İbrahim Karagül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İbrahim Karagül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2008 Perşembe

Pakistan nükleer füzeleri ve en korkunç senaryo !


Değiştir

Pakistan yönetimi, Benazir Butto'nun öldürülmesinden sonra, nükleer silahları korumak amacıyla ABD özel birliklerinin Pakistan'a gireceğine ilişkin iddiaları dün yalanladı. Dışişleri Sözcüsü Muhammed Sadık, suikastten sonra Pakistan'da konuşulmaya başlanan iddianın, halkı ayaklandırmayı hedeflediğini, böyle bir şeyin söz konusu olmadığını duyurdu. Dışişleri Bakanlığı, suikastten önce de benzer bir açıklama yapıp iddiaları reddetmişti.

Ancak burada bir tuhaflık var. Söz konusu iddia 2 Kasım'da, yani iki ay önce ABD basınında duyuruldu. Ardından konuyla ilgili gelişmeler aktarıldı. Suikastten bir hafta önce, ABD özel birliklerinin Pakistan'a yerleştirilmesi konusunda anlaşma sağlandığı bildirildi.

Gelişmeler tam da, söz konusu senaryoya uygun biçimde gelişti. Butto öldürüldü ve ülke derin bir istikrarsızlığa sürüklendi. Bazı çevreler, asıl şimdi ABD birliklerinin girmesinin zor olacağını çünkü Pakistan halkından çok sert tepki göreceğini belirtiyor.

Bir konuyu aydınlatalım: Benim de burada aktardığım iddiaya göre, ABD birlikleri görünüşte, ayaklanmaları bastırmak için, terörle mücadele için Pakistan'a girecek. Ancak Pentagon ve ABD Özel Operasyon Birlikleri Komutanlığı'na dayandırılan iddialara göre asıl hedef nükleer silahlar olacak. Tahminen 65 nükleer başlığa sahip olduğu söylenen Pakistan'ın bu gücü, Batı için gerçek anlamda bir tehdit olarak algılanıyor ve denetim altında tutulmasına çalışılıyor. ABD'nin 11 Eylül'den bu yana benzer bir hedefinin zaten varolduğu ifade ediliyor. Birkaç ayrıntı daha:

Der Spiegel'e göre, NATO, Hollanda ve Belçika'daki merkezlerinde Aralık ortasında çok gizli bir senaryoyla ilgili toplantılar yaptı. "Afganistan için en kötü senaryo" olarak tanımlanan çalışmada, aslında Pakistan'ın kontrolden çıkması halinde neler yapılacağı tartışıldı. ABD ordusu ise aynı senaryo üzerinde kendi bünyesinde çalışmaya devam ediyor, "Pakistan kontrolden çıkarsa ne yaparız" sorusuna cevap arıyordu. Daha geniş anlamda, "Afganistan'da durum kötüleşir, çekilmek zorunda kalırsak ve aynı anda Pakistan da kontrolden çıkarsa ABD ve NATO güçleri, Sovyet güçleri gibi, Afganistan'da kapana kısılır mı" sorusu soruluyor, muhtemel senaryolar üzerinde çalışılıyordu. NATO ve ABD'ye göre Pakistan aslında Ocak ayında yapılacak seçimlerden sonra kaosa sürüklenebilirdi. Butto suikasti işte tam da bu dönemde yapıldı.

Gerçekten de Afganistan'da Sovyetlerin hazin sonu ile yüz yüze gelinir aynı anda Pakistan kontrol edilemez bir karmaşaya sürüklenirse ne olur? Dünya, Pakistan'ı kurtarmaya mı çalışır yoksa öncelikle nükleer silahları denetim altına almaya mı? Bence kesin olarak ikincisi ile ilgilenir. İşte o zaman "kıyamet savaşı" dedikleri en korkunç senaryo gündeme gelir. Ben öyle düşünmüyorum, onlar düşünüyor bunu ve son derece uçuk senaryoları tartışabiliyor.


Dört günlük kıyamet savaşı!..

2003 yılında "The American Conservative" dergisinde "Four Day War" (Dört Gün Savaşı) başlıklı hayali bir senaryo yayınlanmış, ben de 7 Eylül 2004'te "En korkunç senaryo" başlığı ile bu köşeye almıştım: Eminim şu an askeri strateji merkezlerinde benzer hayali senaryolar yine tartışılıyordur. Şöyleydi:

"Birinci gün: Çarşamba.

Şafak vakti Negev çölündeki askeri üslerden kalkan İsrail savaş uçakları İran'ın Buşehr'deki nükleer tesislerini yok eder. Saldırı İslam dünyasını sarsar. Milyonlarca insan sokaklara dökülür.

İkinci gün: Perşembe.

İsrail'in ABD desteği olmadan saldıramayacağına inanan İran misillemeye geçer. Binlerce devrim muhafızı Irak içlerine girer. İslam dünyasında dev kalabalıklar sokakları kaplar. Kahire, Amman ve Ankara'da İsrail büyükelçilikleri tahrip edilir, ABD büyükelçilikleri ateşe verilir.

Üçüncü gün: Cuma:

İslam dünyasında Cuma namazı sonrası kalabalıklar harekete geçirilir. Devlet binaları yağmalanır. Sıkı yönetim ilan edilir. Kargaşa durdurulamaz. Suudi kraliyet ailesi ortadan kaybolur. Endonezya'da, Malezya'da, Mısır'da İsrail'e savaş açılmasını isteyen halk çılgına döner.

Dördüncü gün: Cumartesi.

Pakistan ordusundaki İslamcı subaylar Perviz Müşerref'i devirme planını uygulamaya geçirir. Pakistan istihbarat servisi ISI, ülkenin nükleer tesisleri ve nükleer kodların denetimini ele alır. Birkaç saat içinde, nükleer silah yüklenen iki uçak, gizli bir hava üssünden kalkar. Hedefleri Tel Aviv ve Ashdod'dur. Dolambaçlı bir yol izleyerek Doğu Afrika'da yakıt ikmali yapar. Kendilerini Güney Afrika uçakları olarak tanıtır. Kuyruk işaretleri de Güney Afrikalı olduklarına işaret etmektedir. İki uçak intihar pilotları tarafından uçurulmaktadır. İsrail hava trafik kontrolünün kendilerine verdiği hattı izlerken aniden yön değiştirip iki kente dalarlar ve nükleer yüklerini boşaltırlar.

İsrail Pakistan'a misilleme yapar. Milyonlarca insan ölür. Arap yönetimleri çöker. Savaş Ortadoğu'yu kaplar. Yüz binlerce insan ölür. Zayıflayan İsrail ayakta kalma mücadelesi vermektedir ve nükleer silahlarla Arap başkentlerini vurur. Ortadoğu tam bir kaosa sürüklenir....."

Nükleer silahlar söz konusu olduğunda bu ve benzeri en uçuk senaryolar bile akla geliyor. Kimlerin aklına? Elbette, "Pakistan'ın nükleer silahları için gizli bir planı olduğu" iddia edilen güçlerin aklına…

Yeni Şafak

Tarih Bülteni

5 Aralık 2007 Çarşamba

Eyvah o adam geri dönüyor!..


Değiştir
İbrahim KARAGÜL


Amerikan istihbaratı, George Bush yönetimini çok zor durumda bıraktı. Irak işgalinden bu yana bütün enerjisini bölgenin güçlü aktörü İran'ı tasfiye etme üzerine kuran, Lübnan, Filistin, Irak ve Pakistan'da bu yönde düzenlemelere girişen, İsrail'in tazyikleriyle İran'ın nükleer çalışmalarını yok etmeye odaklanan Bush ve ekibi, şimdi ne yapacak?

İstihbarat raporu; “İran'ın nükleer silah programına, uluslararası baskılar yüzünden 2003 yılında son verdiğini ancak uranyum zenginleştirmeye devam ettiğini” ortaya koydu. BM Güvenlik Konseyi üzerinden ambargo sürecini işleten, bazı Avrupa ülkeleriyle birlikte siyasi baskılara devam eden, İsrail'le birlikte “her an saldırı” planlamaları yapan Washington için, bu resmi istihbarat raporu görünüşte şok edici olmalı.

İşin içinde başka hesaplar var mı, bir çeşit psikolojik operasyon mu henüz bilemiyoruz. Ancak rapor, su anki durumda, Washington'un İran'ı tecrid etme, dünyayı İran'a karşı yanına çekme, tereddütlü ülkeleri ikna etme çabasına ağır darbe vurdu. ABD'deki Demokratların bile “İran politikası değişmeli” diyebildiği bir ortamda bazı Avrupa ülkelerinin tedirginliklerinin artması, Rusya ve Çin'in ise ikna edilmesinin imkansız hale gelmesi mümkün.

Durumun ne aşamada olduğunu tespit etmek için, George Bush'un; “İran'ın nükleer silaha sahip olması Üçüncü Dünya Savaşı'na yol açar” sözünü hatırlamakta yarar var. Her ne kadar diplomatik/siyasi süreç işletiliyorsa da, İsrail ve ABD'nin İran nükleer tesislerini yok etmeye yönelik askeri planlamalarının gerçek olduğunu bilmeyen kalmadı. Nasıl yapılır, ne zaman yapılır, ne kadar yapılabilir bilemiyoruz ama bu yönde ciddi bir çaba olduğu gerçek.

Tahran'ı rahatlatan raporun açıklanmasından hemen sonra İran'ın nükleer müzakerecisi Said Celili dün hemen Moskova'ya gitti. Yine dün, geç saatlerde George Bush'un konuyla ilgili bir açıklama yapması bekleniyordu. Üç ay önce Üçüncü Dünya Savaşı'dan söz eden Bush'un radikal biçimde tavır değiştirme ihtimali var mı? Böyle bir şeyin en çok İsrail'i rahatsız edeceği hatta çılgına çevireceği bir gerçek. İran Dışişleri Bakanı Manucher Muttaki'nin; “ABD nükleer savaşı kaybetti” açıklaması son derece dikkat çekici.

Tam da bu aşamada bir başka gelişme var ki, söz konusu istihbarat raporundan bile çok önemli! Irak işgalinin mimarlarından, işgal öncesi sahte istihbarat raporunun fikir babalarından, bütün bölgeyi savaş havasına sokan öncü isimlerden Paul Wolfowitz yeniden göreve dönüyor.

Hatırlayalım o günleri… Savunma Bakan Yardımcısı'ydı. Neocon halkanın fikir babalarından, işgali planlayanlardandı. İşgali meşrulaştırmak için Savunma Bakanlığı bünyesinde kurduğu Özel Planlar Dairesi'nde sonradan hepsi yalanlanan sahte istihbarat raporları hazırlattırmakla uğraşıyordu. Bu yalanlar üzerine bir ülke işgal edildi. 1 Mart Tezkeresi reddedildiği için Türkiye'yi tehdit etmişti. Ondan sonrasını biliyoruz. Bir milyondan fazla insan öldürüldü. Ve kaos ortada.

Daha sonra Dünya Bankası Başkanlığı'na getirildi. Başarısız bir denemeydi. Yolsuzluk, sevgilisine sağladığı kıyaklar yüzünden bu görevden ayrılmak zorunda kaldı. Kötü bir sondu. Sonradan Türkiye'ye geldi. Yüz binlerce insanın ölümüne sebep olan birkaç isimden biri delik çoraplarıyla Türk medyasında boy gösterdi ve birden masumlaştı!

Aynı Wolfowitz, şimdi hangi göreve geliyor, biliyor musunuz? Bush yönetimi için şu an en çok ihtiyaç duyduğu makama! Yani sahte istihbarat raporları, yeni savaş kampanyaları için gerekli olan makama geliyor. Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın önerisiyle, Uluslararası Güvenlik Danışma Kurulu'nun başına geçiyor. 18 üyeli kuruluşun başındaki Wolfowitz, yüksek öncelikli istihbarat raporlarından, nükleer silahsızlanmadan, kitle imha silahlarıyla ilgili gelişmelerden sorumlu olacak.

2003 yılında Irak'ın kitle imha silahlarıyla ilgili dosyaları hazırlamış, bütün dünyayı kandırmış, sonra yalanları ortaya çıkınca tınmamış olan bir isim, şimdi İran'ın nükleer silahlanmasıyla ilgili istihbarat raporlarını kontrol edecek. O zaman yakında çok şey yaşanacak diyebiliriz.

Ne garip değil mi? Bakalım İran'la ilgili ne tür yalan dosyalarla ikna edileceğiz. Aynı senaryolar, aynı kadrolar, neocon-İsrail sağı ittifakı ve yeni savaş senaryoları… Bu yüzden, ABD istihbaratının hazırladığı, “İran nükleer silahlanmadan 2003 yılında vazgeçti” raporu çok da anlamlı olmasa gerek! Wolfowitz ne güne duruyor ki!

Türkiye'deki kurmaylarına gün doğdu….


Yeni Şafak

Tarih Bülteni

28 Kasım 2007 Çarşamba

Barışa son şans, savaşa ilk adım!


Değiştir
İbrahim KARAGÜL


Ortadoğu'da bir "Amerikan barışı" olabilir mi? Sadece son beş yılda yaşananlarla birlikte değerlendirildiğinde gerçekten ABD ile barış yan yana getirilebilir mi? Bölgenin bütün sorunlarının merkezinde yer alan Filistin'de, medeniyetlerin aidiyet hissettiği Kudüs'te çatışma haline son verebilecek küresel ölçekte bir irade söz konusu olabilir mi? Dünyanın itibarı yerlerde sürünen, dibe vurmuş üç lideri; George Bush, Ehud Olmert ve Mahmud Abbas, bölgesel savaş rüzgarının estirildiği bir dönemde, barış tesis edebilir mi? Annapolis zirvesi gerçekten Filistin-İsrail sorununu barışı mı esas alıyor yoksa Filistin meselesi üzerinden bambaşka hesaplar mı söz konusu?

