışma gereksinimleri bu ülkeleri söz konusu büyük aktörlerle işbirliğine zorlamaktadır. İşte Avrasya’daki üs edinme denkleminin çözümündeki en etkili unsurlar da her halde bu hususlardır.


TUSAM


Tarih Bülteni

16 Ocak 2008 Çarşamba

Tahran füzeye yoğunlaşıyor


Değiştir
Ali KÜLEBİ
TUSAM Başkanvekili



Bir zamanlar ABD'den aldığı silahlarla dünyanın dördüncü büyük askeri gücünü oluşturmuş olan İran, ambargo nedeniyle bu özelliğini yitirdi. Şah zamanında döneminin en etkilisi sayılan, F-14A Tomcat, F-4 Phantom savaş uçaklarına, 70'den çok AH-1 Cobra Taarruz, 35 kadar CH-47 ağır nakliye helikopterine, C-130 ve Boeing 747 nakliye, Boeing 707 tipi tanker uçaklarına ve Hoovercraft gemilerine sahip olan İran, ambargo sonrası değil sofistike Amerikan silahlarını almakta, elindekilerin bile yedek parçalarını sağlamada tamamen olmasa da ciddi ölçülerde zorlandı. Bugün yukarıda sayılan silahlarının da demode olması, yedek parça sorunu yaşaması ve söz konusu silahların tam randımanla çalıştırılamaması, bunların sayılarını envanterden düşürdüğünden İran'ı birçok gelişmekte olan ülkenin silahlanma stratejisindeki benzeri adımları atmaya zorladı. Özellikle Kuzey Kore'nin yardımlarıyla, geçmişte Suriye, Irak ve Libya'nın izledikleri yolu çok daha etkin bir şekilde programlaştırıp, üretemeyeceği sofistike uçakların yerine, hedeflere daha sorunsuz ulaşabilecek, teknolojik açıdan dışarıdan kurcalamalara ve elektronik, Truva atları benzeri engellemelere izin vermeyen stratejik etkinliğe sahip balistik füze ve roketleri üretmeye başladı.( Bu hususu satır aralarında Türkiye'ye de daha fazla örnek olmasını bu vesileyle dile getirmek isteriz.)
Özellikle Ortadoğu ülkelerinin son 15 yılda giderek önem verdikleri balistik füze ve topçu roketleri kullanmanın etkin örnekleri ilk olarak, 1. Körfez Savaşı'nda görüldü. Savaş sırasında, envanterinde sayıca çok olan ve çevresindeki ülkelerce tehdit olarak algılanan MİG-29 tipi ve öteki jet savaş uçaklarını Amerikan güçlerine karşı havalandıramayan Irak'ın -özellikle İsrail'e karşı- tek başarılı ve panik yaratan saldırılarının, elindeki Scud roketleriyle olduğunu bu vesileyle anımsatmakta yarar vardır. Yine 12 Temmuz'da başlayan 14 Ağustos 2007'ye kadar süren "İsrail-Hizbullah Savaşı'nda" Hizbullah'ın İsrail'e attığı ve çoğu önlenemeyen, ciddi hasarlar verip İsrail'de panik yaratan ve her halde bundan böyle İsrail'in güvenlik konseptini gözden geçirmesini ve Hizbullah'ı daha dikkate almasını gerektirecek roket saldırıları da burada bu silahların giderek artan önemine değinmemizi gerektirmektedir.
Hizbullah kendine göre bir topyekun, İsrail açısından ise asimetrik bir savaş verirken, bütün güçlerini seferber ettiği bu savaşta 5.000'den çok kısa ve orta menzilli roket kullanmıştır. 33 gün süren roket saldırılarının İsrail'de 53 ölü ve 2.000 kadar yaralıya neden olduğu, bu süre zarfında Kuzey İsrail bölgesinin tamamen paralize olmuş olması ve İsrail'e de bu saldırıların maliyetinin yaklaşık beş milyar dolar olduğu da iddia edilmektedir. Özellikle zarar görmüş olan bölgeler arasında, Hizbullah'ın roket saldırılarına hedef olan İsrail'in üçüncü büyük kenti Hayfa'nın, İsrail'in turizm ve sanayi merkezi olması da böyle önemli bir yerin ancak roketlerle erişilebileceğini kanıtlayan doğru bir taktik olması açısından önemlidir. Ateşkes sonrasında bile Hizbullah'ın elinde hala 10.000'den fazla roket ve füze olduğu ve Hizbullah'ın bunları BM'nin kararlarına karşın teslim etmediği de, Hizbullah'ın bundan böyle dikkate alınması gereken gücünü göstermektedir. Hizbullah'ın yükseliş seyri aynı zamanda Afganistan'da Sovyetler'e karşı savaşan Afgan mücahitlerin Amerikan Stinger yerden havaya füzelerini kullanmasıyla birlikte literatüre giren, "asimetrik savaş"ın yeni boyutlarını göstermesi açısından da önemlidir. Hizbullah'ın halen elindeki füze ve roket envanterinin, Suriye tarafından sağlanan Grad (50 km. menzilli), Raad (70 km menzilli) ve Hayber 1 (100 km. menzilli) roketler dışında, İran'dan verildiği söylenen 240 mm.lik Fecr-3 (43 km. menzilli), 320 mm.lik Fecr-5 (75 km. menzilli) ve 600 mm.lik Zelzel-2 (250 km. menzilli)'den oluştuğu da ifade edilmektedir.
İRAN'IN ERİŞTİĞİ NOKTA
Amerikan kuvvetlerince İran'ın nükleer tesislerine olası bir saldırının geçtiğimiz aylar içinde söz konusu olduğu hatırlanırsa, her şeye karşın özellikle de Lübnan olaylarından dolayı artık ABD'nin de Hizbullah saldırısından ciddi bir şekilde ders aldığını ve İran'ın misilleme olarak kullanabileceği Şahab ve öteki geliştirilmiş füzelerini hesaba katmaya başladığını rahatlıkla söyleyebiliriz. İran'ın, sayıları bine yakın çok çeşitli füzesinin, Umman, Katar, Kuveyt ve Irak'taki Amerikan üssünü vurma olanağı olduğunun söylenmesinin yanı sıra, sayıları 30-100 kadar olduğu sanılan Şahab-3, Fecr-3MIRV ve AŞURE füzelerinin de İsrail'i vurması söz konusudur. İran'ın füze teknolojisi açısından erişmiş olduğu nokta, Kuzey Kore, Çin ve Rusya'dan alınan platformların ters mühendislikle üretiminin yanı sıra, doğrudan alınan teknolojik bilgi, ekipman ve müşterek çalışma şeklinde oluşmuştur. Bugün gelinen noktanın bir sonraki adımı ise, geliştirilen sıvı yakıtlı Şahab serisiyle ve katı yakıtlı çok daha sofistike başka platformlarla 2020'lere doğru İran'ın ABD kıtasını doğrudan tehdit edebileceği şeklinde yorumlanıyor. İran'ın bugün çeşitli aşamalardan sonra geldiği nokta, özellikle Irak ile savaşında hava kuvvetleri ile Irak'ın içlerindeki tesisleri vuramayacağını anlamasıyla ve bizzat kendi topraklarının Irak füzelerince vurulmasıyla balistik füze sistemlerine sahip olma zaruretini tespit etmesi ile başlamıştır. İsrail ile ilişkilerini hesaba katan İran, bunun sonucu olarak çok hırslı bir şekilde füze geliştirme programını ele almıştır. Programın hedefinin boyutları, kıtalararası balistik füze üretimine erişebilecek bir şekilde ve hem katı hem de sıvı yakıtlı balistik füzeler üretebilecek teknolojilerde ele alınmıştır. Bugün, orta ve uzun menzilli balistik füzeler üretimine ve bu bağlamda uzaya uydu göndermeyi sağlayabilecek kapasitede daha yetenekli füzeler üretme noktasına yaklaşılmıştır. Yine İran'ın balistik füzelerinin, konvansiyonel yüksek güçlü patlayıcıların yanı sıra, kimyasal ve hatta nükleer savaş başlıklarını taşıyabilecek şekilde geliştirildiği de bilinmektedir. İran'ın bu kapasiteye ulaşması hiç şüphesiz yıllar önce ele alınan programın ara vermeden yürütülmesiyle gerçekleşmiştir. Petrol gelirlerinin de dünya petrol fiyatları ve ihtiyacı paralelinde artması İran'a ekonomik olarak bu olanağı sağlamıştır. İran'ın balistik füze programının bugünkü küçümsenmeyecek başarısının temelinde, çalışmaların büyük oranda İran Savunma Bakanlığı'na bağlı olan; Uzay ve Havacılık Endüstrisi Kurumu ve Makine Sanayi Kurumu tarafından yürütülmesi yatmaktadır. Bu bağlamda, Saltanat-Abat Füze Merkezi, Vanak Füze Merkezi, Parçin Füze Fabrikaları, Bakeri Tesisleri, Mustafa Humeyni Üssü Tesisleri, Hemmat Üretim Tesisleri, Kadiri Üssü Fabrikaları, İran Havacılık Sanayi, İran Elektronik Sanayi Kuruluşu, İran Helikopter Yenileme ve Destek Tesisleri, Tardis İran Şirketi Zekeriya El-Razi Kimya Tesisleri gibi sanayi tesislerinin ilgili programı yürüttükleri söylenmektedir. Yine; Amir Kabar Teknik Üniversitesi, Devrim Muhafızlarına ait İmam Hüseyin Üniversitesi ve Tahran'daki Şerif Teknoloji Üniversitesi'nin de bu çalışmalara bilimsel katkıda bulunduklarına işaret edilmektedir.
İran'ın uzun vadeli füze programının temel destekleyici ve tedarikçisi olan Çin, Kuzey Kore ve Eski Sovyet Cumhuriyetleri'nin de bugün gelinen noktadaki katkıları inkar edilemez. Kuzey Kore, özellikle bugün erişilen noktada İran'a en büyük katkıyı sağlamış ve sağlamaya da devam etmektedir. Özellikle 1999 yılında, Chang Wang Kuruluşu, İran'a verdiği 12 Nodong motoru ile İran'ın orta menzilli füze üretim programına önemli katkı sağlamıştır. 2006 yılında İranlı mühendislerin Kuzey Kore'ye ait Taepodong-2 (orta menzilli) füzesinin denemesine katılmış olmaları, İran'ın Orta-Uzun menzilli füzeler konusundaki çalışmalarında Kuzey Kore'nin yerini ve önemini göstermektedir. Çin Halk Cumhuriyeti'nin de İran'a başından itibaren süregelen yardımı bilinmektedir. İran'a teknoloji ve malzeme konusunda bir dizi yardım sağlayan kuruluşların başında China North Industries Şirketi gelmektedir ve bu kuruluş 2003 yılında ABD Dışişleri Bakanlığı'nın yaptırımlarına tabi tutulan şirketler arasına sokulmuştur. Yine benzeri şekilde; Çin'e ait CPMIEC firması ve Taian Dış Ticaret Firması da 2003 Haziran'ında ABD'nin yaptırım listesine konulmuştur.
1995 yılından bu yana Uluslararası Füze Teknolojisi Kontrol Sistemi'ne tabi olan Rusya Federasyonu'nun da özellikle Şahab-3 füzelerinin geliştirilmesinde İran'a yardımcı olduğu söylenmektedir. Baltık Devlet Teknik Üniversitesi, Glavkosmos, Grafit, MOSO, Polyus Bilimsel Araştırmalar Üretim Birliği gibi kuruluşların da İran'a malzeme ve teknoloji yardımı yapmış olmalarından dolayı ABD'nin "yaptırım uygulanacaklar listesine" konulmaları Rusya'nın İran'a katkılarını göstermektedir. Aynı şekilde eski Sovyet Cumhuriyetleri'nden Moldova'ya ait 3 kuruluşun da İran'a ait üretim kuruluşlarına teknoloji vermesi üzerine yaptırım uygulanacaklar listesine alınmaları, İran'ın uluslararası işbirliği ve tedarik programlarının boyutlarını göstermektedir.
FÜZE SİSTEMLERİ
İran'ın balistik füze çalışmalarının baştan Scud-B füzelerinin ters mühendislik yoluyla üretilmesine dayandığı söylenmektedir. Bundan hareketle Şahab-1 füzesi geliştirilmiştir. Bilahare, sıvı yakıtlı Şahab-2 (Kuzey Kore'nin Scud-C benzeri) ve Şahab-3'lerle programa devam edilmiştir. İran'ın sürdürdüğü daha uzun menzilli Şahab-4, Şahab-5 ve Şahab-6 programları da yine sıvı yakıtlıdır ve başta Kuzey Koreli ve Rus mühendisler tarafından geliştirilmektedir.
Füze üretiminin yine önemli bir gereği olan katı yakıtlı füzelerin üretimi ise Oghab ve Şahin-II füzeleriyle başlatılmış ve yine Çin Halk Cumhuriyeti'nin katkılarıyla, katı yakıtlı, Fecr, Nazeat, Zelzel gibi topçu roket sistemleri geliştirilmiştir. Bugün İran'ın bu teknolojilerde kendine yeterli bir düzeye eriştiği düşünülmektedir. Ancak geçtiğimiz Kasım ayının sonunda İran'ın geliştirdiğini ilan ettiği AŞURE isimli füze, bu ülkenin balistik füze programını ne ölçüde ciddiye aldığının ve hangi noktaya eriştiğinin bir kanıtıdır. Savunma çevreleri, katı yakıtlı olması açısından önemli bir gelişmişlik arz eden bu füzenin 2.000 km. menzili olduğuna ve İran'ın bugüne kadar geliştirmiş olduğu bütün füze sistemleri içerisinde teknik açıdan en üst düzeye erişmiş füze olduğuna dikkat çekmişlerdir. Esasen İran'ın 2.000 km. menzile elindeki sıvı yakıtlı Şahab-3'leri geliştirerek erişmesi beklenirken bunu çok ayrı bir platformda ve teknolojide başarması da ayrıca önemlidir.
İran'ın halen bilinen balistik füze ve roket sistemleri şöyledir:
- Şahab 1 (Scud B): 300 km. menzilli, 800 kg. savaş başlıklı, sıvı yakıtlı, halen kullanıma hazır, CEP-hedef sapma mesafesi yaklaşık 1 km. (50-300 adet mevcut).
- Şahab 2 (Scud C): 500 km. menzilli, 700 kg. savaş başlıklı, sıvı yakıtlı, kullanımda (50-150 adet mevcut).
- Şahab 3: 1.300 km. menzilli, 750 kg. savaş başlıklı, sıvı yakıtlı, hedef şaşma mesafesi 3 km. (Ellerinde 30-100 kadar mevcut olduğu söyleniyor).
Bundan türetilmiş Şahab 3B'nin menzilinin 2.000 km, 3C'nin 2.200 km. olduğu iddia edilmekte.
- Şahab 4: Yaklaşık 2.000 km. menzilli, 1.000 kg. savaş başlıklı, sıvı yakıtlı. Kullanıma hazırlık süresi bilinmiyor.
- IRIS: Sıvı, katı yakıtlı, 3.000 km. menzilli, (Şahab-3D türevi)
- Tondar 69 (CSS8): 150 km. menzilli, 190 kg. savaş başlıklı, katı yakıtlı, kullanımda.
- Fatih 110:200 km. menzilli, katı yakıtlı, kullanımda.
- Fecr-3 MIRV: Menzili bilinmiyor, sıvı yakıtlı, çok başlıklı, yerden havaya füzelere karşı korunma özellikli. İran'ın çok gelişmiş bir balistik füze sistemi olduğu söyleniyor.
- Ghadr-110: Birinci kademesinin sıvı yakıtlı ve ikinci kademesinin katı yakıtlı olduğu ve Şahab 3'ün geliştirilmiş bir versiyonu olduğu iddia ediliyor. Menzilinin 2.500 km civarına erişebileceği de söylentiler arasında. Şahab-3'lerin saatlerce sürebilecek hazırlık safhasına karşı 30 dakikada atışa hazır hale getirilebileceği ve yüksek manevra yeteneği iddiaları da önemli bir husus.
İran'ın halihazırda elinde olan ve geliştirmekte olduğu çoğu kısa menzilli balistik füze ve topçu roketleri; Samid, Şahin II, Nazent, Zelzel-1, Zelzel-2, Zelzel-3'dür.
Katyuşa Roketleri: Fecr-2, Fecr-3 (Fecr-3 MIRV'den farklı), Fecr-5 ve Oghab'dır.
Yerden Havaya Savunma Füzeleri: Misak-1, Misak-2, Seyyid-1, Şahab Thaqeb'dir.
Bunlara ek olarak İran'ın (Stealth) radarlara yakalanmayacak görünmez özellikli Kosar adlı bir Cruise füzesi geliştirdiği de söylenmektedir. Bu füzenin karadan, havadan veya denizden küçük ve orta büyüklükteki deniz hedeflerine etkili olacak özelliklere sahip olduğu da iddia edilmektedir.
İran'ın çok yönlü ve geniş bir yelpaze çerçevesinde geliştirmeyi başardığı bütün bu sistemler süreç içinde daha da etkili ve teknolojik özelliklere sahip olacaklardır. Ancak balistik füze teknolojisinin asıl önemli olan ve erişilmesi gereken boyutu, hedeften sapma oranının(CEP) azaltılmasıdır ki bu konuda İran'ın önünde teknolojik olarak daha çok yol olduğu söylenebilir. Ne var ki İran'ın olası bir savaşta hedef alabileceği İsrail ve başka küçük ülkeler açısından CEP oranının fazlalığı da çok bir şey ifade etmeyecektir. Çünkü nüfusu yoğun, yüzölçümü küçük ülkelere atılan füzeler, hedef alınan ülkenin altyapı ve nüfusuna bir şekilde mutlaka zarar verecektir.