Öncelikle; Her ABD başkanı görev süresi sona ermeden "Ortadoğu barışı" için bir çıkış yapar. Bu geleneğe dönüşmüştür. Ama nedense hepsi İsrail eksenli olur. Liderler buluşturulur, önemli kararlar alınır, ciddi anlaşmalar imzalanır. Nobel ödülleri dağıtılır. Anlaşmaları uygulamayan her zaman İsrail olur. Sonra da, Nobel Barış Ödülü alanlar zehirlenip öldürülür. ABD başkanlarının son icraatleri de böylece suya düşer. Çünkü hem ABD'de hem dünyada, Ortadoğu en derin sorundur, bu yönde çaba harcayanlar tarihe geçer.

Annapolis zirvesi için aynı şeyleri söylersek biraz hafife almış mı oluruz? Ani sayılabilecek bir inisiyatif çıktı ortaya. Hazırlık çalışmaları yeterli olmadı. Ancak çok hızlı biçimde toplantı organize edildi. Tarihi bile çok geç belirlendi. Hangi ülkelerin katılacağı son günlere kadar net değildi. Bu sefer, bazılarına göre, gerçekten küresel irade söz konusu. "Yeni bir sayfa açılabilir mi" sorusu her zaman soruldu, şimdi de soruluyor. Kırk dokuz ülke katılıyor. BM, AB ve dünyanın belirleyici ülkeleriyle uluslararası kurumlar temsil ediliyor. En önemlisi de Suudi Arabistan ve Suriye, İsrail ile aynı masada bir araya getiriliyor. Düşmanlar aynı masada, konu aynı, bölge büyük bir kaosa sürüklenmek üzere ve en derin sorun tartışılıyor.

Konferansı organize edenlerin beklentisi şu: 2001 yılında kesintiye uğrayan barış sürecini yeniden başlatmak. Sürecin canlandırılması, müzakerelerin yürütüleceği ana belgenin oluşturulması ve bu belge üzerinden Bush'un görev süresinin sona ermesine kadar görüşmelere devam edilebilmesi. ABD ve İsrail'in onaylayacağı bir Filistin Devleti'nin ilan edilmesi.

Her toplantıda sorunun çözüm yolu aynıydı: İsrail'in 1967 sınırlarına geri dönmesi. Mülteci sorununun çözülmesi. Yahudi yerleşim birimlerinin durdurulması. Doğu Kudüs'ün başkent olduğu Filistin Devleti'nin ilanı. Bu devletin sınırlarının uluslar arası tanınması. Karşılığında da İsrail'in tanınması. Aslında bu maddeler Suudi Arabistan'ın şekillendirdiği, Arap Birliği tarafından kabul edilen ancak ABD ve İsrail tarafından boşa çıkarılan Arap Barış İnisiyatifi'nin şartlarıydı. Bu plan gerçekleşirse Arap dünyası İsrail'le ilişki kuracaktı. Böylece hem Filistin meselesi önemli ölçüde çözülecek hem de İsrail için tehditler ortadan kalkacaktı. S. Arabistan da önerse, ABD de önerse bu maddeler esas alınmadan hiçbir çözüme ulaşılmayacağını herkes biliyor.

Annapolis zirvesini önemsemek, Filistin meselesinin çözülmesine, en azından yumuşatılmasına, çatışmaların durdurulmasına yönelik bütün girişimlerden heyecan duymak gerekiyor. Zira aksi trajediden başka bir şey değil. Ancak ben, nedense ümitli olamıyorum. Toplantı sonrasını, alınan kararların uygulama safhasını görür gibi oluyorum. Bu konferansla ilgili başka notlara dikkat çekmenin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Olumlu gelişmeler:

1- S. Arabistan'ın ikna edilmesi ve Golan meselesi yüzünden direnen Suriye'nin özellikle Türkiye'nin çabalarıyla konferansa katılımının sağlanması son derece önemliydi.

2- Ortadoğu, Irak/Filistin ve Lübnan'ın ötesinde ABD-İran krizi yüzünden büyük bir felaketin eşiğinde. Böyle bir dönemde barış adı altında çaba harcanması, samimi olduğu süre içinde desteklenmesi gerekiyor. Gazze, Batı Şeria ve Golan üzerindeki işgalin sona erdirilmesine yönelik her girişim bir adımdır.

Olumsuz gelişmeler:

1- Toplantı, Filistin'den ziyade İran konferansı görünümünde. ABD, İsrail, merkez güçler, uluslararası kurumlar Filistin üzerinden İran'ı masaya yatırıyor. Burası son derece önemli. ABD ve İsrail, bölge ülkelerini, özellikle Sünni Arap ülkelerini İran'a karşı bir cepheye çekiyor. Belki bunun karşılığı göstermelik bir Filistin devleti olacaktır. Bu başarı mı yoksa daha büyük sorun mu ayrı bir konu. Suriye-İran eksenini kırmaya çalışan ABD'nin Şam'ı konferansa getirebilmesi bu yolda ciddi bir kazanım oldu.

2- İran, Hizbullah, Hamas, İsrail kamuoyunun itirazı konferansı boşa çıkarma gücüne sahip. ABD ve bölge ülkeleri bu gücü hafife alıyor.

3- Hamas'ın dışlanması ve tasfiyesinin esas alınması, Abbas'ın güçsüzlüğü Filistin tarafının etkisini zayıflatıyor. Dolayısıyla elde edilebilecek her sonuç Filistin ve İsrail'de çok ciddi dirençle karşılanacak.

4- Tahran'ın açıklamalarındaki hırçınlık dikkat çekici. Büyük tatbikatlar, savaş hazırlığı ve iki bin kilometrelik füze denemeleri gibi meydan okuması dikkatle izlenmeli.

Süreç ABD/İsrail ile İran arasında çatışma haline dönüşmek üzere. Filistin'de ilerleme sağlanması, Sünni Arap ülkelerinin bu şekilde ikna edilmesi ve İran karşıtı cepheye çekilmesi muhtemel. Bunu barış olarak mı değerlendireceğiz yoksa yeni ve çok daha kötü bir savaşın ilk adımları olarak mı? Bu konferans barışa son şans mı yoksa savaşa ilk adım mı? Biz yine de ümidimizi koruyalım.

Yeni Şafak


Tarih Bülteni

8 Kasım 2007 Perşembe

Washington'u ateşe vermenin zamanı!..


Değiştir


Washington'u ateşe vermenin zamanı!..
Dünya genelinde son bir ayın en önemli gündemi Türkiye oldu. Yüz elli bin askerle Irak sınırına yığınak yapan, PKK'yı devre dışı bırakmayı önceleyen, bu arada Kuzey Irak'taki Barzani yönetiminin "yıkıcı tehdidi"ni gizlemeyen, ekonomik ambargo kararı alan ve son olarak 5 Kasım'da ABD ile içeriği tam netleşmeyen bir pazarlık yapan Türkiye, petrol fiyatlarının yükselmesinden bölgesel ölçekte çatışma ihtimaline, Türk-ABD ilişkilerinin geleceğinden haritaların nasıl değiştirileceğine kadar bir çok konudaki soru işaretlerini yeniledi.

5 Kasım görüşmesinden bize yansıyanlar şunlar: PKK en azından bir süreliğini Türkiye için tehdit olmaktan çıkarılacak. ABD örgütü İran'a yönlendirecek. Buna karşı çıkan üst yönetim tasfiye edilecek. Tasfiye yapılırken örtülü operasyonlardan belki suikastlere kadar uzanacak sürpriz gelişmeler izleyebiliriz. Tabi bu arada Kuzey Irak'ın İran'a karşı harekat üssüne dönüşmesi de muhtemel. Belki de zaman içinde, uygulamadan hiçbir sonuç çıkmayacak ve bölgesel direnç alabildiğine öne çıkıp bütün oyunları bozacak, tahminlerin dışında gelişmelere zemin hazırlayabilir.

Ancak burada 5 Kasım pazarlığının analizini yapacak değilim. Bir aydır tartıştığımız Türkiye ve K. Irak merkezli gelişmeler yüzünden dikkat etmediğimiz ancak hepsinin asıl konumuzla bağlantılı olduğu olaylara işaret etmek istiyorum. Daha doğrusu, birer tartışma konusu olan başlıkları hatırlatıp birilerinin dünyayı nerelere sürüklediğine işaret etmek...

İsrail'de yayınlanan Haaretz gazetesinde Zvi Bar'el imzalı yazıda, İsrail istihbaratının hazırladığı bir çalışmaya atıfta bulunularak, bu kış Mısır'la savaş yaşanabileceği iddia ediliyor. İki ülke arasında 30 yıl önce imzalanan ve bir devlet başkanının ölümüne neden olan anlaşmadan sonra ilk kez böyle bir ihtimal gündeme getiriliyor. İsrail istihbaratına göre Mısır, Gazze'ye silah sevkıyatına ve İran eğitimli savaşçıların girişine göz yumuyor. Oysa iki ülke, "terörle mücadele" konusunda yıllardır birlikte çalışıyor. Bu yaz, Hizbullah'a bir saldırı bekleniyordu, olmadı. Ama kış aylarında Mısır'la savaş gündeme gelebilirmiş.. Onlar böyle diyorsa da biz şöyle anlayalım: Hüsnü Mübarek dönemi bir şekilde sona ererse Mısır'da Müslüman Kardeşler dönemi başlayacak. Şimdiden başlayan savaş imaları İsrail'in bu dönemde Mısır'ı hedef alacağının izlerini taşıyor.

Pakistan'da General Pervez Müşerref ikinci kez askeri darbe yaptı. Afganistan işgalinde ABD'nin müttefiki olan, kendi ürünleri Taliban'a karşı birlikte savaşan Müşerref, iktidarı kaybetmemek için olağanüstü hal ilan etti, muhalifleri gözaltına aldı, seçimleri erteledi. ABD'nin göstermelik eleştirisi yanıltmasın. Bu, Afganistan'daki savaşın Pakistan'a yayılması anlamına geliyor. Çünkü Taliban, ülkenin bazı bölgelerinde etkinliğini artırdı. ABD'nin küresel savaşının en önemli cepheleri sadece Irak ve Afganistan değil. Pakistan da bir cephe ülkesi. Ülke bölünmenin eşiğine gelmiş durumda.

Yakın gelecekte, Kızıldeniz'den Pakistan'a kadar uzanacak bölgede yeni ve şiddetli gelişmeler yaşanacağına dair güçlü işaretler belirginleşiyor. Sadece güvenlik açısından değil, özellikle ekonomik gelişmelere de dikkat kesilmek gerekiyor.

ABD doları hızla düşerken petrol ve altın zirveye tırmanıyor. Bugünlerde 98 dolara yükselen petrolün yüz doları geçmesi, Türkiye'yi veya İran'ın içine alacak yeni bir krizin petrol fiyatlarını yüz elli dolarlara yükseltmesinden endişe ediliyor. Altın son 28 yılın en yüksek seviyesine çıktı. Böyle giderse yıl sonuna kadar bin dolara çıkacağı konuşuluyor. Petrol üreten ülkeler ve geçiş güzergahını kontrol eden topraklarda büyük krizler bekleniyor.

Tam da bu sırada, K. Irak yönetimi Bağdat'tan bağımsız olarak yedi petrol anlaşması daha yaptı. Şu an yirmi büyük petrol şirketi Kuzey Irak'ta çalışma yapıyor. Barzani petrolü bir kart olarak kullanıyor ve siyasi güce tahvil ediyor.

ABD ekonomisi üzerinde negatif tartışmalar devam ederken, finans krizleri, büyük banka iflasları konuşulurken Çin bir trilyon dört yüz otuz milyar dolarlık döviz rezervini dolar dışındaki kaynaklara yönlendirmenin telaşı içine girdi. Daha büyük çöküşler, düşüşler bekleniyor. Bazıları bunu son otuz yılın en büyük krizi olarak görürken bazıları ısrarla bir dünya savaşının eşiğinde olduğumuzu, dünya savaşları öncesindeki şartların ortaya çıktığını söylüyor.

Türkiye'nin şu anki önceliği dar anlamda PKK ve terör olabilir. Ama süreç o kadar hızlı ve sürprizlerle işliyor ki, bir anda bambaşka senaryolar gündeme gelebilir. K. Irak, ABD'nin ısrarla istikrar istediği K. Irak, dünyanın en istikrarsız alanı, bölgesel kriz merkezi haline gelebilir ve oyunun kuralları değişebilir.

Avrasya fay hattındaki bu büyük kapışma, siyasi, ekonomik ve askeri alanda bütün şiddetiyle devam ediyor. Tam bu sırada, 11 Eylül'e benzer farklı bir gelişme Washington'ı ateşe verebilir. Eğer birileri bunu planlıyorsa şu anki konjonktürü dikkatle değerlendirdiğine eminim. Hangi güç böyle bir savaşa umut bağlamışsa kaybedecek demektir.

ABD Kongresi'nin iç terör tehdidini önlemeyi amaçlayan yeni yasayı kabulünü haklı çıkaracak şekilde bir "iç terör" eylemi, beklenen dünya savaşının fitilini ateşleyebilir. İşte o zaman ikinci aşamaya geçilir ve bölgemizde hangi sınırların sağlam kalacağını, hangi ülkelerin parçalanacağını, hangi ekonomilerin iflas edeceğini kimse öngöremez.


Yeni Şafak


Tarih Bülteni

6 Kasım 2007 Salı

O fotoğraf ve PKK ile masaya oturmak!