TUSAM

Tarih Bülteni

27 Aralık 2007 Perşembe

Yunan Silahlanmasının Yeni Boyutları


Değiştir

Ali KÜLEBİ
TUSAM Başkanvekili


Ege’de silahlanmayı, savunma amacıyla değil, bu bölgeyi bir iç deniz haline getirme ve buradaki kıta sahanlığının doğal zenginliklerine sahip çıkma amacıyla sürdüren Yunanistan’ın Kıbrıs üzerindeki emelleri de açık ve tektir: Megali İdea çerçevesinde Ada’nın tamamına sahip olmak ister.
2001 Ekim ayında yayınlanmış olan ve bizdeki “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi”nin bir benzeri olan Yunan “Stratejik Savunma Belgesi” Yunanlıların askeri stratejilerinin ana hatlarını bir dizi doktrinel prensipte toplamıştır. Bunların çoğu genel ve tahmin edilebilecek hususlar ise de, Belge’nin değindiği şu noktalar bizim açımızdan özellikle önemlidir;



  • Kıbrıs ile “müşterek savunma bölgesi” tesisi,

  • Ulusal sınırlar dışındaki etnik Rumları savunmak, haklarına sahip çıkmak,

  • Kuzey sınırlarındaki istikrarsızlığa hazırlıklı olmak,

  • Doğu Akdeniz’deki deniz ulaşımını kontrol altında tutup, deniz ulaşım yollarını güvenceye almak.

  • 2015 yılına kadar doktrinel açıdan geçerli olacak bu belgenin satır aralarında Yunanlıların Megali İdea çizgisindeki ihtiraslı beklentilerini tespit ve analiz etmek zor değildir. Çünkü esasen dünyanın önde gelen ve Avrupa’nın üçüncü büyük silah alımcısı Yunanistan’ın silahlanma merakını, ihtirasını savunma kaygılarına bağlamak mümkün değildir. Bir kere Yunanistan’ın komşuları arasında, Ege’ye Yunanistan üzerinden inmek isteyen bir Varşova Paktı üyesi Bulgaristan artık yoktur. Arnavutluk ve Makedonya ise Savunma gücü açısından Yunanistan’ın yanına bile yaklaşamaz, tehdit unsuru olamazlar. O halde Yunanistan’ın bu silahlanmayı Türkiye’ye karşı tırmandırdığı açıktır. Türkiye’nin bugüne kadar, Kıbrıs dahil hiçbir hususta -her zaman haklı nedenlere sahip olmuş ise de- kriz başlatmadığı bilinmektedir. Bugüne kadar Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerginliklerin sorun yaratıcı ülkesi hep Yunanlılar olmuştur. Bu bağlamda;

  • PKK’nın açıkça desteklenmesi,

  • ASALA Terör Örgütü’nün desteklenmesi,

  • Kıbrıs’ta darbe yaptırılmadan önce, Akritas ve Ifestos Planları ile Ada Türklerinin katliamları ile ilgili planlar yapılması ve bunların uygulayıcısı olarak adaya yüzlerce Yunan Özel Kuvvet mensubunun gönderilmesi,

  • Bilahare Ada’da darbe teşebbüsünde bulunulması ve “Enosis”e girişilmesi tarihsel gerçekliklerdir.

  • Ege Adaları’ndaki Lozan’a aykırı silahlanmanın masum nedenlere dayandığı da söylenemez. Çünkü amaç Ege’nin tamamını kontrol altına alıp deniz altındaki doğal kaynaklara sahip çıkmak ve Türk Deniz ulaşımını kontrol altına alarak Türkiye’yi açık denizlere çıkmada kendilerine muhtaç etmektir,

  • Kardak Krizi bu nedenle çıkarılmış ve Türkiye’nin tepkisi denenmiştir,

  • Kıbrıs üzerindeki planlarını gerçekleştirmek için 1970-80’li yıllarda Suriye ve Lübnan ile Kıbrıs’a olası bir operasyonda, uçaklarının menzil yetersizliğini telafi etmek için bu ülkelerin üs ve tesislerini yakıt ve hatta mühimmat ikmalinde kullanmak amacıyla antlaşmalar yaptıkları iddia edilmektedir,

  • Bütün bunlar Yunanlıların bir “Megali İdea” sevdasından vazgeçmediklerini gösterir. Silahlanmaları da bütün bu olaylar, örnekler alt alta yazıldığında savunma amacına değil, içten, dıştan komplolarla zayıflatılmış bir Türkiye karşılarında bulduklarında, saldırmak içindir. Yunanlıların bu amaçlarının hamisi ve onları şımartan AB’yi de bu bağlamda unutmamak gerekir.

  • Yunanlılar bu amaçlar doğrultusunda, 2006–2010 Savunma Tedarik Programı çerçevesinde ayırdıkları yaklaşık 16,8 milyar Dolar’ın (11,39 milyar Avro) 12 milyarını halen süren programlarda ve kalan 4,8 milyar Dolar’ını da yeni silah anlaşmalarında kullanacaklardır.



    YENİ VE SOFİSTİKE SİLAHLAR


    Yunanistan 1990’ların başından itibaren sistematik bir şekilde, kısa-orta ve uzun menzilli hava savunma füzeleri alımını gerçekleştirmiştir. Bu bağlamda, PAC-3 Patriot, S-300, TOR-1 Ms,1-HAWK, OSA-AK (SA-8), SKYGUARD/SPARROW ve CROTALE NG/GR gibi hemen dünyanın önde gelen bütün sistemlerine sahiptir. Bunların dışında Ege’de hava savunmasına dönük ek bir güç teşkil edecek 6 adet Firkateyne de burada değinmek gerekir.
    Zırhlı Birliklerinin gücünü hızla arttırmayı planladığı anlaşılan Yunanistan, Almanya’nın bize vermemekte uzun süre direndiği Leopard-2 tanklarından, ellerindekine ek olarak envanterlerine katacakları yeni model 170 adet Leopard-2 HEL tankları Alman Krauss Maffei Firması ile Yunan ELVO’nun müşterek üretimi olacaktır. Bu tankların toplam tutarı yaklaşık 1,7 milyar Avro’dur. Trakya Cephesine konuşlandırılacağı söylenen bu tanklar yüksek tahrip gücü ile hemen her türlü zırha nüfuz edebilme yeteneği ile Yunan Silahlı Kuvvetlerine önemli bir katkı sağlayacaktır. Tank kuvvetleri açısından Amerikan platformlarından Alman platformlarına geçmeyi kararlaştırdığı anlaşılan Yunan Ordusu 170 Leopard-2 HEL’e ek olarak 130 adet Leopard 2A4 tankını da Almanya Krauss Maffei Firmasına sipariş etmiştir.
    Kara Kuvvetlerinin alacağı, aynı anda 256 hedefi izleyebilecek kapasitede olduğu söylenen radarlarla teçhiz edilmiş 12 AH-64 (D) taarruz helikopterinin bu sıralarda dört adedi teslim alınmıştır.
    Yunan Kara Havacılık Gücü, 12 adet Apache saldırı helikopterine ek olarak Eurocopter firmasından almayı planladığı 20 adet NH90 helikopterleri ile1970’lerden bu yana hizmet veren Huey’leri takviye edecek ve bunları süreç içinde hizmet dışı bırakacaktır.
    Genelde NATO üyeliği nedeniyle Amerikan silahları ağırlıklı bir envantere sahip Yunanistan’ın AB üyeliği nedeniyle Fransız ve Alman silah platformlarına envanterinde giderek ağırlık verdiği bilinmektedir. Ancak son günlerde bu ülkenin silah alım politikasında atmış olduğu önemli bir adım da Rusya Federasyonu ile bu konuda işbirliği yapacağına ve bu ülkeden çeşitli silahlar satın alacağına ilişkin haberlerdir. Bu haberlere göre Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin, görev süresinin sonuna yaklaşırken, Yunanistan'la önemli silah anlaşmaları yapmak üzere.
    NATO uzmanlarının eleştirdiği Yunanistan’ın Rusya’dan, yaklaşık iki milyar dolar değerinde silah almayı planladığı söyleniyor. Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis, NATO üyesi bir ülkeyle, ittifakın Soğuk Savaş yıllarının eski düşmanı arasında bugüne kadarki en büyük silah anlaşmasını imzalamanın eşiğinde. Bu konudaki şimdilik en somut haber ise Yunanlıların Rusya’dan 450 BMP 3 zırhlı muharebe aracı satın almaya yönelik bir planı onaylamış olmaları. Bunla ilgili anlaşmanın yaklaşık 1 milyar 200 milyon Euro değerinde olduğu sanılıyor. Bu haber bu bağlamda Moskova ile dev bir askeri alışverişin başlangıcı da olabilir.

    Yunanlıların; savaş uçakları, fırkateynler, helikopterler ve mühimmata 25 milyar Euro daha harcamayı tasarlıyor olmaları bu pastadan 450 BMP 3 zırhlı muharebe araçları yanı sıra Rusya’nın başka platformlar satarak daha çok pay alabileceğini akla getirebilir. Atina'nın Moskova'yla bu sürpriz ilişkisi, Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin'in enerji diplomasisinin sonucudur diye değerlendirebiliriz.
    BMP 3'ler, Amerikan yapımı zırhlı muharebe aracı Bradley'den daha hızlı. Manevra kabiliyetleri de yine Bradley'ninkilerden fazla. Yine aracın Rus yapımı Arena-e aktif koruma sistemine, 100 mm.’lik Smoothbore namlusuna ve bunun 4.000 m. menzilli tanksavar roket atma kapasitesine sahip olması hususları da önemli. Bu muharebe araçlarının Yunanlılarca Megali İdea çerçevesinde emeller besledikleri Türkiye’ye karşı Trakya’daki Leopard tank birliklerini destek amaçlı konuşlandırmaları bekleniyor.
    NATO’nun Rus-Yunan ilişkilerinin silahlanma alanında başlayan işbirliğinden kaygılanmasının nedenlerinden biri de alınacak silahların ittifakın teçhizatıyla uyumsuzluğu hususu. Ancak bir NATO uzmanının, BMP 3'ün etkisiz olduğuna dair tespitleri ve Afganistan'dakine benzer çatışmalarda işe yaramayacağı uyarısında bulunmuş olması da önemli bir husus.
    Donanmasının gelişmesi için ellerindeki 8 adet 209 tipi denizaltıya ek olarak üç adet Papanikolis (Tip 214) sınıfı denizaltıyı ısmarlamışlardır. 214 tipi bu denizaltılar su altında yakıt hücresi donanımıyla uzun süre kalabilme, sessizlik ve saptanmadaki güçlük özelliklerinden dolayı dikkat çekicidir. Ancak bu denizaltılardan ilk teslim alınanın bir dizi arıza vermesi ve Yunanlıların geçen Olimpiyat Oyunları nedeniyle bütçe sıkıntılarına girmeleri halen bu denizaltıların hizmete girmesini geciktirmekte ve hatta siparişten vazgeçmeyi bile söz konusu etmektedir.
    Hava kuvvetleri de yeni F–16 Block 52+ ve Mirage 2000–5 Mk2 ile hızla güçlendirilmeyi sürdürmektedir.
    Bütün bu gelişmeler bölgenin askeri dengelerine etki edecek boyuttadır.
    2007 yılında Yunan Deniz Kuvvetleri ABD Deniz Kuvvetlerinden satın aldığı 2 Osprey mayın tarayıcı ile takviye edilmiştir. Bunlardan 3 adet daha alınması da söz konusudur. Hücumbot olarak da 2 adet Super Vita ve 4 adet Combattante III tipi platformlardan ilki Yunan Donanmasına bu günlerde katılmış olacaklardır.
    Hava Kuvvetlerine alınması kararlaştırılmış 25 adet Mirage-2000-5 Mk2’nin bir kısmı peyderpey hizmete girmektedir. Bu uçakların SCALP-EG tipi havadan yere 250 km. menzilli olan füzelere ve yine MICA ve Magic tipi havadan-havaya füzelere sahip olmaları ile RDY radar sistemleri Yunan Hava gücüne son yıllarda dikkat çekecek bir güç kazandırmıştır. Ayrıca aynı güç kazanımı F-16 Block 52+’lara ASPIS II elektronik korunma savaş sistemlerinin takılmasıyla da arttırılmıştır.
    Geçtiğimiz yıl Yunan Hava Gücüne katılan EMB-145H (Embraer) AWACS erken uyarı uçakları, dost olmayan uçakları 350 km. ve Cruise füzelerini de 150 km. uzaktan tespit olanağına sahiptirler.
    Yunan Silahlı Kuvvetleri’nin yeni kurulan ve Kara Kuvvetleri tarafından çalıştırılacak “Elektronik İstihbarat Merkezinin de dünyada gelişen askeri olaylar ve medya haberlerini tek elden analiz edecek bir OSINT toplama yeteneğine sahip olması da önemlidir. Bu merkez aynı zamanda internet ve web siteleri üzerinden yayınlanan gizlilik dereceli veya hassas haberleri izleme ve bunların yayılmasını önleme görevi üstlenecektir.
    Bu yılsonuna kadar Yunan Silahlı Kuvvetleri’nin alımlar için harcayacağı tutarın 8 milyar Dolar’a yaklaşacağı söylenmektedir. Önümüzdeki 10 yıl içinde de alımlar için ayrılacak bütçenin 22 milyar Avro olacağı düşünülürse, Yunanlılar bu silahlanma ile Avrupa’nın en hızlı silahlanan birkaç ülkesinin arasına gireceklerdir.
    Bu program dâhilinde; 2008–2010 yılları arasında;

  • 40 adet 4. nesil savaş uçağı (2,8 milyar Avro),

  • 40 adet Hava Kuvvetleri için jet eğitim uçağı (1 milyar Avro-yaklaşık),

  • Deniz Kuvvetleri için de 6 adet Firkateyn (yaklaşık 2,8 milyar Avro tutarında)
  • gibi yeni platformların hizmete girmesi planlanmaktadır.
    Türkiye ile bir silahlanma yarışına giren Yunanistan'ın kişi başına askeri harcaması, diğer NATO üyesi ülkelerden fazla. Bütün bu gelişmeler Yunanistan’ın siyasi ve askeri emellerini gösterirken NATO uzmanları Yunanistan’ın Rusya'dan, yaklaşık iki milyar dolar değerinde silah almayı planlıyor olmasını da ciddi şekilde eleştiriyorlar. Atina'yı, bu konudaki fikrini değiştirmesi yönündeki çabaların başarılı olması da beklenmiyor.
    Yunanistan'ın Askeri Gücü
    YUNAN SİLAHLI KUVVETLERİ



    -YUNAN KARA KUVVETLERİ

    Asker: 93.500 aktif hizmette ve 198.000 yedek
    1 Zırhlı Tümen Karargâhı
    3 Mekanize Piyade Tümeni Karargâhı
    2 Hizmet Destek Tümeni
    4 Zırhlı Tugay
    7 Mekanize Piyade Tugayı
    5 Piyade Tugayı
    1 Hava İndirme Tugayı
    3 Özel Kuvvetler Tugayı (1 Deniz Piyade, 1 Paraşütçü Özel Birlik, 1 Özel Harekat)
    1 Kara Havacılık Tugayı
    4 Hizmet Destek Tugayı
    1 Kara Lojistik Karargâhı
    Silahlar:
    Tank: 1730 (Leopard 2A4, M-60 A, Leopard 1A ve M-48 A5)
    Zırhlı Araba: 172 VBL
    Zırhlı Personel Taşıyıcı ve Muharebe Aracı: 2175 (BMP, Leonidas ve M-113A)
    Top: 845 (yaklaşık)
    Çok Namlulu Roket Atar: 115 RM-70, 36 MLRS
    Hava Savunma Füzeleri:42 1-HAWK, 21 TOR-1M, 31 OSA-AK ve 1250 Stinger Füzesi
    4 Nakliye Helikopter Taburu çerçevesinde;
    38 UI7A, 74UH1, 15 CH-47D, 20 AH-64-A Apachee, 28 AB-205, 14 AB-206
    Yerden Havaya Füzeler: 2.200 adet (MIM-23B I-HAWK, SA-8B “GECKO”, FIM-92 RMP “Stinger”)