Değiştir


İki hafta önce PKK tarafından kaçırılan sekiz askerin serbest bırakılması elbette sevindirici bir gelişme. Özellikle aileleri için… Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ABD Başkanı George Bush ile, büyük beklentiler içinde, yaptığı görüşmeden hemen önce gerçekleşen olay, aslında Türkiye'de yaşayan herkesin kafasındaki soru işaretlerinin cevaplarını ortaya koydu. Bir tiyatro oynandı. Bundan önce de oynanıyordu bu oyun, onanmaya da devam edilecek gibi. İnsani gerekçelerle bu tiyatroyu seyrettik. Ama insani kaygılarımız, olayın niteliğini, oyunun içeriğini, siyasi sonuçlarını anlamamızı engellememeli. Önce fotoğrafı anlatalım ve ne anlama geldiğini birlikte sorgulayalım:

ABD'nin, Kuzey Irak yönetiminin, Bağdat'ın ulaşamadığı Kuzey Irak'ın dağlarında sekiz asker rehin tutuluyor. Türkiye teyakkuz halinde, sınıra yığınak yapılıyor ve Washington'da kritik bir görüşmeye hazırlanılıyor.

Pazarlık başlıyor. Erbil, Bağdat ve Washington'ın Kuzey Irak'ın en ulaşılmaz dağlarına kadar uzanabildiğini, PKK ile istedikleri zaman görüşebildiğini, her türlü pazarlığı yapabildiğini, baskılarının veya pazarlıklarının sonuç verdiğini öğreniyoruz.

Barzani ne demişti, Bağdat yönetimi ne demişti, ABD ne demişti bundan önce? "PKK'yı istemiyoruz ama etkisiz kalıyoruz. Bizi dinlemiyor. Askeri açıdan yapacak bir şeyimiz yok. Elimiz kolumuz bağlı. Gücümüz yetmiyor. Türkiye durumumuzu anlamalı.."

Ama Washington'dan Barzani'ye, Barzani'den PKK'ya, PKK yönetiminden dağdaki militanlara bir talimat gidiyor: "Askerleri bırakın!" PKK kabul ediyor. Bırakacağını açıklıyor.

DTP milletvekilleri K. Irak'a geçiyor. Dağ başında bir tören düzenleniyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne mensup vekiller törende yerini alıyor. Askerler sıralanmış kurtuluşu bekliyor. PKK zabıt tutuyor, vekiller zaptı imzalıyor. Örgütle bir nevi sözleşme yapılıyor.

Askerler bırakılıyor, Dağdan alınıp Erbil'e getiriliyor, Barzani yönetimine teslim ediliyor. Yani Türkiye'nin peşmerge dediği silahlı güçlere. Erbil'de bir devir teslim yapılıyor ve askerler ABD askerlerine teslim ediliyor. Gelişmeleri Kuzey Irak yönetiminin verdiği bilgilere göre izliyoruz.

ABD askeri uçağına bindirilen askerler Musul'a getiriliyor. Uçakta ABD'li komutanlar da yerini alıyor. Buradan ABD helikopterlerine bindirilip Türk askerlerinin bulunduğu Bamerni üssüne naklediliyor. Bamerni'de TSK mensuplarına teslim ediliyor. Oradan da helikopterlerle Türkiye'ye getiriliyor.

Her şey PKK, DTP'li vekiller, Barzani yönetimi, Washington, Irak'taki ABD birlikleri ve Ankara'daki ABD Büyükelçiliği arasında geçiyor. "Esir değişimi" töreni sanki iki devlet arasında yapılıyor. Kimler yok ki törende? Ya tören alanında olmayan siyasi aktörler?

Hepsinin PKK ile ne kadar yakın olduklarını görüyoruz. "Dağlarda" dedikleri örgütle ne kadar iç içe olduklarını, sözlerinin ne kadar geçerli olduğunu, diyalogların ne ölçüde sağlıklı olduğunu öğreniyoruz. Bu saydıklarımızın aslında hep Kandil'de olduğunu bir kez daha anlıyoruz.

Kamuoyu, sekiz askerin bırakılmasıyla rahatlatılıyor, onlarsa insani bir "görev" üzerinden müthiş bir gösteri yapılıyor. PKK şov yapıyor, onlar bu şovu pazarlıyor, bizler de alık alık bakıyoruz.

Sonuç ne? PKK ortaklarıyla birlikte medyatik şovun ötesinde güçlü bir siyasi sonuç elde ediyor. Oyunu o kurdu. Daha doğrusu ortakları kurdu. O oynadı. Kuralları onlar belirledi. Onlar saldırdı, kaçırdı, onlar serbest bıraktı, bunun sonuçlarını da devşirdi. Siyasi anlamda asli aktör olduğunu dünyaya ilan etti.

İnsani yönün ötesinde örgüte çok güçlü bir siyasi destek sağlandı. Washington gözünde zaten meşru idi. Irak içinde anayasal meşruiyet elde etmişti. Kuzey Irak ise örgütle dayanışma içinde. Peki son durum Türkiye için ne anlama geliyor?

Başbakan'ın ziyareti öncesi bir "iyiniyet jesti" yapılmıştı. Öyle sanılıyordu. Ama aslında Başbakan'ın eli zayıflatılmıştı. İsrail-Hizbullah senaryosu gereği, "askerler bırakıldı. Operasyona gerek kalmadı" mesajı verildi.

Olay, ABD, Barzani, PKK ve Türkiye'de bazı çevrelerin örgüte meşruiyet sağlama, siyasi güç kazandırma yolunda attığı dev bir adım oldu. Abdullah Öcalan posterinin üstünde atılan imzanın siyasi sonuçları Washington'dan Erbil'e kadar etkisini gösterecek yakında.

Türkiye'nin aylardır devam ettirdiği askeri hazırlıklar, ekonomik yaptırım kararları ve siyasi baskı süreci karşısında Washington, Erbil, PKK ve DTP arasındaki koalisyon belirgin bir şekilde kendini hissettirdi. Türkiye gürültü yaptı, onlar sessizce, küçük bir oyun sahnelediler. Zafer "koalisyonun" oldu!

Kim kaybetti? Onu siz biliyorsunuz.

Savaş istemiyoruz, çatışma istemiyoruz, gerilim istemiyoruz, askerlerin rehin kalmasını istemiyoruz. Ama bir taraftan yakıp yıkarken diğer taraftan böyle bir senaryo ne anlama geliyor diye sormak istiyoruz.

Türkiye'yi PKK ile masaya oturtmanın yolu böyle mi açılıyor yoksa! ABD'nin düşüncesi bu. Barzani'nin düşüncesi de. Yarın birkaç PKK'lı teslim edilir, geniş bir müzakere süreci başlatılırsa karşılığında ne istenir? PKK'yı İran'a yönlendirelim, Türkiye'yi de. Barzani üstünden bir pazarlık süreci başlatalım denirse, Türkiye'nin cevabı ne olur?

PKK ile esir değişimi sırasında yapılan mutabakat, örgütün dolaylı tanınması anlamına geliyor. Bunun siyasi okunuşu böyle! Yapılmak istenen tam da bu işte!

Tarih Bülteni

2 Kasım 2007 Cuma

Türkiye Musul'u mu istiyor?


Değiştir


Tarih bize çok acı bir miras bıraktı. Birinci Dünya Savaşı sonrasının travmalarını hala yaşıyoruz. Bölgesel statüko, İngiltere'nin belirlediği statüko onlarca yıldır çatışmalardan, krizlerden, kardeş kavgalarından başka bir şey vermedi bu coğrafyaya. Kürtlerin bugünkü Ortadoğu'da bütün krizlerin merkezinde yer almasının nedeni de bu.

Bize ait olan, bizden olan, ortak kimlik, geçmiş ve gelecek beklentisi, ne varsa yabancılaştırıldı. Bu coğrafyanın çocukları, aslında başkalarının savaşı için yıllarca birbirlerine düşman oldular, birbirlerini yediler, yok ettiler. Etmeye de devam ediyorlar.

Bu kabus büyük bir kıyıma dönüşmeden yapılacak tek şey var: Bizim için yazılan, çizilen her şeyi tersine çevirmek. Bunun için Türkiye dahil, bölgedeki bütün ülkelerin, toplulukların ciddi özverilerde bulunması zorunlu. Aksi takdirde, ne olabileceğini hepimiz biliyoruz.

Türkiye açısında düşünürsek: Yüzyıl boyunca bedel ödeyen bir ülke Türkiye. Bir dünya gücü iken Anadolu'ya hapsedilmiş, sürekli tehdit altında tutulan, sindirilen, kafasını kaldırmasına izin verilmeyen Türkiye, tarihin kendisine bıraktığı ağır mirasın faturasını ödemeye devam ediyor. Kürt meselesi, Kürtlerin, bin yıldır birlikte yaşadığımız, bin yıl daha birlikte yaşamak istediğimiz Kürtlerin temel arayışlarının ötesinde Anadolu'ya hapsedilip bedel ödettirilen Türkiye için yeni bir faturaya dönüştürüldü. Türkiye, başını kaldırıp, zor kararlar almadığı, bir meydan okumaya girişmediği sürece bu koz kendisi için büyük bir yıkıma dönüştürülecek. Sonrasında kimsenin mutlu olmayacağını yakın tarihten çok iyi biliyoruz.

Bugüne gelirsek: Tam da her şeyin bittiği, yolun sonuna gelindiği, savaştan/hesaplaşmadan başka bir yol kalmadığı, bütün arayışların tüketildiği dönemi yaşıyoruz. Ancak tarih, bu ağır faturayı ödeten tarih, bedel ödettiği kadar fırsatlar da sunuyor.

Çarşamba günü Türkiye ile Irak arasındaki statüyü belirleyen 1926 tarihli Ankara Anlaşması'na dikkat çekiğim yazım fazla dikkat çekti. Siyasetin bittiği, askeri seçenek dışında bir şeyin kalmadığı bir dönemde, sürpriz bir diplomasi atağı olarak karşımıza çıkan gelişme, gerçekten de bir çözüm kapısı aralayabilir.

Ankara ile Bağdat arasında yapılan Güvenlik Anlaşması, Mesut Barzani'nin anlaşmanın içeriğine karşı çıkma sebebi, Türkiye ile İngiltere arasında benzer bir yakınlaşmanın doğması, aynı yakınlaşmanın ABD ile de yapılması ve bölgede derin değişimlere zemin hazırlayacak bir sürecin başlaması ihtimali doğdu. Bu nedenle 5 Kasım'da Washington'da yapılacak pazarlık bir dönüm noktası olabilir. Sadece Türkiye için değil, bölgede varolan, bölgeye dışarıdan gelen güçler için de.

Şunları söylemiştik:

1926 bugüne taşınıyor. O dönemdeki yükümlülükler yenileniyor. Türkiye'nin 75 kilometre Irak'a girme hakkı, bugünkü şartlarla hukuki bir zemin kazanıyor. Bu bölgede hiçbir güce temsil hakkı tanınmıyor. Türkiye neredeyse garantör ülke statüsü elde ediyor. Bağdat, bu yaklaşıma çok soğuk değil. Çünkü meselenin dar anlamda PKK ya da terör olmadığını artık herkes biliyor. Bu süreç, Türkiye ile Barzani arasında uzlaşma zemini bile oluşturabilir. Aksi takdirde Barzani'nin otoritesi zayıflatılabilir. Misak-ı Milli farklı biçimde gündeme gelebilir. Bu durum özellikle İran'ı rahatsız edebilir.

Dün Türkiye'de bazı gazeteler konuyla ilgili dikkat çekici bilgiler sundu. Özetle şöyle: 1925'te kurulan Musul Velayet Komisyonu, 1992'de Turgut Özal tarafından Ankara'da bir araya getirildi. Bu komisyon şimdi yeniden toplanmaya çalışılıyor. Komisyonun BM Temsilcisi olan J. Anton Keller Ankara'da toplantıyı organize etmeye çalışıyor. Ona göre bölgedeki 63 aşiret Türkiye'ye bağlanmak istiyor. Barzani, Ankara'ya gelmek isteyen aşiret temsilcilerinin bazılarının pasaportuna el koydu. Komisyon başkanı da Türkiye'nin 75 kilometre Irak'a girmek hakkı olduğunu, Barzani ve Talabani'nin 1992'de Konsey'in alacağı karara uyacağına dair söz verdiğini söylüyor.

O zaman şu tespitleri paylaşalım: Türkiye ile İngiltere arasındaki son anlaşma, Bağdat yönetimi ile belli konularda uzlaşma ABD ile de sağlanırsa yepyeni bir kapı aralanacak demektir. Bu yüzden 5 Kasım görüşmesinin sonuçlarını beklemek gerekiyor. Ancak buna İran'ın ve Rusya'nın tavrı olumsuz olacaktır. Kürt milliyetçiliğinin nasıl dizginleneceği bir başka konu olarak varlığını devam ettirecektir. Atlantik ülkeleriyle böyle bir işbirliği, bölgede yeni cepheleşmeye yol açacaktır. Türkiye, Irak'ta güçlü aktör olacak ancak ABD cephesinin karşısında olan ülkelerle ilişkileri gerilebilecektir. Suudi Arabistan Kralı Abdullah'ın İngiltere ziyaretinin ardından Türkiye'ye gelecek olmasının bu konu ile ne kadar ilgili olduğu henüz bilinmiyor ancak gündeme alınmaması mümkün değil gibi.

Barzani ikna edilir, Türkiye'ye yakınlaştırılabilir, PKK etkisizleştirilir, Kürt meselesi ile ilgili radikal çözümler masaya gelebilir. Ancak Türkiye'nin Musul Vilayeti ile ilgili beklentileri karşılanır. Sözünü ettiğim, harita değişikliği dediğim bu işte. Türkiye, PKK'nın ötesinde, sınırı Irak içlerine uzatabilir.