    -YUNAN DENİZ KUVVETLERİ
    Askeri Personel: 20.000, (4.000 yedek)
    10 ELLI Sınıfı Firkateyn
    4 Hydra Sınıfı (MEKO) Firkateyn
    4 Glavkos (209 tipi) Denizaltı
    4 Poseidon (209 geliştirilmiş) Denizaltı
    3+2 ROUSSEN sınıfı Hücumbot
    4 LASKOS sınıfı Hücumbot
    6 Votsis sınıfı (Eski Alman S148 sınıfı) Hücumbot
    4 Niki sınıfı (Eski Alman Tethis sınıfı) Hücumbot
    2 KAOS sınıfı Karakol gemisi
    4 MACHITIS sınıfı Hücumbot
    2 TOLMI sınıfı karakol gemisi
    4 Andromeda sınıf torpidobot
    2 Stamov sınıfı karakol gemisi
    5 Samos sınıfı Amfibik gemi
    4 Ketallina sınıfı Amfibik gemi
    9 Naxos sınıfı Amfibik gemi

    -YUNAN HAVA KUVVETLERİ
    Askeri Personel: 31.500 Aktif hizmet (30.000 yedek)
    Toplam Savaş Uçağı: 293 (F-16 Block 30, F-16 Block-52, RF-4E ve F-4E, F-16 Block-52+, Mirage 2000 EGM, A-7 ve Mirage 2000-5)
    Hava Savunma Füzeleri: 6 Batarya (36 rampalı)
    6 Skyguard/Sparrow, 2 SU-300 bataryası (12 rampalı), 4 TOR-MI, 9 CROTALE NG
    Hava Nakliye Uçakları: 118 uçak (helikopter dahil) (C-130 B/H, C-27, CL-215, DO-28, CL-415, EMB-135 AEW& C, P3-B Orion, AB-205, B-212, AS-332, A-109)


    TUSAM




    Tarih Bülteni

    13 Aralık 2007 Perşembe

    Türkmenistan'ın Doğalgaz Stratejisi ve Gelişmeler


    Değiştir
    Ali KÜLEBİ
    TUSAM Başkanvekili


    Eski Sovyetler Birliği ülkeleri arasında Rusya Federasyonu’ndan sonra ikinci büyük doğalgaz üreticisi olan Türkmenistan, 20 trilyon metreküp rezervi ve bu özelliği bakımından dünyanın önde gelen 15 doğalgaz üreticisinden biri olması nedeniyle enerji açlığı çeken tüketici ülkeler açısından giderek önem kazanmakta. Ancak ülkenin ihraç yollarının hemen hepsinin Rusya’nın kontrolü altındaki boru hatlarına bağımlı olması ve açık denizlere çıkış olanağının olmayışı bu zengin doğal kaynağından gerektiği kadar yararlanılmasına engel olmaktadır. 2006 yılında ürettiği yaklaşık 65 milyon metreküp gazın 42 metreküpü Rusya’ya, 8 metreküpü de İran’a ihraç edilmiştir. Özbek doğalgazının yanı sıra Türkmen doğalgazının da adeta Rusya Federasyonu ve Putin’in kendi petrol ve doğalgaz ihraç politikalarının bir aracı ve hatta silahı gibi kullanılması, bu ülkelerin kendi kaynaklarını dünya fiyatları üzerinden ve diledikleri miktarda değerlendirmelerine engel olmaktadır. Aynı husus Kazakistan için de geçerliyse de, Kazakistan’ın, Hazar Denizi, Azerbaycan, Gürcistan üzerinden boru hatları ve gemi ulaşımıyla dışa açılım konusunda birkaç adım önde olması ve Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı ile de petrol ihracını bir ölçüde sağlaması nedeniyle bu doğal kaynaklarını değerlendirmede göreceli bir rahatlık içindedir.


    Uzun yıllar özellikle ABD’nin öncülüğünde Hazar Havzası’nın doğal kaynaklarını dünya pazarlarına ulaştırma konusunda yapılan çalışmalarda, belli bir süreç zarfında Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan’ın yanında yer alan Türkmenistan bu bağlamda Hazar altından geçecek bir boru hattıyla gazını dünya pazarlarına Türkiye üzerinden eriştirebilecekti. Ne var ki 2000 yılında Türkmenbaşı’nın aniden bu işbirliğinden çekilmesi bu ülkeyi uzun bir süre daha tamamen Rusya’nın kucağına itti. Ancak Türkmenbaşı’nın ölümünden sonra değişme belirtileri gösteren Türkmen enerji politikası en son olarak Mayıs 2007’de Rusya-Kazakistan-Türkmenistan üçlü görüşmelerinde yeniden, yeni hali ile gündeme geldi. Türkmenistan’ın Türkmenbaşı’ndan sonraki Devlet Başkanı Berdimuhammedov, Trans-Hazar hattı projesine katılımlarını reddetmekten kaçınır bir dil kullanarak, konuya bir anlamda yeşil ışık yakabileceğinin sinyalini de vermiş oldu.

    Türkmenistan ile ilgili gelişmelerin kronolojisi


    Türkmenbaşı Saparmurat Niyazov’un ölümünden sonra devletin çeşitli kademelerinde önemli değişiklikler yapıldığı söylenen Türkmenistan’ın doğalgaz ile ilişkili dış politikasında da yeni açılımların söz konusu olması, ülkenin küresel sistemdeki önemini arttırmış ve bölgesel güç konumundaki birçok büyük sanayi ülkesinin Türkmenistan ile siyasi ve ekonomik ilişkilerini arttırma çabası içerisine girmesine neden olmuştur. Bu bağlamda;
    • İlk olarak Şubat 2007’de, Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi (SOCAR)’ın eski başkanı Sabit Bahirov, Türkmenistan’ın, Trans-Hazar doğalgaz boru hattı projesine katılımını beklediklerini bir anlamda yeniden dile getirmiştir. Hazar altından böyle bir boru hattının inşasının 11,5 milyar dolarlık büyük bir proje olmasının yanı sıra, işin olabilirliği açısından birçok politik sorunu da beraberinde getirmesi sıkıntılar arz etmektedir. Böyle bir boru hattının inşasının ise, Azerbaycan’ın halen çalışmakta olan Şahdeniz boru hattıyla Türkiye’ye aktarılması ise Türkmenistan’a açık denizlere çıkmada, üzerinde ayrıca tartışılan Güney Asya boru hattı yanında bir seçenek yaratabilecektir.
    • Yine Şubat 2007’de Rusya Federasyonu’nun 2028 yılına kadar Türkmen gazının tek ithalatçısı olacağı konusunda yeni Türkmen Devlet Başkanı’nın Rus Başbakanı’na söz vermiş olduğu yönündeki beyanatlar da önemlidir. Çünkü bu konu bilahare Gazprom ile yapılmış olan ve 2007 yılında Rusya’ya 60 milyar metreküp ve 2008 yılına kadar her yıl yaklaşık 80 milyar metreküp gaz satılacağına dair anlaşmaların, daha önceki yıllarda Gazprom’un yılda 42 milyar metreküp gaz almış olmasına bakarak çıtanın Rusya lehine önemli ölçüde yükseltildiğini gösteren ve kafaları karıştıran haberler olarak yoruma açıktır. Bu haberler, sadece bölge gazına ilgi gösteren AB ve ABD’nin değil Çin Halk Cumhuriyeti’nin bile çok arzu etmiş olmasına karşın Moskova’yla rekabet edemeyeceğini göstermiştir.
    • Mayıs 2007’ye gelindiğinde ise, Gazprom ile Şubat ayında yapılmış olan anlaşmaya rağmen Çin’in Milli Petrol Şirketi (CNPC) ile 151 milyar dolarlık bir gaz arama anlaşması yapılmıştır. Buna göre CNPC, Günorta Eloten sahasında 12 araştırma kuyusunu 3 yıl içinde açacaktır. Bu anlaşma her ne kadar Çin’e, Türkmen gazının alımı konusunda bir garanti vermiyorsa da önemli bir adım olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca bu adım, 2006 yılında Türkmenbaşı’nın Çin ziyaretiyle yapılmış olan ve Türkmenistan’ın Çin’e 30 yıl boyunca yılda 30 milyar metreküp gaz satımıyla ilgili anlaşmanın da bir teyidi ve devamıdır. Söz konusu anlaşma ile Türkmen gazı, 2009 yılına kadar tamamlanması beklenen, Kazakistan ve Özbekistan üzerinden geçen boru hattına verilecektir.
    • Haziran 2006’da, Türkmenistan ile Malezya arasında yapılan anlaşma uyarınca, Malezya şirketi Petronas tarafından 500 milyon dolara inşa edilecek ve yılda 10 milyar metreküplük gaz üretip, temizleyip taşınacak hale getirecek gaz işleme tesisinin ve bunun yanı sıra bir petrol rafinerisinin temeli atılmıştır.
    • Yine Mayıs 2007’de, Başkan Berdimuhammedov, Amerikan Chevron şirketini, Hazar’ın Türkmen tarafındaki hidrokarbon sahalarını geliştirmeye çağırmıştır.
    • Temmuz 2007’de, Rusya’nın en önde gelen petrol şirketi Lukoil, Türkmenistan ile Hazar kıta sahanlığında petrol ve gaz arama anlaşması yapmıştır.
    • Ağustos 2007’de Çin’in CNPC şirketi ile Amu-Derya Gaz sahasının sağ sahiliyle ilgili arama ve geliştirme projesi resmen başlatılmıştır. Bu bölgede yıllık 17 milyar metreküp gaz üretilmesi beklenmektedir.
    • Türkmenistan’ın Çin ile somut olarak başlayan bu ilişkisinin Rusya’yı belli ölçülerde rahatsız ettiği söylenmektedir. Ancak Türkmenistan’ın Çin ile yaptığı anlaşmada satılacak gazın 1000 metreküp fiyatının 90 ABD Doları olması, Rusya ile yapılmış olan ve 2009 yılına kadar geçerli olacak fiyatın arttırılması konusunda Türkmenistan baskısına karşı Rusya’ya bir koz vereceği için bir anlamda olumlu kabul edilmektedir.
    • Ekim 2007’de Hindistan tarafından yapılan açıklamalar, bu ülkenin, Türkmenistan-Afganistan-Pakistan boru hattı projesine katılmaya hazır olduğunu teyit etmektedir. Asya Kalkınma Bankası’nca desteklenen projenin bu günlerde resmi sözleşmesinin yapılması beklenmektedir.

    Kasım 2007 başında İngiltere’nin Türkmenistan ile imzaladığı ve İngiltere’nin Türkmen gazı sahalarına adım atmasına olanak sağlayacak niyet anlaşması da önemlidir. Bu anlaşma sayesinde İngiliz petrol firmalarının Hazar havzasına girmeleri sağlanacaktır. Halen Türkmenistan’da İngiliz kökenli Burren firması Nebit Dağı bölgesinde günde 16.000 varil petrol çıkarmaktadır. Ayrıca İngiliz, Malezya, Dubai ilişkili Dragon Oil firması da Hazar civarındaki Çeleken petrol havzasında faaliyettedir.



    Bütün bu gelişmeler, Türkmenistan’daki yeni yönetimin, Türkmenbaşı’nın ölümünden sonra ülkenin Rusya’ya olan bağımlılığını azaltma gayretlerinin göstergesi olması açısından önemlidir.


    Güney Asya’ya açılımlar


    Türkmenbaşı zamanında başlatılan ve Afganistan üzerinden Pakistan’a ve daha sonra Hindistan’a uzanacak bir gaz boru hattı projesi Türkmenistan’ın Rusya dışındaki seçeneklerine Çin’in dışında bir yenisini ekleyebilecektir. Bir süre ihmal edilen projenin bu sıralarda yeniden ele alındığı bilinmektedir. Bu projeye göre; 145 km.’si Türkmenistan’da, 735 km.’si Afganistan’da ve 555 km.’si Pakistan’da inşa edilecek toplam 1.435 km.’lik boru hattı ile Türkmenistan yeni bir alternatif pazar kazanmış olacaktır. Asya Kalkınma Bankasınca desteklenen, yaklaşık 4 milyar dolarlık bu projenin, Pakistan’ın Lahor şehrinden sonra Hindistan’ın Bikaner şehrine uzatılması da planlanmaktadır. Bu projede ihraç edilecek doğalgazın, Türkmenistan’ın Devletabad bölgesinden çıkarılacağı ve bu bölgenin yaklaşık 1.5 trilyon metreküp gaz rezervine sahip olduğu söylenmektedir. Ancak konuyla ilgili uzmanlar bölgeden çıkacak gazın başlangıçta birkaç yıl yeterli olacağı ve bilahare başka bölgelerdeki gazla takviye edilmesi gerektiğini dile getirmektedirler.


    Güney Asya hattı konusunda Türkmenistan’ın önündeki bir başka engelin ise, İran kıta sahanlığında çıkan İran doğalgazının 7 milyar dolar maliyetli bir boru hattıyla Pakistan ve Hindistan’a taşınması olabileceği uzmanlarca ifade edilmekteyse de Pakistan ve Hindistanlı yetkililerin artacak ihtiyaç ışığında yıllık 50 milyar metreküpten fazla gaza gereksinimleri olduğu ve birden çok kaynak ve boru hattının kendileri açısından yararlı olacağını söylemeleri konuyu gündemde tutmaktadır.


    Güney Asya’ya kadar uzanması söz konusu olan böyle bir boru hattının, Türkmenistan’a yeni pazarlar ve ayrıca Pakistan ve Hindistan’a ucuz enerji sağlamasının yanı sıra Afganistan’a da geçiş ücretleri açısından ekonomik anlamda katkıda bulunacak olması bütün bölge ülkelerinin yararı açısından önemli ve gerçekleştirilmesi gereken bir proje olarak kabul edilmelidir.

    Türkmenistan, Avrupa ve Türkiye ilişkileri


    Türkmenistan’ın son aylarda dış dünya ile hızla artan söz konusu ilişkileri başta ABD ve Batı ülkelerinde heyecan yaratmış ve bu ülkelerin pastadan pay alma heveslerini yeniden uyandırmıştır. Kasım 2007 başlarında ABD Enerji Bakanı ile AB Enerji Komiserinin Aşkabat’taki ilişkileri sonucu dile getirdikleri görüşlerden Batılı ülkelerin orta ve uzun vadede bu ülke ile ilişkilerini sağlamlaştıracaklarının işaretleri çıkmıştır. Ancak her iki yetkilinin de, ticari koşulların oluşması için ilişkilerde şeffaflığın ve haksız rekabeti önleyecek, adil bir ticaret düzeninin yasalarca korunmuş olarak kurulmasının şart olduğunu dile getirmiş olmaları bu ülkelerin bakış açıları bakımından önemlidir. Ülkenin doğalgaz rezervlerinin bugün tahmin edilenin de üstünde olma ihtimali, özellikle ülkenin Kara Kum Çölü’nde bundan böyle yapılabilecek araştırmalarla artabilecektir. Bu ihtimal de Batılı şirketlerin ilgisini daha da arttırmaktadır. Yine ülkenin eski, demode olmuş arama ve geliştirme faaliyetleriyle ilgili tesislerinin yenilenmesi hususunun ileri batı teknolojisine bağımlılığı da bu bağlamda dile getirilmektedir.


    Batı’nın Türkmenistan’a olan ilgisinin gün geçtikçe artması ve buna karşılık Türkmenistan’ın ilişkilerde şeffaflık sağlamaya başlamasının belirtileri, 14 Kasım 2007’de Aşkabat’ta yapılan petrol ve doğalgaz konferansında açıkça ortaya çıkmıştır. Bu toplantıda Türkmen Petrol Bakanı Baymurat Hocamuhammedov’un yabancı yatırımcılara hitaben, “Dünya pazarlarına girmedeki başarımız taşıma sistemlerimizin kapasitesine bağlıdır. Bu konulardaki sorunların aşılmasındaki stratejik müttefiklerimiz ise Rusya, Çin ve başka ülkelerdir” demesi, Türkmenistan’ın konuyu çok daha uluslararası düzeyde ele alma stratejisi izlemeye karar verdiğini göstermektedir.


    Türkiye açısından bugün gelinen nokta ise, Türkmenistan ile son yıllarda donma noktasına gelen ilişkiler ile ortaya çıkmaktadır. Maalesef geçmiş yıllarda Rusya ile hızla alelacele yapılmış doğalgaz anlaşmalarının Türkmenistan ile ilişkilerimizin bozulmasında en önemli husus olduğu konusunda tespitler vardır. Süreç içinde de Türkmenlerin doğalgazlarının neredeyse tamamını Rusya’ya veya diğer ülkelere yine Rusya üzerinden satma çizgisine girmeleri bu ülke ile olan ilişkilerimize en azından bu alanda zarar vermiştir. Yine Ruslar’ın etkisiyle Trans-Hazar hattının adeta unutturulması, doğalgaza ucuz ve güvenilir bir şekilde gereksinim duyan ülkemiz açısından zararlı olmuştur. Türkmenistan’ın bu günlerde değişmeye başlayan dış politikaları bağlamında başlatılan dışa açılım süreci ise belki de önümüzde, yeni ilişkiler kurmak için bir fırsat yaratabilecektir. Kaldı ki Berdimuhammedov’un söylemleri de Türkmenistan’ın Rusya’ya verdiğinden daha iyi fiyatlardan Avrupa Birliği ülkelerine gaz satma amacında olduğunu göstermektedir. Bu konu da Trans-Hazar’ı ve Türkiye üzerinden geçecek boru hatlarını yeniden gündeme getirmesi bağlamında Türkiye açısından fırsat zemini yaratabilecek bir durum olarak değerlendirilebilir.