Büyük pazarlıklar yapılıyor. Nihai pazarlıklar. Sonuçsuz kalmasının yıkım olacağını herkesin bildiği pazarlıklar. Tarihi iddialar raflardan iniyor. Yüz yıl önceki müzakereler yenileniyor. Büyük savaş beklerken sürpriz çözüm gelişebilir. Şu an herkes birbirinin sabrını ölçüyor. Tahammül sınırını. Sinirleri sağlam olan kazanacaktır.

Türkiye'nin tezleri Kerkük değil Musul üzerinden yürütülecekse eğer bu harita değişecek demektir!

Tarih Bülteni

Tanrı'yı kıyamete, Türkiye'yi bölgesel savaşa zorlamak!.. (Armagedon Savaşı -Armageddon)


Değiştir


11 Eylül sonrası bütün dünyaya savaş ilan eden, tek yanlı dünya düzeni kurmaya çalışan, yeni Amerikan yüzyılı inşasına girişen, bu yolda destek görmedikleri her ülkeyi düşman ilan eden neocon-İsrail aşırı sağının ortak ideali Ortadoğu merkezli bir dünya savaşı çıkarmak. Yani Armageddon dedikleri Kıyamet savaşı… Bu savaşla Mesih yeryüzüne inecek, bu savaşla “ilahi adalet” gerçekleşecek. İşte buna “tanrıyı kıyamete zorlamak” diyorlar. Ya da “Mesih'i dönmeye mecbur bırakmak.”

Biz olayı öyle görmüyoruz ama, şu an içinde bulunduğumuz durumun büyük bir Ortadoğu/bölgesel savaşın kapımıza dayanmak üzere olduğuna inanıyoruz.

Türkiye'nin terörle, PKK ile terbiye edilmesi, bir cepheye çekilmeye çalışılması, seçeneksiz bırakılmak istenmesi, bölgenin tamamını saracak çatışmalar zincirinin başlatılması için belki de yapılabilecek tek şeydi. Bunu yapıyorlar işte. Türkiye'nin Kürtlerle çatışmaya sokulması demek, İran'ın da cepheye girmesi demektir. Savaşın Pakistan'dan Lübnan'a kadar yayılması demektir. Türkiye bu oyunu göremezse, görmekle birlikte kendi oyununu kuramazsa, yıllarca sürecek çatışmalar girdabına girecektir. İşte bu, ABD ve müttefiklerinin en büyük hedefi. Şu anki pozisyon, oyunun görüldüğüne işaret ediyor. Kendi oyununu kurup kuramayacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Şu an PKK'nın arkasındaki belirleyici tek güç Amerika. İran'a saldıran PJAK'ın arkasındaki tek güç Amerika! Türkiye'yi böyle bir sorunla terbiye etmeye girişen güç Amerika. Bu iddia değil artık, bütün dünyanın bildiği bir gerçek. Hal böyle olunca, sorunun diplomasi yoluyla aşılmasında belirleyici olan tek güç yine Amerika! Hal böyle olunca, terörle terbiye edilen Türkiye'nin askeri seçenekten önce siyasi çözüm yolunda ağır kararlar vermesi gerekiyor. Bunu vermezse, askeri seçeneğe girişirse ve bu askeri seçenek, bölgeyi dizayn etmeye çalışanların kanına dokunursa kıyamet kopacak demektir.

Türkiye bunu göze alabilir mi? Zor ama alabilir. Hatta belli oranda almalı da. Çünkü, alsa da almasa da, savaş kendisine doğru geliyor. Almazsa inisiyatifi tamamen kaybedecek. Alırsa, oyun kabiliyeti kazanma ihtimali var.

Manzaraya iyi bakalım: Türkiye sınıra yığınak yaparken ABD ve müttefikleri de Türkiye sınırına yığınak yapıyor. Kürtlere ait silahlı birlikler sınıra kaydırılıyor. Bu yeni bir durum değil. Bir yıldır yapılan bir hazırlıktı. “İsrail komutasındaki Peşmerge Türkiye sınırında” başlıklı yazıları yazdığım zamanlarda da böyleydi. O dönemde de bölgeye ağır silahlar sevkediliyordu. Füzeler sınıra yakın yerlere yerleştiriliyordu. Bunları yapanlar ABD ve müttefikleriydi.

Şu an aynı hazırlık devam ediyor. Sınıra gece gündüz aralıksız yığınak yapılıyor. Bazı iddialara göre, aylardır sınırdan geçip Türkiye içlerine silah ve patlayıcı taşıyanlar, sevkıyata bugün bile devam ediyorlar. Sınırötesinde çatışmalar yaşanıyor.

PKK ve diğer bölgesel güçler iç içe geçmiş durumda. Bütün bunlar ABD ve birkaç müttefikinin askeri liderliğinde gerçekleşiyor. Bilinen PKK kampları bomboş. Onlar şimdi Barzani birliklerinin arasında. Kuzey Irak'taki bu hazırlıklar aynı zamanda İran'a karşı yapılıyor. ABD destekli PJAK üç ayda 150 İran askeri öldürdü. Bölgeye gönderilen 370 bin silahın sadece yüzde üçüne seri numarası yazdıran ABD, geri kalanı kimlere gönderdiğini bilmiyor muydu? Bu silahların kaçı, Türkiye topraklarında çatışan PKK'lıların elinde acaba?

PKK, PJAK ve önemli ölçüde Barzani, küresel savaş çılgınlarının malzemesi oldular. Birer koza, pazarlık aracına, şantaj malzemesin dönüştürüldüler.

Başbakan'ın 5 Kasım'daki ABD ziyareti, bütün bu gerçekler ışığında bir pazarlığa dönüşecek. Ziyarete ilk kez Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ergun Saygun gibi üst düzey askeri yetkilinin katılması, askeri diplomasinin de pazarlıkta yerini alacağına, Türkiye'de asker-sivil ayırımı olmadığına, ülke olarak kararlı bir tutum sergileneceğine, PKK'ya verilen ABD desteğinin kanıt dosyalarının götürüleceğine, Washington üzerinde bir nevi psikolojik baskı uygulanacağına işaret ediyor.

İngiltere'den alınan “çok güçlü destek” ABD'den de alınırsa askeri müdahale olmadan bir çözüm kapısı aralanabilir. Ancak bunun yeni bir oyun, yeni bir oyalama taktiği olmaması lazım. Yoksa “inceldiği yerden kopar” ve bölgede bambaşka saflaşmalar başlar…. İşte o zaman bazıları için kıyamet kopar!

Yeni Şafak





Tarih Bülteni

22 Ekim 2007 Pazartesi

Türkiye'ye karşı açık bir savaş başlatıldı


Değiştir


Bu bir terörle mücadele değil. PKK sadece bir terörist örgüt değil. Sorun PKK ile sınırlı değil. Terörle mücadeleye ilişkin kararlı sözler, varolan durumu açıklayıcı yeterlilikte değil.

Biz yine terör diyelim, PKK diyelim, uluslararası kurumlarla ve “müttefik”lerle işbirliği arayışını sürdürelim. Ancak, Allah aşkına, bunun farklı bir şey olduğunu görelim artık. Biz görmesek de, gösteriyorlar şimdi. Görene kadar da buna devam edecekler.

“Yeni bir durum”la karşı karşıya Türkiye. Bu yeni durum, savaş halidir. Terörle savaş arasındaki çizgi geçilmiştir. Bunun hem askeri hem de siyasi sonuçları vardır. Bu yeni duruma göre yeni bir pozisyon belirlemek gerekmektedir.

Birkaç haftadır devam eden kanlı saldırılar ve bazı ülkelerin bölge ile ilgili politik tutumları, Türkiye'nin açık bir savaşla karşı karşıya olduğunu gösterdi. Hep söyledik, Türkiye savaşa gitmiyor, savaş Türkiye'ye getiriliyor. Kim getiriyor? Sadece PKK mı? Kesinlikle değil. Bunun böyle olduğunu gösteren için bütün işaretler ortaya serildi, seriliyor.

Bu kadar vahim bir durum var: Hani Türkiye'nin dostları, nerde? Müttefiklerimizi tek tek gözden geçirelim. Kim nasıl tavır alıyor, bakalım. ABD, Avrupa ülkeleri teker teker açıklama yapıyor. Açıklamalar Türkiye'nin sıkıntılarını gidermeye, işbirliğine yönelik değil. Bütün açıklamalar, Türkiye'nin Kuzey Irak'a müdahale etmemesi için. Hiçbir başkentten, müttefik başkentinden işbirliği sözü gelmemesi nedendir?

“Sınırötesi operasyon yapma” uyarısı yapanlar, işi tehdide vardıranlar, aslında Türkiye'nin sınırötesi saldırılar altında olduğunu görmüyor mu? Tabii ki görüyor, biliyor. İstenen de bu zaten.

Evet, Türkiye, Irak'tan gelen açık bir tehdit altındadır. Saldıranlar Irak'tan geliyor, silahlar oradan geliyor, askeri talimatlar oradan geliyor. Koruyucular, patronlar orada. Atlantik ötesinden gelip oraya yerleşenler, oradakilerle birlikte Türkiye'ye savaş açtı. Bu, aşırı bir yorum değil, yorum da değil, bir gerçek. Yüzleşmemiz gereken tek gerçek. Bu savaşın amacı yeni bir haritadır.

Bir gün sonra, üç gün sonra, bir hafta sonra kaç saldırı yaşanabileceğine, kaç askerin şahit olabileceğine, Türkiye'nin nasıl bir şokla karşı karşıya kalabileceğine ilişkin sağlıklı öngörüleri olan var mı? Yeni durumun şehirlere nasıl yansıtılacağını, nasıl bir toplumsal hezeyana yol açacağını bilen var mı? Türkiye'ye karşı örtülü değil açık savaş hali var. Bu, terör sınırının aşıldığı, savaş haline geçildiği anlamına geliyor. Önümüzdeki günlerde çok daha büyük saldırılar yapılacağını gösteriyor.

“PKK terör örgütü değil” diyor Kuzey Irak yönetimi. Elbette değil. Onlara göre değil. Ama ABD'ye göre de terörist örgüt değil. Hem Kuzey Irak yönetimi hem ABD, açıklama ve eylemleriyle Türkiye ile alay ediyor aslında. Bu da durumun gerçekten bir terör sorunu olmadığını, PKK sorunu olmadığını gösteriyor.

Türkiye Kuzey Irak'a girerse ne olacak? Kimlerle savaşacak? Türkiye'ye karşı savaşanlar kimlerin silahlarını kullanacak? Sadece PKK'nın elindeki ABD silahlarıyla mı karşılanacak? Türkiye'ye karşı savaşanları kimler komuta edecek?

Aylardır, birkaç yıldır Türkiye sınırına yakın yerlere yığınak yapanlar hangi ülkeler? ABD değil mi? ABD silahları, ABD/İsrail füzeleri değil mi Türkiye'yi bekleyen? Uzun süredir bu bölgelere yığınak yapılıyor. ABD'nin oradaki varlığını, Türkiye sınırlarında uçan helikopterler mi sanıyoruz? Anadolu'ya yönelen saldırıları yönetenler, silahların arkasındaki güçler ABD'ye ait unsurlar değil mi?

Türkiye'yi savaşa çekiyorlar. Belki bir batağa çekiyorlar. Bir hesaplaşma istiyorlar. Birileri istiyor. Bunlar doğru! Peki bir ülke, bunu bilerek ne yapmalı? “Bu oyuna gelmeyeceğim” diye insanlarının ölümünü mü izlemeli?

Hayır! Oyunu görecek. Sonra da “benim de bir oyunum var” diyecek. Demezse itibarını kaybeder. Halkını, sınırlarını, topraklarını koruyamaz hale gelir. Bir devletin en önemli görevidir bunlar.

Deniz bitti. Söz bitti. Sabır bitti. “Dost”lara güven bitti. Geleneksel ittifakların sonuna gelindi. Aslında hepimizin yakından bildiği birileri, bin yıllık tarihin sonunu getiriyor. O dostlar şimdi Türkiye'yi parçalamaya çalışıyorlar.

Türkiye'nin karşısında geniş bir koalisyon oluştu. Şimdi bu koalisyonunun başlattığı savaşı izliyoruz. Kimse yanılmasın; Türkiye birilerine savaş açıyor değil. Bu koalisyon Türkiye'ye karşı başlattığı savaşı devam ettiriyor. Kabul etmekte zorlansak da, kendimize bile itiraf etmekten çekinsek de bu böyle.

Belki bir hafta içinde savaşı başlatanların çok daha can alıcı saldırılarını göreceğiz. Kerkük-Yumurtalık boru hattına saldırılardan, şehirlerde bombaların patlatılmasına kadar varan gelişmeler göreceğiz.

Heyecanımızı kontrol etmeliyiz, acıları içimize gömmeliyiz. Ama gerçeklerin de farkında olmalıyız. Türkiye'ye karşı açılan savaşı, koalisyon ortaklarını, savaşın ardına gizlenen harita taslaklarını görmek zorundayız. Ve bu oyunu bozabilecek güçte olduğumuzu bilmeliyiz.

Şehitlerimize rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyorum…

Tarih Bülteni

19 Ekim 2007 Cuma

'3. dünya savaşı çıkar' ne demek?


Değiştir


Tezkere tartışmalarından önce, tartışma sırasında, oylama öncesinde ve oylama sırasında devam eden ABD'den gelen açıklamalar nasıl da değişti. Washington, birkaç yıldır devam eden oyalama taktiklerinin işe yaramadığını gördükten sonra yarı uyarı yarı tehdit şekline dönüştürdüğü açıklamaları giderek sertleştiriyor. Sanki bir "müdahale" olmasa Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde çok ciddi bir kırılma yaşanacağı izlenimini veriyor.

Bir taraftan Ermeni soykırımı tasarısının Temsilciler Meclisi Genel Kurulu'na gelmeyebileceğini söylerken diğer taraftan Kuzey Irak'ta girişilecek bir "macera"nın Türkiye'ye zararlarını sıralamaya çalışıyor ve kesinlikle kendisinden onay alınmadan bir eyleme girişilmemesini istiyor. Bunu yaparken de, 11 Eylül sonrasında ortaya koyduğu doktrinlerin hepsini bir unutmuş görünüyor.