    TUSAM




    Tarih Bülteni

    28 Kasım 2007 Çarşamba

    Çin'in Askeri Gücü


    Değiştir
    Ali KÜLEBİ


    ABD'nin tüm karşı çıkışlarına karşın AB'nin önemli ülkeleri Almanya ve Fransa, Çin'e ileri silah teknolojisi satma konusunda istekli görünüyor. ABD, Çin'e verilecek ileri teknolojinin kendine yönelik kullanılmasından çekiniyor. Çin ise, askeri teknoloji alanında yoğun çalışmalarını yürütüyor ve her yıl yüzde 10-15 oranında savunma bütçesini artırıyor. ABD raporlarına göre Çin, 2008 yılında sofistike silahlara sahip Tayvan'ı geçecek, 10-15 yıl içinde de dünya çapında bir silahlı kuvvete sahip olacak. Çin, Tayvan'ın ana karadan ayrılarak bağımsızlık ilan etmesi ve yaşanabilecek savaş için askeri açıdan hazırlık yapıyor.

    Çin, son dönemde komünist sistemden kaynaklanan silah sanayisindeki zaaflarını belirleyerek bunları gidermeye başladı. Savunma alanında 11 tane araştırma birimi oluşturdu. Bu çalışmalar olumlu sonuçlarını gösterirken, silah ticaretinden de para kazanmaya başladı. Çin, İran ve Pakistan'a silah satmakla kalmıyor, teknoloji transferi ve ortak üretim programlarına da sıcak bakıyor. Türkiye ile roket sistemleri konusunda ortak çalışan Çin, Türkiye'ye ileri teknoloji üretimi için bir ortak olabilir.

    SSon günlerde Avrupa Birliği'nin, ABD'nin karşı çıkışlarına karşın Çin'e silah ambargosunun kaldırılması yönündeki ısrarlı uğraşları, gerçekleşirse uzun dönemde dünya güç dengelerini değiştirebilecek bir özellik ve önem arz ediyor. Halen başta Fransa ve Almanya olmak üzere Avrupa'nın bütün belli başlı silah üreticisi ülkeleri gözlerini Çin'e dikmiş durumdalar.

    AB ve ABD, 1989 yılında demokrasi talebiyle Tiananmen Meydanını dolduran öğrencilerin direnişinin kanlı bir şekilde bastırılmasının ardından Çin'e silah ambargosuna başlamıştı. AB, Temmuz ayına kadar Çin'e uygulanan ambargonun kaldırılması konusunda çalışma yürüteceğini açıklamasının ardından ABD'nin yoğun diplomatik baskısı altında kalmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice son Pekin ziyaretinde açık bir şekilde ambargonun kaldırılmasının Pasifik'deki dengeleri bozacağını duyurmuştu.

    İleri teknolojilere özellikle gereksinim duyan Çin, yeni pazarlar arayan Almanya için çok önemliyse de, Alman Yeşilleri'nin Çin'in insan haklarına aykırı davranışları nedeniyle, Çin'e silah satmayı çok isteyen Şansölye Schröder'i engellemeleri ile bu ülkeye silah satışı hala başlatılabilmiş değil. Eğer Çin bu ambargoyu aşabilseydi, savaş uçaklarını, gemilerini, tanklarını çok daha modern ve etkin elektronik aksam ve silahlarla yenileyebilecekti. Ambargo süresince sofistike sistemlerin Çin tarafından sağlanması yasal olmasa da dolaylı yollardan bir ölçüde olası. ABD, Çin'in bu tür ileri sistemleri alıp, ileride, başka alanlarda olduğu gibi son derece süratli bir şekilde silah sanayisini geliştirip, Güneydoğu Asya'da Tayvan, Japonya ve diğer bölge ülkelerini doğrudan veya dolaylı yollardan tehdit etmesinden ve bütün dünyada Amerikan çıkarlarını engelleyebilecek bir güce ulaşmasından korkuyor.

    ATILIM YAPAN ÇİN ORDUSU

    Batılı uzmanlarca da belirtildiği üzere Çin Silahlı Kuvvetlerinin modernizasyonu hızla ve hatta planlanandan 2 yıl kadar önden sürmekte. Yeni uçak, gemi ve tanklar beklenenden daha çabuk orduya katılıyor ve Çin pilotlarının ve gemi personelinin eğitimi için çok daha fazla para harcanıyor. Bu eğitim her ne kadar batılı silahlı kuvvetlerin düzeyine ulaşamamışsa da eskiye oranla çok daha ileridedir. Çin'in son yıllarda savunma bütçesini sürekli yüzde 10- yüzde 15 oranlarında artırılabilmesi olgusu, güce verdiği önemin de bir belirtisi. Bunda özellikle hedef aldığı ve üzerinde hak iddia ettiği Tayvan konusu da önemli bir etken. Pentagon raporlarına göre Çin Halk Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri 2008 yılında, aslında ciddi ve sofistike sistemlere sahip Tayvan Silahlı Kuvvetlerine kesin bir üstünlük sağlamış olacak. Yine Çin ordusu 10-15 yıl içinde dünya çapında bir ordu hüviyetine kavuşabilecek. Tayvan dahil bütün komşularını askeri teknoloji açısından geride bırakmış olan Çin, kendini özellikle, Tayvan'ın anakaradan tam bir bağımsızlıkla ayrılacağı güne ve gelişebilecek bir askeri çatışmaya hazırlıyor. Bu konuda, özellikle Chen Shui-bian'ın tekrar Tayvan devlet başkanı seçilmesi ve 2006 yılında Tayvan Anayasası'nı değiştirip bağımsızlığa açılabilecek düzenlemeler yapma olasılığı Çin için kabul edilmeyecek bir özellik taşıyor. Hiç şüphesiz her iki ülkenin bu nedenden dolayı bir savaşa girmesi, ABD'yi de ciddi bir şekilde pozisyon almaya ve müdahil olmaya zorlayacaktır. İşte bu noktada, ABD dünyanın sayıca en büyük ordusuna sahip Çin'in AB ülkelerinden edineceği ileri teknolojileri olası bir Çin-Tayvan çatışmasında kendine karşı kullanmasından endişe ediyor.

    Çağın koşullarına uyma ve niceliğin yanı sıra niteliğe de önem vermeye başlayan Çin Silahlı Kuvvetleri 1990'da gücünü 500.000 asker azaltmıştı. Şimdi, bunu bu yıl sonuna kadar 2.150.000'ine indirme aşamasında. Çin teknolojik olarak Amerikan Ordusu'nun 20 yıl kadar gerisinde olsa da Japonya, Hindistan, Güney Kore ve Rusya ile olan arayı kapatmış durumda. Kendini daha modern ve profesyonel bir ordu konumuna getirmek isteyen Çin Silahlı Kuvvetleri ağırlıklı olarak balistik füze, Cruise füzeleri gibi platformların geliştirilmesine özel önem vermekte. Bu amaçla da savunma bütçesini 60-80 milyar dolar civarına çıkartmış durumda.

    SORUNLU ÇİN SİLAH SANAYİSİ

    Gelişmekte olan ülkeler arasında en eski silah sanayine sahip olan Çin bunun yanı sıra da, hafif silahlardan, zırhlı silahlara, savaş gemilerine, denizaltılara, nükleer silah ve kıtalararası balistik füzelere kadar uzanan bir üretim yelpazesine sahip. Ne var ki bu kadar çok ve değişik teknolojiyi son elli yıl süresinde edinebildiği teknolojilerle sağlamaya çalışan Çin Silah Sanayisi hala 1970-1980'li yılların geri teknolojilerinden kurtulamamış konumdadır. Özellikle, mikroelektronik, bilgisayar, aviyonik, sensör ve diğer hassas algılama sistemleri, jet motorları ve uçak teknolojisi konusunda hala çok geri olan Çin, yine sistem entegrasyonu ve teori ile dizaynı, çalışabilir silah sistemlerine dönüştürmede sıkıntı çekmektedir.

    Bu sorunların büyük bir kısmı, komünist sistemin Çin silah endüstrisindeki hala süregelmekte olan organizasyon, verimlilik, hiyerarşik katı yapı, bürokratik sıkıntılar ve merkezi yönetime dönük sistemlerinden kaynaklanmaktadır.

    Sistemdeki aksaklıkların kökenini bilen Çin yönetimi, son zamanlarda serbest Pazar ekonomisine uygun ve bunun gereklerini yerine getiren bir reorganizasyonu silah sanayisi bünyesine uygulamak amacıyla 10 yeni savunma grubu kurmuş ve buna 2001 yılında savunma elektroniği grubunu da on birinci olarak eklemiştir. Bu organizasyonda amaç, bu grupların ordu silah alımlarında birbirleriyle rekabetini sağlayarak, yarışma ve gelişmeyi teşvik etmektir. Yine verimlilik sağlama amacıyla sayısı 3 milyonu bulan savunma sanayisi çalışanlarının yüzde 30 oranında azaltılması yoluna gidilmiştir.

    Şu ana kadar yapılan çalışmaların istenen düzeyde sonuçlar sağlamadığına çeşitli kaynaklarca değinilmektedir. Buna karşın, yine de, artan savunma bütçesi paralelinde satışların da yüzde 20 arttığı ve özellikle, füze ve gemi satışlarının karlılık sağladığı söylenmektedir.

    YENİ SİLAH SİSTEMLERİ

    Bütün gelişme ve çabaların ışığında özellikle; HQ-9 uzun menzilli karadan havaya füze, 4. nesil savaş uçağı olan J-10, Song sınıfı sofistike dizel elektrikli denizaltı, radar görünmezliği arz eden 052C tipi destroyer üretiminde ciddi başarılar kazanılmıştır.

    Konvansiyonel silah sistemlerinde halen oldukça geri olan ve bunları asri konuma getirmek için batı teknolojilerine ve bu bağlamda AB'ye muhtaç olan Çin, Kuzey Kore'nin yanı sıra kitle imha silahları ve buna dönük teknolojileri geliştirme ve hatta ihraç etme konusunda göreceli olarak daha başarılıdır.

    Savunma çevreleri tarafından ifade edildiği üzere Çin'in toplam nükleer silah kapasitesi 400 atom başlığından biraz fazladır. Bunların 250 kadarı çeşitli stratejik silahlar ve 150 kadarı taktik silahlar bünyesinde biçimlendirilmiştir.

    Nükleer silahlarını uzun mesafelere taşıyabilecek sofistike hava gücünden mahrum olan Çin, bu yönde bütün ağırlığını balistik füze sistemlerini geliştirmeye vermiş ve bunda da oldukça başarılı olmuştur. Halen kıtalararası 20 kadar balistik füzeyle atom başlığı sevk yeteneği olduğu söylenmektedir.

    GELİŞEN ÇİN FÜZE SİSTEMLERİ

    1956'da füze programlarını geliştirmeye başlayan Çin'in, özellikle 1981'den sonra uzun menzilli füzeler geliştirmede başarılı olduğu görülmektedir. Katı yakıtlı füze sistemlerinin hareket edebilirliği nedeniyle düşman tarafından vurulmasının güç olması ve bunların kısa sürede ateşe hazır duruma getirilebilmesi Çin teknokratlarının katı yakıt konusuna daha fazla eğilip başarı kazanmalarını sağlamıştır. Bu bağlamda, Çin envanterindeki orta menzilli füzelerin yanı sıra, DF-21, DF-31 ve geliştirmeye devam ettiği DF-41 gibi kıtalararası balistik füzeleri hareket edebilen (mobil) fırlatıcılara yerleştirmiştir. Ayrıca çok başlıklı füzeleri de geliştirmeyi sürdüren Çin, ABD ve Rusya'ya göre daha az olan balistik füze sayısını bu yolla dengelemeye çalışmaktadır ve bu bakımdan önemli bir yol kat etmiştir.

    Çin Silahlı Kuvvetleri füze sistemleri :

    DF-5 ( 15.000 km menzilli),

    DF-31 ( 8.000 km menzilli),

    DF-41 ( 12.000 km. menzilli), gibi kıtalararası balistik füzeler ve

    DF21/21A ( katı yakıtlı, 1.800-2.400 km menzilli)

    M-9/DF-15 ( katı yakıtlı, 600 km. menzilli)

    M-18/MI-B ( katı yakıtlı, 400 km menzilli)

    DF-15 ( 600 km, menzilli) ve

    DF-11 (300 km menzilli) kısa menzilli SCUD tipi füzeleri geliştirmiş olan Çin'in ayrıca, XW-41 Tipi 1.800 km menzilli ve CEP'i 2m.'den az Cruise ve C-802 Gemilere karşı, Fransız Exocet tipi 120 km. menzile sahip füzeleri ile, CAS-1 Kraken (J-6, JY-611) 90 km. menzilli yine gemilere karşı füzeleri, SLBM (JL-1) 1700 km. , SLBM (JL-2) 8000 km. menzilli denizaltı füzeleri, CAA-2 İsrail Pyton-3 benzeri, enfrarujlu, balistik havadan havaya ve CSA-4 ve CSA-5 Tipi CROTALE benzeri karadan havaya katı yakıtlı SAM füzeleri vardır.

    Çin'in halen, Rusya'dan sağladığı Kh-59ME tv-güdümlü ve Kh-31P anti-radyasyonlu, havadan karaya, bizim de kullandığımız POPEYE füzelerinin benzerlerini yapmak üzere çalıştığı söylenmektedir. Hassas güdümlü, lazer güdümlü ve anti-radyasyon hedefli bu füzelerin gemilere karşı olan tipleri üzerinde de çalışıldığı da tahmin ediliyor.

    Bütün bu silah sistemlerinin daha da geliştirilmesi ve batı ülkeleri ile askeri güç olarak rekabet edebilecek bir konuma erişilebilmesi için Çin, yoğun çalışmalarını sürdürürken, özellikle sofistike Amerikan Patriot ve Rus S-300 füzesavar sistemlerinin benzerleri üzerinde de çalışmaktadır. Bu bağlamda, Hongqi-9 (HQ-9) tipi hava savunma füzelerinin geliştirilmesinde ciddi aşamalar kaydedilmiştir. Rusya'dan satın almış olduğu S-300P'lerin ve her ne kadar İsrail yalanlasa da, İsrail'den temin ettiği iddia edilen Patriot füzesinin teknolojilerini kendi geliştirdiği HQ-9'a uygulamıştır. Yüksek irtifa ve uzun menzil kapasiteli bu platformun özellikle gemiden havaya türünü de başarıyla geliştirdiği söylenmektedir.

    TÜRKİYE İÇİN SİLAH SAĞLAMA SEÇENEKLERİ

    Dış siyasi ilişkilere paralel olarak, giderek ambargo ve teknoloji transferi tehdidinden artan bir şekilde etkilenen ve tek kaynağa bağlanmış olan ülkemiz için silah sağlama açısından, çevresine ve başka temin kaynaklarına bakma zorunluluğu ciddi boyutlara ulaşmıştır. Silah sistemlerinin sağlanmasında ileri teknoloji kaynakları belli ve sınırlı ise de füze sistemleri sağlanmasında, bu konuda esasen dünya ve Ortadoğu pazarına geliştirdikleri füze sistemlerini rahatlıkla satan Çin ve Kuzey Kore seçenekleri mevcut gibi gözükmektedir.

    Daha evvel 1995'te, Çin'den kısa ve uzun menzilli roket teknolojileri almış ve 1997'de WS-1 topçu roketlerinin müşterek üretimine geçmiş olan ülkemizin (Bakınız: www.nti.org/db/china/mmepos.htm), Çin'den XW-41 tipi Cruise Füzeleri, C-802 "Sardine" (Gemilere karşı, Fransız Exocet tipi 120 km menzilli) Cruise Füzeleri, CAA-2 enfrarujlu, balistik havadan havaya füzeleri, HQ-7 SAM (8 000-12 000 metre menzilli, Fransız CROTALE sistemi benzeri) hava savunma füzeleri, HQ-9 tipi uzun menzilli hava savunma füzeleri ve bunun benzeri FT-2000 Anti-Radyasyon karadan havaya savunma füzeleri (12-100 kilometre menzilli katı yakıtlı) gibi sistemleri edinmeyi ve bunları üretmeyi düşünmesinde yarar var gibi gözükmektedir. İran ve Pakistan örneği, Çin'in silah sistemleri sattığı ülkelere teknoloji transferi ve müşterek üretim gibi yaklaşımlarının olumlu olmasının, bu konuda daha ileri bir milli sanayi geliştirebilmemize katkısı olabilecektir.

    TUSAM

    Tarih Bülteni
     

    Tarih Bilgi Ambarı Copyright 2007-2009