K. Irak yönetiminin ve Bağdat'ın açıklamaları daha farklı bir kategoride değerlendirilebilir. Bu merkezlerden birkaç gündür yapılan açıklamaların tamamen iyi niyetli olduğunu varsaysak bile hem işbirliğinin nereye kadar olacağı hem de sonuç doğurup doğurmayacağı konusunda ciddi şüpheler var.

Ancak benim için en önemli gelişme ABD Başkanı George Bush'un dünkü basın toplantısında sarfettiği cümleler oldu. Dünya liderlerine seslenen ABD Başkanı'nın; "Üçüncü dünya savaşının çıkmasını istemiyorsak, İran'ın nükleer silaha sahip olmasını engellemeliyiz" sözü bölgenin ve dünyanın ne vahim tehditlerle yüz yüze olduğunun açık kanıtı.

İşte bu en kötü senaryo. Eğer biz, bugüne kadar aynı konuya dikkat çekmek için sayısız yazı yazarak abartmışsak, dünyanın en güçlü ülkesinin başkanı da abartmış demektir. Üçüncü ya da Dördüncü dünya savaşı ifadelerini içeren yazılarda, paranoya yaymayı değil, çoğu zaman dikkat etmediğimiz ancak sessiz ve derinden devam eden küresel bölünmeyi, bunun nelere yol açacağını açıklamaya çalıştık hep. İçin için yanan bir dünya var ve belli yerlerde yaşanan patlamalarla bunu fark edebiliyoruz ancak.

Tam da Türkiye'nin K. Irak'la ciddi kriz yaşadığı günlerde çevremize ve dünyamıza bakmayı ihmal edersek, bu krizin boyutlarını görme şansımız olmayacak. Bütün gelişmeleri Türkiye'deki iç siyasi gerilime, sivil asker uzlaşmazlığına dayandıran, sadece demokrasi ile sınırlı gören entelektüel kibir ve basiretsizlik örnekleri, ne yazık ki gerçeğin kapılarını dünyanın kapılarını aralamamıza engel oluyor.

Putin Tahran'a gidiyor. Hazar ülkeleri liderleriyle dünyaya meydan okuyor. ABD ve müttefiklerine açıkça; "İran'a saldıramazsınız. Hazar'dan uzaklaşın. Afganistan'dan çıkın. Orta Asya'dan uzak durun" diyor ve ABD'nin kurmaya çalıştığı dünya düzenine açıkça tavır alıyor. Aynı şekilde Çin, altı ülkenin katılacağı Almanya'daki İran toplantısına katılmayacağını açıklayıp, "ABD'nin aklına ihtiyacımız yok" diye duyuruyor. ABD etkisi Orta Asya ve Hazar çevresinde belirsizleşmeye başlıyor.

Aynı anda ABD en yakın müttefikini soykırımcı ilan ediyor. Terör ve Irak konusundaki endişelerini paylaşmak bir tarafa daha da artırıyor. Ve bu müttefik, teröre karşı ABD ve yakın dostlarından değil, komşularından ve Washington'ın dünya savaşıyla tehdit ettiği ülkelerden destek alabiliyor.

Türkiye'nin önünde çok ciddi bir ikilem var: Kürtlerle ilişkilerinin geleceği için ya savaş ya barış diyecek. Bu tercihin sonuçlarına göre bir gelecek tayin edecek. Ancak barışın da savaşın da şartlarını Türkiye veya Kürtler belirlemiyor artık. Ne yazık ki bu böyle. Oyunun kurallarını Türkiye'nin müttefikleri belirliyor ama nedense hepsi Türkiye'nin aleyhine gelişiyor.

Dünyadaki tehlikeli kamplaşma ve aslında düşük yoğunlukla devam eden savaş, İran'ın nükleer silahları ya da bir başka gerekçeyle açık bir çatışmaya dönüşürse, merkezde yer alacak ülkeler İran, Suriye ve Türkiye olacaktır. Çünkü kırılma, genel anlamıyla küresel ölçekli olsa da, şiddetini Türkiye'nin merkezinde yer aldığı bölgede hissettirecek. Artık bu bölgesel savaş mı olur, dünya savaşı mı olur bilmiyoruz. Ancak Türkiye'nin hem dünya barışının hem de dünya savaşının önemli aktörlerinden biri olacağını biliyoruz.

Yeni Şafak

Tarih Bülteni

11 Ekim 2007 Perşembe

İncirlik Lübnan'a taşınacak!


Değiştir
İbrahim KARAGÜL



Bayram arafesinde Türkiye'ye yaşatılan matem, siyasi sonuçlarını yeni yeni göstermeye başladı. Sıcak takip, sınırötesi operasyon, ABD'nin uyarıları, K. Irak yönetiminin tedirginliği, Anadolu'nun dört köşesinde anaların yüreğine düşen yangını hafifletecek mi?
Bugün, havanın ağırlığından bunalmış olmalıyım ki, bir başka konuyu tartışmak istiyorum. Daha doğrusu, birkaç yıl önce yazdığım bir yazıda ortaya attığım bir iddianın nasıl gerçekleştiğine dair bir habere yer vereceğim. Bu, “ben söylemiştim” yazısı değil. Uzak gibi görünen ama ucu PKK saldırılarına kadar varan bir derin gelişme! Bana inanmayan çok insan var. Bazı şeyleri fazlaca önemsediğimi düşünüyorlar. Bu kadar iddia ortaya koymanın doğru olmadığını söylüyorlar. Hatta, yazmayıp, yazıyor gibi yapmamı istiyorlar. Ama ben bunları yapmıyorum.
İsrail istihbaratına yakın bir internet sitesi var. Verdiği bazı bilgilerin doğruluğunu biliyorum. Ama bazılarının desenformasyon amaçlı olarak yayınlandığını da biliyorum. Bir haber yayınladı. Türkiye'de son günlerde yaşananlara bakıldığında sıradan, bizi pek de ilgilendirmeyen bir haber gibi! Gerçekten sıradan bir haber. Şöyle:
“ABD Lübnan'da, Suriye sınırına yakın büyük bir hava üssü kuruyor. Askeri üs, Şam'ın yüz kilometre uzağında, Kuzey Lübnan'daki Kleiat bölgesinde inşa ediliyor. Lübnan'ı garnizon ülkeye, askeri üsse dönüştürmeye yönelik proje, bu üsle büyük oranda gerçekleşecek. Amerikan hava üssü aynı zamanda Suriye'nin ana deniz üssü ve Rus akdeniz filosunun komuta merkezi olan Tartus'a 22 hava mili uzaklıkta olacak. Oradan havalanacak bir uçak, Hama ve Humus'taki Suriye-İran ortak silah ve füze endüstrisinden dakikalarla ölçülen bir uzaklıkta olacak. 25 yıl sonra ABD ordusu Lübnan'a geri geliyor. Yapımın ilk aşaması bir ABD-Lübnan ortak girişimi olarak Kleiat'taki kullanılmayan küçük askeri üssü yeniden aktifleştirmek olacak. ABD Hava Kuvvetleri mühendisleri ve teknisyenleri hava alanında çalışmalara başladılar. Son aşamada üs Amerikan askeri kullanımına açılacak.”
Haber yeni duyuruldu. İşin garibi ABD üssü Şam'dan daha çok Türkiye topraklarına yakın. Geçtiğimiz günlerde İsrail uçaklarının Suriye'ye yönelik müdahalesini ve Türk hava sahasının ihlalini hatırlatmak için önemli bu. Garip biçimde Kıbrıs, İskenderun Körfezi, Ceyhan gibi bölgelerle Kuzey Irak arasındaki bölgeler ABD ve İsrail'in gündemine daha çok girmeye başladı.
Herneyse.. Ben askeri üsse devam edeyim. 15 Mart 2005'te şimdi aktardığım bilginin ön haberini vermiştim. İki buçuk yıl önce yazdığım yazının başlığı “Hariri, ABD üssüne karşı çıktığı için mi öldürüldü” idi. Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri bundan mı öldürüldü, Mossad mı öldürdü, Suriye mi öldürdü, kayıtdışı para trafiğini yönetirken mi öldürüldü, başka bir yazı konusu.
Sadece iki buçuk yıl önce yazılan bir planın gerçekleştiğini söylemeye çalışıyorum. Gerçekleşecek olanlar gibi. O günden bilgiler aktarayım da biraz daha bir şeyler öğrenelim. O zaman şu bilgileri aktarmıştım.
Hariri, Lübnan'ın kuzeyinde inşa edilmesi planlanan ABD askeri üssüne karşı çıktığı için mi öldürüldü? Hariri'nin Bush yönetimi ve Ariel Şaron'un Likud yönetimi tarafından taşeron ajanlar kullanılarak öldürüldüğü öne sürülüyor
Her hangi bir anlaşma imzalanmamasına rağmen bölgede inşa edilecek ABD üssü için ihalelerin yapıldığını belirtiyor. Buna göre üs inşası, Pentagon tarafından California merkezli Jacobs Engineering Group of Pasadena adlı şirkete verildi. Bir başka ünlü firma olan Bechtel Corporation'ın ise inşaata destek olması kararlaştırıldı. Jacobs Engineering ve Jacobs Sverdrup Aramco için Suudi Arabistan'da işler yapıyor. Bu kadar değil. Aynı şirket, Irak'ta ABD işgal yönetiminden ihaleler aldı. Yine Türkiye ve Bosna dahil, hemen bütün Ortadoğu ülkelerinde iş yaptığı belirtiliyor.
İddiaya göre, Lübnan'ın kuzeyinde inşa edilmesi planlanan ABD askeri üssü, Ortadoğu'daki ana üslerden biri olacak. Hem lojistik hem de transit üs görevi yapacak. Irak ve bütün bölgedeki Amerikan askerleri için aynı zamanda dinlenme merkezi işlevi görecek. Ancak üssün bir başka önemi daha var: “ABD'nin Doğu Akdeniz'e çıkan ve çıkacak olan boru hatları buradan kontrol edilecek. Tabi ki, Suriye ile ilgili planlar da buradan yürütülecek. Üs, Katar'daki büyük Amerikan üssünün bir benzeri olacak. Bir iddia var ki son derece önemli. “Bu suikastler, yabancı liderlere yönelik cinayetler, iki Beyaz Saray görevlisi tarafından organize ediliyor. Bush'un yakın danışma halkasındaki iki isim; Karl Rove ve Elliot Abrams…”
İşte.. Lübnan'a yapılacak üs, İncirlik'in alternatifi olacak. Bölgede bütün dengeler, hesaplar, haritalar, ilişkiler değişiyor. Yeni Ortadoğu kuruluyor. PKK'nın desteklenmesi yeni Ortadoğu çalışmasının küçük bir unsuru sadece. Bu yeni Ortadoğu'da Türk-Amerikan ilişkileri hiç de umulduğu gibi gitmeyecek bana göre. Bunun ilk göstergesi: İncirlik Lübnan'a taşınıyor. Hariri'yi kim, neden öldürdü? İncirlik, Lübnan'daki askeri ve Yeni Ortadoğu..
Sakın İsrail, Suriye'nin Akdeniz'e bakan kıyılarını işgal edip, yarın Türkiye'nin komşusu olmasın!

Tarih Bülteni

5 Ekim 2007 Cuma

Bin yıllık tarih, yüz yıllık hafıza


Değiştir
İbrahim KARAGÜL

Ahmet Hakan'ın 'Tarafsız Bölge' programında Malezya konusunda tecrübelerini, bilgilerini aktaran gazetecileri, gözlemcileri, yorumcuları izleyenler ne kadarını fark edebildi bilmiyorum. Türkiye'nin birkaç haftalık mesaisini gasbeden tuhaf, saçma, faydasız bir tartışmadan geriye ne kaldığını görmek açısından önemli göstergelerin, ciddi değerlendirmelerin de yer aldığı programda üzerinde, üzerinde durulması gereken bilgi eksiklikleri cömertçe dile getirildi. Aslında düşünce dünyamızdaki çarpıklıkları içeren önyargı ya da ön kabullerin belirlediği şeylerdi bunlar.

Demek ki, birkaç günlük bir gözlemle, bir ülkenin siyasi durumu, kültürel derinliği, zenginlikleri ve zaafları anlaşılamıyormuş. Bir yılı aşkın bir süre yaşamama rağmen benim bile o ülke ile ilgili değerlendirmelerimi “cesaretle” ifade edebildiğim söylenemez.

Türkiye kamuoyunun kanaatlerini etkileyenlerin bir olaya bakış açısı, ele alma derinliği, gerçekçiliği, doğruları okuma becerisi konusunda elbette endişelerimiz var. Bunu Malezya modeli konusunda da bariz bir şekilde gördük.

Ancak insana sadece Türkiye'deki bir tartışmayı beslemek için, tartışma alanını incelemeye gönderilenlerin, hemen yanıbaşında birine sorup öğrenebileceği basit şeyleri bile ihmal etmesi dokunuyor gerçekten.

Hepsine değinmeyeceğim ama bir örnek vereyim. Türk medyasında tanınan bir isim Başbakan Abdullah Bedevi ile ilgili bir sokak afişinden söz ederken, Arapça afişler de asıldığını söylüyordu. Buna da Malezya'nın İslamlaşması veya Türkiye için “İslami tehdit” olma ihtimaline işaret olduğu tezini beslemeye çalışıyordu.

Malezya Güneydoğu Asya'da bir ülke. İnsan en azından haritaya bakar ve Arapça'nın bu uzak bölgelerde konuşulmadığını anlar! İslami geçmişinden hareketle Arap alfabesi hâlâ kullanılır. Ancak kullanılan dil Malayca'dır. Arap alfabesinin kullanıldığı Malayca yayınlar vardır. Dergiler vardır. Hatta ciddi trajı olan gazeteler vardır.

İşte bizim, bir ülkeyi anlama becerimiz böyledir.

Kamu kurumlarında başörtüsü zorunluluğu varmış! Nerede varmış? Yasak da yok zorunluluk da yok. Sadece İslam Partisi'nin hakim olduğu Tayland sınırındaki Kelantan eyaletinde başörtülü memurlar vardır. Diğer bölgelerde bu isteğe bağlıdır. Bu da yalanlardan biri tabii.

Sorun aslında şu; Malezya Kralı'nın karısının başörtüsü, Malaylar'dan daha çok Türkiye'dekileri rahatsız etti. Tabii tartışma bu rahatsızlık üzerine başlarsa ve Türkiye'deki iç siyasi tartışmayı beslemek için abartılarak sürdürülürse verilen bilgilerin, gözlemlerin sağlıklı olması mümkün olur mu?

Maalesef, konuyu tartışanların büyük çoğunluğunda, tipik oryantalist bakışı bütün boyutlarıyla hissetmek üzüntü vericiydi. Neredeyse Malezya'ya antropologlar gönderecektik!

Uzun yıllar Malezya'da yaşayan, orada bulunduğum süre içinde tanıştığım Michigan Devlet Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Hasan Kösebalaban'ın konuya ilişkin değerlendirmesi önemliydi ve konuyu tartışanlara ciddi bakış açısı kazandıracak nitelikteydi.

Tartışmanın “Malezya'yı tanımadıkları çok belli olan çevrelerin duydukları birkaç marjinal olaydan yola çıkarak iç siyasete servis ettikleri ucuz bir dezenformasyon kampanyası” olduğu belirtilen yazıdan birkaç cümle sunmak istiyorum.

“Malezya'daki sistemde gayr-ı Muslimler üzerinde İslam'ın herhangi bir kuralı ne özel ne de kamusal alanda zorla uygulanmaktadır. Halkın vergileriyle kurulmuş hiçbir müessesede başörtüsü ya da herhangi bir dine ait simge yasak ya da zorunlu değildir.”

“Malezyalılar kendi mütevazı şartlarında birarada yaşamanın muhteşem bir örneğini sergilediler. Malezya'nın temsil ettiği çoğulcu değerler Türkiye'nin bin yıllık tarihi boyunca yaşattığı değerlerin aynısıdır. Tarihi hafızaları yüzyıldan ibaret olanlar ve abonesi oldukları güvensizlik kültürüyle aynı zamanda seçkin konumlarını korumaya çalışanlar bu değerlerin uzağına düşmüş olabilirler. Ancak bin yıllık Anadolu hoşgörüsü ve Mevlana felsefesinden beslenen Türkler kendilerini Malezya'da evlerinde hissederler….”

Tarih Bülteni

4 Ekim 2007 Perşembe

Nükleer savaşın eşiğinden döndük!


Değiştir
Bir konuyu özellikle açıklığa kavuşturmak gerekiyor. 30 Ağustos tarihinde bütün dünyayı ilgilendiren, daha doğrusu endişelendirmesi ve tedirgin etmesi gereken bir olay yaşandı. Aslında bugünkü bölge şartları göz önüne alındığında son derece vahim bir gelişmeydi bu. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Soğuk Savaş döneminin ABD-Sovyet nükleer restleşmelerinden sonra ilk kez nükleer silahların yeniden "kullanılabilir" hale getirildiğine dair bir "gerçek"le karşı karşıyayız.

Biliyorum, Türk medyası bunları dikkate almayacaktır. Bizim yıllardır nice ölümlerin sorumlusu olarak tanıttığımız, dikkat çektiğimiz Blackwater'ın karanlık tarihini kaç yıl sonra, o da kısmen, görebilenlerden bu kadarını beklemiyoruz. Ama Allah korusun, yakın bir gelecekte böyle bir ihtimal ortaya çıktığında hepimiz şaşırmış numarası yapmayalım.

Ağustos sonu ve 6 Eylül'de Türk hava sahası da kullanılarak bir savaş provası yapıldı. Hem de nükleer savaş provası. Yanlış anlamayın, bu bir tatbikat değildi. Bir saldırı girişimiydi ve hala netleştirilemeyen sebeplerle başarısız oldu.

Ben bu yüzden aynı konuyu üçüncü kez gündeme getiriyorum. 6 Eylül'de, ABD Hava Kuvvetleri'ne ait bir B-52 bombardıman uçağı nükleer silahlarla havalandı. Kuzey Dakota'daki askeri üsten kalkan uçak, 6 adet nükleer başlıklı Cruisse füzesi taşıyordu. Louisiana'ya kadar bu füzelerle ve W-80-1 nükleer başlıklarla uçtu. Her bir füze 150 kilotonluk patlayıcı taşıyordu ve Hiroşima'ya atılandan on kat daha güçlüydü. Olay Bush'a kadar aktarıldı ve bunun "yanlışlıkla" olduğu açıklandı. "Yanlışlık" bir B-52 bombardıman uçağı nükleer füzelerle havalanabiliyor olmasıydı. Ve bu yanlışlık 40 yıldan bu yana ilk kez gerçekleşiyordu.

Durum ABD basınına sızdı. Özellikle internet sitelerinde "detaylar" yayınlandı. Bu kaynaklara göre olay daha başka. Nükleer füze yüklü uçak İran'a saldırı için havalandı. Tüyler ürperten bir iddiaydı bu. İran'a saldırı nükleer bir saldırı mı olacaktı? Aktaralım:

"ABD ve İsrail nükleer başlıklı silahlarla İran'ı bombalayacaktı. 30 Ağustos'ta İran'ı bombalamak için havalanan ve nükleer başlıklı bomba taşıyan B-52 bombardıman uçaklarını kim durdurdu? ABD silahlı kuvvetlerinin içinden yükselen muhalefet İran'a yapılacak muhtemel bir saldırıyı engelledi. 5 Eylül'de bir Pentagon sözcüsünün olayı doğrulamasıyla birlikte "Air Force Times"ta yer alan haberde, olayın garip bir kaza olduğu söyleniyordu. Daha sonra pilot ve uçak personelinin, uçağın nükleer başlıklı silahlarla yüklü olduğunu bilmedikleri, bunun rutin bir silah transferi olduğunu düşündükleri ortaya çıktı. Beklenmedik transfer başlarda, halkın can güvenliği açısından tehlike yarattığı için ABD kamuoyunda gerginliğe yol açtı. Hava Kuvvetlerinden General Ronald Keys, emrindeki 14 Eylül tarihli bütün uçuşları, personelle görüşmelerde bulunmak üzere iptal etti.

Washington Post ve New York Times gazetelerinde yer alan olay, bir hata olarak gösterildi. Ancak farklı kaynaklar, bunun bir nükleer saldırı girişimi olduğunu, İran'ın nükleer tesislerini vurmayı hedeflediğini, son anda engellendiğini söylüyor. İddia kaynakları, Newsweek dergisinin 25 Eylül tarihli sayısında ABD Başkan Yardımcısı Cheney'nin yardımcısı David Wurmsar'ın şu sözünü hatırlatıyor: "Cheney İsrail'i, İran atom santrallerine saldırması için ikna etti. İran'ın yapacağı bir karşı saldırı Amerika'nın Körfez ülkelerindeki askeri üsleri vurması için bir vesile olacak."

Bu saldırı gerçekleşmedi ancak 6 Eylül'de İsrail Suriye'ye saldırdı. İsrail'in Türk hava sahasını da kullanarak yaptığı bu tahrik ile ABD'yi saldırıya tahrik etmeyi amaçladığı, bir karşı saldırı olması durumunda gerçek operasyonun başlayacağı belirtiliyor. Yani Meyve Bahçesi (Orchard) ve Şah-Mat (Checkmat) operasyonlarının İsrail ile ABD aşırı sağının ortak düzenlediği bir provokasyon olduğu ortaya çıktı.

Suriye'ye saldırı üzerine Dışişleri Bakanı Ali Babacan'ın sözlerini hatırlıyorum. Türkiye'nin sert tepkisini.. Olayın ne kadar vahim olduğu, bölgeyi nasıl bir savaşa sürükleyeceği yeni yeni anlaşılıyor. Güçlü Türk medyası bu olayın üzerine gitmeye bile tenezzül etmedi. Oysa B-52'ler nükleer yüklerini bir yerlere boşaltsaydı ya da İsrail'in 6 Eylül saldırısı ciddi bir reaksiyona yol açsaydı ne olacaktı?

Provokasyon ve savaşın şartlarını oluşturma uğraşısı bu sefer başarısız oldu. Ama devam edecek. Seymour Hersh, The New Yorker'daki son yazısında; "ABD, İngiltere, İsrail ve Avustralya'nın İran'a karşı ağır hava saldırılarına hazırlandığını" yazdı. Ona göre savaşın iki gerekçesi olacak: İran'ın nükleer silahlanması ve Irak içinde ABD ile İran arasında yaşanan stratejik savaş…

Büyük bir savaşın eşiğinden döndük. Kim fark etti?
Yeni Şafak

Tarih Bülteni

3 Ekim 2007 Çarşamba

Beşağaç'ta 12 kurban, barış, C-4 sevkıyatları


Değiştir
Hakkari'nin Beytüşşebap ilçesine bağlı Beşağaç köyünde 12 kişinin katledildiği günü hatırlayalım: Öldüren Kürt, öldürülen mazlum insanlar Kürt. Oruçlu oruçlu çalışmanın verdiği yorgunlukla evlerine dönerken öldürüldüler.

Aynı günlerde Diyarbakır'da “Türkiye'de Kürtler ve Barış” içeriğini taşıyan toplantılar düzenleniyordu. Kürt siyaseti ile PKK ayrıştırılabilir mi, tolerans, barış, şiddetin sona ermesi, silahların susması vs… Bundan öncekiler gibi… İyi niyetin yetmediği toplantılardan biri daha...

Yine aynı günlerde bir başka sıcak gelişme daha yaşanıyordu. Türkiye ile Irak arasında terörle mücadele anlaşmasının imzalanabilmesi için günlerce müzakereler yapıldı. Irak İçişleri Bakanı ve beraberindeki heyetle yürütülen müzakereler çetindi.

İlk gün kamuoyunu heyecanlandıran bir bilgi aktarıldı. Terörle mücadele çerçevesinde “sıcak takip” için Kuzey Irak'a girilebilecekti. Yani Türkiye PKK için K. Irak'ta operasyonlar yapabilecekti. Türkiye ile ABD arasında yıllardır devam eden en büyük soruna ilişkin çarpıcı bir gelişmeydi bu.

Washington'un Türkiye'yi oyalama stratejisine son vermesi anlamına geliyordu. Terör konusunda işbirliği yapacağı anlamına geliyordu. Şaşırtıcıydı! Bildiğimiz bugünkü bölgesel dengeleri ABD gözüyle okuyunca olmaması gerekiyordu. Türkiye ile böyle bir anlaşma yapılamazdı. Türkiye'ye böyle bir tavizin verilmemesi gerekiyordu.

PKK'ya verilen silahlar, ABD askeri heyetinin yürüttüğü rutin danışma toplantıları, PJAK örgütlenmesinin bizzat ABD istihbaratı tarafından yapılması, K. Irak'ın füze depolarıyla doldurulması, İran'a karşı savaş hazırlığının önemli bir üssüne dönüşmesi, Irak'ın üçe bölünmesinin ABD Kongresi tarafından kabul edilmesi… Listeyi uzatmak o kadar kolay ki…

Ve ABD açısından en büyük başarı şu: Türkiye ile Kürtler arasındaki iletişimi kendi tekelinde bulundurmak, kontrol etmek. Çözümün de çatışmanın da kontrolünü elinde bulundurmak. Bu iletişim doğal yollardan olmayınca da hiçbir ilerleme kaydedilemiyor.

Garip biçimde Diyarbakır'da barış, Ankara'da müzakere yürütülürken Hakkari'de bir köyde 12 masum insan kurşuna diziliyor. Bazılarına tuhaf gelecek ama bu ölümlerin sebebi de ABD'nin yürüttüğü ayak oyunlarından başka bir şey değil.

Sıcak takip konusunu çok tartıştık. Çarşamba akşamı Skyturk'teki programın konusu da buydu. Türkiye, İran, Suriye ve Bağdat yönetimi arasındaki yakınlaşmanın sonucu olarak görülen anlaşma, bölgesel inisiyatif açısından ileri bir aşama gibi algılandı. Oysa bana göre, Washington'ın evet demediği, dolayısıyla K. Irak yönetiminin evet demediği bir anlaşmanın geleceği olmayacaktı.

Nitekim öyle de oldu. ABD ve K. Irak yönetimi, Ankara ile Bağdat arasındaki işbirliğini engelledi. Türkiye'nin K. Irak'ta operasyon yapma ihtimali ortadan kalktı. Elbette uluslararası anlaşmalar gereği böyle bir hakkı mahfuz ancak, yakın işbirliği söz konusu olamayacak.

Ben öteden beri Türkiye ile Kürtler arasındaki sorunun ABD için en önemli bölgesel koz olduğuna, bunu kaybetmek istemeyeceğine, bu amaçla barışı da savaşı da sabote edeceğine inandım. Gelişmeler hep böyle oldu. Terörle Mücadele Koordinasyonu'na ne oldu? Büyük umutlar verildi, Türk-Amerikan ilişkileri tamir ediliyordu. Sonuç hüsran! Aylarca bu ülkeyi oyaladılar, adeta dalga geçtiler. Aynı politika devam ediyor. ABD, aslında Türkiye ile açık bir oyun oynuyor. Washington'un güçlüleri petrol için K. Irak'a boşuna yerleşmiyor. İddiamı tekrarlayayım:

ABD, Türkiye'yi hem K. Irak yönetimi hem de PKK ile masaya oturtacak. Bir pazarlık yapılacak. Çünkü PKK'ya terörist diyenlerin kaybettiği bir dönem başlatılıyor. Başarılı olamazsa, ABD'nin Kürt kartını Türkiye'yi hırpalamak için nasıl kullandığını asıl o zaman göreceğiz. “Türkiye direnirse, karşı koyarsa, uzlaşmazsa, hizaya gelmezse, bölgesel direnç merkezlerinin kaygılarını önemsemeye devam ederse ne olur? Taksim'de bombalar patlar. Ankara'da bulunan yüzlerce kiloluk patlayıcı, o zaman bulunamaz ve patlar!” demiştim.

Şimdi de şunu diyorum: Mesela cuma gecesi gönderildiği ve akşam İstanbul'a ulaştığı söylenen araçtaki yüzlerce kilo C-3 ve C-4'ün nerelerde kullanılacağını, İsrail istihbaratının bu sevkıyatla ilgisini bu çerçevede nereye koyacağız?

Soru bu ya…

Tarih Bülteni

2 Ekim 2007 Salı

Kuzey Irak nükleer silah deposu olacak


Değiştir
12 Eylül 2007'de İsrail uçaklarının Türk hava sahasını kullanarak Suriye'ye girmesini konu almış, bunun İran'a karşı da yapılabileceği üzerinde durmuştum. Buradan hareketle, bölgesel tansiyonun çok arttığını, yoğun stres birikiminin bir yerlerde patlayabileceğini hatta bölge için nükleer saldırı senaryolarının konuşulduğunu dikkat çekmiştim.

Aktardığım bilgi şöyleydi:

New York Times ve Washington Post'ta küçük haber olarak yayınlandı, bizim dikkatimizi çekmedi. 6 Eylül'de, ABD Hava Kuvvetleri'ne ait bir B-52 bombardıman uçağı nükleer silahlarla havalandı. Kuzey Dakota'daki askeri üsten kalkan uçak, 6 adet nükleer başlıklı Cruisse füzesi taşıyordu. Louisiana'ya kadar bu füzelerle ve W-80-1 nükleer başlıklarla uçtu. Her bir füze 150 kilotonluk patlayıcı taşıyordu ve Hiroşima'ya atılandan on kat daha güçlüydü. Olay Bush'a kadar aktarıldı ve bunun “yanlışlıkla” olduğu açıklandı. “Yanlışlıkla” bir B-52 bombardıman uçağı nükleer füzelerle havalanabiliyor, inanıyor musunuz? Peki, 40 yıl sonra ilk kez bir ABD uçağının nükleer silahla kalktığını söylersek!..

ABD-İran krizinin alabildiğine tırmandığı, Başkan Yardımcısı Cheney'nin Ortadoğu Danışmanı David Wurmsar'a göre, İsrailli bazı baskın grup liderlerine İsrail'in İran'a füze saldırıları başlatması gereğinden söz ettiği, Natanz'dakie nükleer tesisi bombalamasını istediği, İran'ın karşı saldırısının ise ABD'ye İran'a saldırı hakkı vereceğini söylediği günlerdi.

Savaş uçakları 40 yıl sonra ilk kez nükleer silahlarla havalanıyordu. Sonra nedense uçaklar hedeflerine varmadan program iptal ediliyordu. B52'ler 1996-98 yılları arasında nükleer silah yüklü uçakların indirildiği Barksdale hava üssünde Irak'ı bombalıyordu. 2003 işgali sırasında aynı uçaklar aynı hava üssünden yüzlerce kez kalkıp Irak'ı bombalamıştı. Garip biçimde aynı uçaklar ve aynı hava üssü tekrar gündemde yerini alıyor. Ama bu sefer atom bombalarını tekrar hatırlatarak.

B-52 ağır bombardıman uçaklarının özellikle, bilinçli olarak nükleer silahlarla donatıldığını bir ay sonra öğreniyoruz. ABD yönetiminin bilgisi dahilinde bu uçaklar atom silahlarıyla havalandırılıyor. Adres olarak da Irak belirleniyor. Nükleer silahlar Irak'a götürülmek için uçaklara yükleniyor. O zaman olayın “yanlışlık” olduğu, ABD Başkanı Bush'a kadar bütün yönetime haber verildiği ve durumun önlendiği belirtilmişti.

Şimdi ise iddia tam tersine döndü. Bizzat ABD yönetimi bu silahları Irak'a göndermek istiyor. ABD, NATO ve İsrail, İran'a karşı bölgesel düzeyde hazırlık yapıyor ve bu hazırlığın içinde nükleer operasyon planları da var. İşte o füzeler Irak'a İran için gönderilecekti. İddialara göre bazı kaynaklar bu bilgili basına sızdırdı ve plan iptal edildi. Nükleer silahların Irak'a götmesi böylece engellendi…

Peki bazı kişilerin deşifre edemediği transferlere ne olacak? Çok gerilere gidelim. 13 Temmuz 2004 tarihine.. O günkü yazım tamamen ABD ve müttefiklerinin Irk'a kitle imha silahları soktuğu yönündeydi. “Ürdün ve Suudi Arabistan plakalı” kamyonların Nisan'ın ilk haftası Irak'a girdiği, Ürdün ve S. Arabistan sınır güvenliğinin araçları denetlemediği ve sınırdaki ABD ve İngiliz birliklerine yönlendirdiği belirtiliyor. Irak Geçici Hükümet Konseyi'nden bir yetkili; “Çok sayıda şüpheli conteyner kamufle edilerek ABD özel birlikleri tarafından bir yerlere götürüldü” dedi. Şu cümleler de o güne ait:

ABD'nin gizli bir operasyonla kargo gemilerine yüklenen uzun menzilli füzeleri de Güney Irak'a naklettiği belirtiliyor. İşin ilgin yanı, bu füzelerin 1980 ve 1990 arasında üretilmiş olması. Yani ABD'nin Saddam'a verdiği silahların aynısı..

O zamandan beri bir Ortadoğu savaşı hazırlığı vardı. Nükleer silahların da dahil olduğu bir kaos/kâbus senaryosu. Son birkaç hafta içinde bu çalışmayı güçlendiren önemli gelişmeler oldu. Şu bilgiyi de verelim de, dünyayı sarsan yeni bir dehşet senaryosunun nasıl ortaya çıkabileceğine dair kanaatimiz oluşsun.

ABD'deki nükleer tesislerin ve nükleer silah depolarının büyük bölümünü hissesinin önemli bir kısmı İsrail yönetimine ait olan Magal Güverlik şirketi sağlıyor. Türkiye'nin verdiği dolarlarla yeniden ayağa kalkan İsrail Havacılık Endüstrisi'ne bağlı bir kuruluşken, Buckingham Sarayı ve ABD'deki havaalanları dahil Amerikan hapishanelerin elektronik güvenliğinin yüzde 90'ını da bu şirket sağlıyor. Nükleer ve kimyasal silah tesislerinin, silah depolarının, yüksek risk içeren benzer kuruluşların yüzde 80'ini İsrail ordusuna/istihbaratına mensup bir şirket karşılıyorsa gerisini siz düşünün!

Çok tartıştık: Soğuk Savaş döneminde Türkiye topraklarına yerleştirilen atom bombaları hâlâ ülkemizde. Balıkesir, İncirlik, Akıncı gibi üslerle korunuyor hâlâ. Şimdi sıkı durun: ABD yakın dönemde bu silahları Türkiye topraklarından alır. Nereye mi götürür? Durum biraz sakinleşsin elbette Kuzey Irak'a… İsrail'den Kuzey Irak'a yapılan nakilleri, ABD'den yapılan füze nakillerini, 2004'ten beri devam eden sevkıyatları iyi izleyelim. Kuzey Irak bir garnizon ülkeye, nükleer silah üssüne dönüşüyor. Ne için? İran için, Büyük Ortadoğu Savaşı için.

Tarih Bülteni

21 Eylül 2007 Cuma

Blackwater: Kiralık katiller ordusu


Değiştir
İbrahim KARAGÜL
Mart 2004'te Irak'ta dört ABD paralı askeri öldürülüp cesetleri Felluce'de bir köprüye asılmıştı. Hatırladık mı? Ürperten görüntülerdi… Ardından ABD yönetimi Felluce'ye karşı tarihin an acımasız saldırılarından birini başlattı.

Felluce'de tamamen sivilleri hedef alan şiddetli bir intikam savaşı başlatıldı. Ölenlerin yüzde 90'ından fazlası sivillerdi. Cesetler toplu mezarlara gömüldü. Medyanın Felluce'ye girmesine izin verilmedi. “Sokaklarda parçalanmış cesetler var. İnsanlar yakınlarını toprağa veremiyor. Bazıları keskin nişancılar nedeniyle cesetleri evlerinin içine gömüyor” diyordu o günlerde Felluce'den gelen bir mesaj.

Saldırının üçüncü günü ABD uçakları birkaç kez kente kimyasal silah ve toz attı. Bağdat'taki doktorlar, Felluce'den yaralı gelip ölenlerin bedenlerinde kimyasal silah izleri olduğunu belirterek, bütün dünyayı bunu görmeye çağırdılar. Ama kimseden ses çıkmadı. Haftalarca dünyaya kapatılan kent içindekilerle birlikte imha edildi. Saldırıların ilk günlerinden itibaren kimyasal silahlar ve zehirli gazlar kullanarak yüzlerce insanın ölümüne neden olan ABD, yasak silahların kanıtlarını, bu silahlardan ölenlerin cesetlerini gizlemek için kente kimse sokmadı.

ABD'nin birkaç kez kimyasal silah ve zehirli gaz kullandığını söyleyen bir doktor, iki hastasının bu gazlardan yani yasaklanmış silahlardan öldüğünün kesinleştiğini, bu kişilerin vücutlarında hiçbir yara izi olmadığını, kimyasal silahtan öldüklerinin tespit edildiğini söylüyordu. “Kimyasal silahlarla öldürülen 34 kişi gömüldü ancak gerçekte kaç kişinin öldüğü bilinmiyor. ABD askerleri saldırının kanıtlarını gizlemek için Felluce'ye kimseyi sokmuyor, cesetleri kendileri gömüyor, Colan ve el Saklaviye bölgelerindeki kimyasal saldırı izlerini temizlemeye çalışıyor. Felluce'den çıkanlardan bazıları kayıplarını aramak için geri döndü. ABD askerleri bu kişilerin kimyasal saldırıları kanıtlayacak kamera gibi araçlarla kente girmelerine kesinlikle izin vermiyor. Ölen yakınlarını gömene kadar ABD askerleri de yanlarında duruyor. Cesetler şişmiş, sararmıştı ve kokmuyordu” diyordu.

Böylesine bir kıyım o dört kişi için yapılmıştı. En azından görünen sebebi onlardı. Peki kimdi o dört kişi? O dört kişi, bugünlerde Irak'taki en önemli tartışmanın merkezindeki şirkete mensup paralı askerlerdi. Savaşın özelleştirildiği Irak'taki onlarca güvenlik şirketinden belki de en karanlık olanına mensuplardı.

Birkaç gün önce, aralarında bir kadın ve çocuğunun da bulunduğu 20 sivili öldüren Blackwater adlı güvenlik şirketinin çalışma izni iptal edilmek isteniyor şimdi. Ama Bağdat yönetiminin buna gücü yeter mi? Elbette yetmez…

Dört lejyoneri yüzünden yüzlerce insanın katledildiği, dört çalışanı yüzünden bir kentin yok edildiği, dört kiralık katili yüzünden kimyasal silahların kullanıldığı, bir kentin haftalarca dünyadan koparıldığı bir şirket bu!

Blackwater bu şirketlerden sadece biri ama en önemlilerinden. Savaş özelleşti, ordular özelleşiyor. Bu ve benzeri şirketler gelecekteki savaşların ne kadar vahşi bir seyir izleyeceğini, savaş hukuku ve bazı değerlerin yok olacağını, para ve öldürmeye ayarlı şirketlerin nasıl bir terör estireceğini az çok görmemize zemin hazırlıyor.

Bugün Irak'ta 180 binden fazla Amerikalı, Iraklı ve başka ülkelerden paralı asker bu şirketler bünyesinde çalışıyor. Ölümleri istatistiklere girmiyor, her türlü pis işleri yapıyorlar. Nepalli ya da Şilili paralı askerler öldükleri yerde gömülüyorlar, hatta toplu mezarlara atılıyorlar. Bu yüzden ABD'nin Irak'taki kayıpları bu kadar az. Tabii içlerinde özel şirketlere korumalık yapanlar, alt yapı çalışmalarına katılanlar da var, şirketleri ne isterse onu yapıyorlar. Buna karşı Irak'taki ABD ordusuna mensup asker sayısı 169 bin. Aradaki fark ortada. Asker 169 bin, paralı asker 185 bin…

Blackwater, Irak örneğinde bu şirketlerden en öne çıkmış olanı. Ama Vietnam'dan S. Arabistan'a, Latin Amerika'dan Güney Asya'ya kadar her savaşta cinayet, katliam ve pis işleri yapmak için kurulan bu şirketler artık askeri endüstrinin en önemli gerçekleri haline geldi. Ve etkileri daha da artacak.

Irak'ta iç savaş onlar üzerinden çıkarıldı. Şii-Sünni çatışmalarını provoke etmek için onlar devreye sokuldu. Camilere, dini liderlere, pazar yerlerine saldırılar, patlayıcı araçlar onların ürünüydü. Bir milyon iki yüz bine ulaşan insan kaybının en önemli mimarlarından biri bu kiralık katiller ordusu. Öyle değil mi?

Tarih Bülteni

19 Eylül 2007 Çarşamba

Mezopotamya ve Fars ülkesini ateşe vermek


Değiştir
İbrahim KARAGÜL
Anlaşılan Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin tek amacı Türkiye'yi Avrupa'dan uzaklaştırmak değilmiş. Avrupa'nın geleceğini belirlemeye girişen, bu gelecekte Türkiye'ye yer vermeyen Sarkozy, bugünlerde çok daha tartışmalı ve son derece tehlikeli bir kampanyaya öncülük ediyor: Fransa'nın Ortadoğu politikalarını tersine çevirerek ABD ve İngiltere'nin yanında açıktan saf tutup işgal kampanyasının en önemli ortağı olmaya doğru ilerliyor. Dünyayı, açıktan İran'a karşı savaşa çağırıyor.

ABD ve İsrail'in İran'ı dağıtma senaryosu öteden beri biliniyor ve izleniyor. Ancak Irak işgaline karşı çıkan, direnişçileri siyasi olarak destekleyen, İsrail'in bölgesel pozisyonunu sorgulayan, bir çok alanda Anglo-Amerikan politikalara karşı duran Fransa'nın bu ani ve radikal dönüşü, İran'a saldırma kampanyasının Avrupa ayağını güçlendirdi. Şimdi ABD/Avrupa ile birlikte aynı hedefe yöneliyor. Fransa, Lübnan ve Suriye konusunda da aynı ülkelerle birlikte hareket ediyor artık. Peki bu ani dönüşün sebebi ne?

Öncelikle Sarkozy'nin kendisi ve ekibi ABD/İsrail'e yakın isimler. İslam, Müslümanlar, Müslüman ülkeler ve Ortadoğu'ya yönelik ABD'nin popülar söylemlerini, kampanyalarını paylaşıyorlar. 11 Ağustos'ta Bush ailesiyle bu yeni ittifakın görüntülerini dünyaya sunan, paparazilere konu olan Sarkozy aynı günlerde dışişleri Bakanı Bernard Kouchner'ı Bağdat'a gönderiyor, aynı günlerde Fransız petrol şirketleriyle Bağdat yönetimi arasında pazarlıklar başlatılıyordu.

Kosova'daki Avrupa'nın en zengin maden yataklarından birini George Soros'la birlikte ele geçiren, Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü üzerinden kazandığı saygınlığı hızla kaybeden, "Saddam Irakı"na karşı işgali destekleyen ve bu ülkenin işgal sonrası İsveç olacağını iddia eden Kouchner, Sarkozy'nin verdiği emirler doğrultusunda hem Irak'tan pay almaya hem de İran'ı dağıtarak yeni zenginliklere konmaya dönük emperyal projenin öncü isimlerinden biri oldu.

Şimdi Irak'taki en büyük engelleri yeni petrol yasasına karşı var olan direnç. Sünniler'le diyaloğu bu amaç için kullanıyor. ABD ve Fransa, tabii ki İngiltere ve İsrail'le birlikte, önce Irak'ın zenginliklerini bölüşmeyi, ardından iştahla İran'ın zenginliklerini talan etmeyi planlıyorlar. Total ve ELF harıl harıl Irak içinde çalışmalar yaparken Bush'a yakın şirketler Kuzey Irak yönetimiyle yeni petrol anlaşmaları yapıyor. Petrol yasası engeli geçilince kim tutar onları!

Bir şey daha var: İşgalden sonra Irak'ta tam 24 milyar varil yeni petrol kaynakları bulundu. Fransa daha önce Saddam'ın kendilerine verdiği bölgeyi şimdi ABD'den istiyor. Alınca, her şeye evet diyecek, malum... ABD'nin en akıllı adamlarından Alan Greenspan, kitabında, işgalin asıl sebebinin petrol olduğunu söylemiyor muydu? Paris'in İran serüveni de aynı hedefe kilitlenmiş durumda; enerji, petrol, kaynaklar… Yani yeni sömürge dalgasından payını almak…

Bu bir Mezopotamya ve Fars ülkesine hakim olma mücadelesidir. Yeryüzünün eski sömürgecileri 21. yüzyılın yeni serüveni için bir araya geliyor, güçlerini birleştiriyor.

Teknik anlamda, askeri anlamda, bölgenin geleceği/barışı anlamında İran'a saldırı makul olan herkes için çılgınlık/aptallıktır. Nitekim ABD'nin Ortadoğu birliklerini oluşturan CENTCOM'un başındaki John Abizaid ve Irak'taki işgal güçlerinin komutanı David Petraeus bile böyle bir müdahaleye karşı. Batı dünyasının akil adamları da öyle. Ama eski sömürge felsefesini unutuyor dünya. Güç, zenginlik, yönetme hırsı, hakim olma tutkusu insanoğlunu çıldırtıyor. İşte dünya bugünlerde benzer bir çılgınlıkla, akıl tutulmasıyla karşı karşıya.

AB ve Fransa gibi İran da meydan okuyor. Tahran: "ABD bizi kuşatıyor ama aynı zamanda kendisi de kuşatılıyor ve hedefimiz haline geliyor. Füzelerimizle yakın çevremizde, 2 bin kilometrelik alanda bütün ABD hedeflerini, müttefiklerini, üslerini vurabiliriz" diyor. Haklı, vurabilir ve çok da zarar verebilir. Konu savaş olunca, teknik olarak bir çok şey mümkün. Ama konu bu değil sadece. İngiliz emperyal geleneği ve Fransız sömürge kültürü yeni bir Ortadoğu dizayn etmeye çalışıyor, bölgenin dinamikleri ise direniyor. Kendilerinden o kadar eminler ki, nükleer silah kullanmaktan bile söz edebiliyorlar.

Batı; "En kötüsüne hazır olmalıyız, en kötüsü de savaş" derken Rusya durumu sakinleştirmeye çalışıyor, İran bir Fars derinliği ve inadı ile bir adım geri atmıyor. Tam bu sırada, S. Arabistan, Mısır, Ürdün gibi ülkeler "Biz de nükleer silah isteriz" diyerek bütün zenginliklerini silaha yatırıyor. S. Arabistan son parti olarak İngiltere'ye 8,9 milyar dolar verdi ve 72 Eurofighter savaş uçağı satın aldı.

İmparatorluklar savaşıyor. İngiliz imparatorluğu, aynı siyasi kültürünün ürünü ABD ve Fransız emperyal tutkuları, Mozopotamya'yı ele geçirmek üzere. Dinlere, medeniyetlere, zenginliklere, ihtişama, bilgeliğe ev sahipliği yapan bu coğrafya öyle Saddam'ın, Baas'ın, aşiretlerin, yapay devletçiklerin coğrafyası değil.

Şimdi aynı güçler, Fars imparatorluğunun siyasi gücüyle, Müslüman İran'la hesaplaşmaya hazırlanıyor. Bunu deneyecekler. Neye yol açarsa açsın! Mezopotamya ve Fars ülkesi… Napolyonlar, Fatihler çağı geri dönüyor sanki!

Peki imparatorlukların savaşında, tarihin hesaplaşmasında biz, Türkiye ne yapacağız? Ürdün/S. Arabistan kategorisinde bir ülke gibi mi yoksa imparatorluklar gibi mi hareket edeceğiz? Bu hesaplaşma bizim de kaderimizi belirleyecek…

Tarih Bülteni

18 Eylül 2007 Salı

Sessiz soykırım: Hangi medeniyetin ihyası bu!


Değiştir
İbrahim KARAGÜL
Dört buçuk yılda bir milyon iki yüz bin insan öldürmeyi başardılar! Dile kolay, yüz binlerce sivil. Yüz binlerce ana, baba, delikanlı, genç kız, çocuk, bebek, öğretmen, öğrenci. Toplumun her kesiminde binlerce insan sadece dört buçuk yıl içinde öldürüldü!

Bir aileden bir kişi öldüğünde neler yaşanır, düşünelim. Bir ülkede bir aydın öldüğünde nasıl bir travma yaşanır, hatırlayalım. Camilere bomba konulduğunda, cemaati kurşuna dizildiğinde, okullar bombalandığında, yüzlerce öğretim üyesinin kafasına kurşun sıkıldığında, işgalin acısını yaşayan bir ülkede her aileden en az bir kişi hayatını kaybettiğinde, öldürüldüğünde ne yaşanır? Ramazan ayındayız, oruçluyuz, merhamet duygularımız her zamankinden daha fazla. Ne hissediyoruz acaba? Hatırlatılmasından hoşlanmıyor muyuz yoksa! Duymak istemiyor muyuz?

Biz buna daha başlangıçta “soykırım” adını koyduk. Önce binlerle ifade ediliyordu sayı. Sonra on binler oldu, yüz binler dile getirilmeye başlandı. En son milyonu geçti. Bilinçli biçimde bir toplumun imhası söz konusu burada. Bir toplumu ayakta tutan bütün değerlerin sistemli biçimde yok edilişi bu. Sistemli ve kararlı.. O toplumun bütün kesimlerine yönelik bir imha harekatı. Bir Müslüman soykırımı! Ve işte o soykırım devam ediyor. Ortadoğu'da milyonlarca insanın ölümüne sebep olan soykırım! Şimdilerde “nükleer soykırım” olarak dile getirilmeye başlanan yıkım…

16 Ağustos'ta yine bu kıyımı yazdım. “İşgalden bu yana ölenlerin sayısı yaklaşık bir milyon. İşgalin, etnik çatışmanın, iç savaşın, mezhep kavgasının maliyeti bu. Kaybolan binlerce insanı da ekleyelim. Bir milyon insanın ölümünden kim sorumlu? Elbette ABD. Doğrudan ya da dolaylı olarak. Aynı şekilde bütün Ortadoğu'yu ele alalım. Yine ABD'nin doğrudan veya dolaylı müdahil olduğu gelişmeler sonucu ölenlerin sayısının üç milyona yakın olduğu söyleniyor. Üç milyon insan!.. Bunu nasıl tanımlayacağız? Bu ölümleri hangi kavramla ifade edeceğiz? Böylesine kitlesel ölümleri 'soykırım' olarak nitelemek neden mümkün değil? Üstelik rakam her geçen gün daha da yükselirken.”

Aradan bir ay geçti. Batı basını, dolayısıyla Türk basını bu ürkütücü rakamı bir ay sonra gündemine alabildi. Bir ay önceki yazıdan: 1991 Körfez Savaşı'ndan sonra ABD'nin BM'ye aldığı ambargo kararı yüzünden bir milyona yakın çocuk öldü. Dünya Sağlık Örgütü'nün raporu'na göre 1991-98 arası ambargo yüzünden ölen çocuk sayısı 794 bin 216. Sadece 1998 yılında 125 bin 900 çocuk öldü. Mart 2003'ten Eylül 2004'e kadar, yani işgalden hemen sonra ölen Iraklı sayısı yüz bini aştı. İngiliz tıp dergisi Lancet, Temmuz 2006'daki öldürülen insan sayısı 601 bin 27 olarak açıklandı.

Türkiye'den de bazıları itiraz etti ve bu raporların palavra olduğuna dair yazılar yazdı. Ve bir ay önce: Bir kaynak ölü sayısının bir milyonu geçtiğini açıkladı. İddia Iraq Body Count adlı bir çalışma grubunun verilerine dayandırıldı. Son açıklama, bir ay sonraki açıklama, sayısının bir milyonu iki yüz bin geçtiğini gösterdi.

1994'teki Raunda soykırımında 800 bin insan öldü. “Soykırım” olarak tanımlandı, mahkemeler kuruldu. Irak'taki ölümler Ruanda'yı da geçti. Darfur'daki ölümler, ABD yönetimi tarafından resmen “soykırım” olarak tanımlandı, dünya harekete geçirildi.

Peki bir milyon iki yüz bin kişiyi öldüren, vahşetin her türlüsünü deneyen ülke soykırımdan başka ne yapıyor! Bağdat'taki her ailen en az bir üyesine kaybetti. Ülke genelinde bir milyon hanede en az bir kişi öldü. Şimdi:

İsrail uçakları Türkiye topraklarından Suriye'yi bombalıyor. Fransa Dışişleri Bakanı dünyayı İran'la büyük savaşa hazır olmaya çağırıyor. ABD ve İsrail, İran'a saldırı için hazırlıkları açıktan yürütüyor. Bush, Ortadoğu'da nükleer soykırımdan söz ediyor. Yarın bir milyon Suriye'de, birkaç milyon İran'da öldürülürse bizler susacak mıyız? Şimdi yaptığımız gibi. Türkiye'de neden yüz binlerce insan, bu kitlesel ölümler yaşanırken sokaklara çıkıp “Hepimiz Müslümanız” diye yürümedi? Neden, biliyor musunuz? Öldüren Amerika da ondan! Eğer bunu başka bir ülke yapsaydı, kıyameti koparırlardı! Ama o ülke ABD olunca herkesi bir sessizlik kaplıyor.

Biz ölürken, yüz binler ölürken, "Hepimiz Müslümanız" diye seslerini yükseltmeleri gerekenler, ABD ile ne tür ortaklıklar kurabiliriz derdinde. Milyonların ölümüne ses çıkaramayanlar ihya ediyorlar. Kendilerinin imha edildiklerini farkedemeyenler, "medeniyet medeniyet" diye orada burada dolaşıp duruyorlar? Hangi medeniyetin mücadelesini veriyorsunuz Allah aşkına! İnsan, tarih, kültür yok edilirken susanlar hangi medeniyetin mücadelesini verebilir!

Tarih Bülteni

13 Eylül 2007 Perşembe

Ankara'daki bomba, Ladin'in siyah sakalı


Değiştir
İbrahim KARAGÜL
11 Eylül saldırılarının altıncı yıldönümünde, beklendiği gibi, yeni bir Bin Ladin kaseti çıkıyor ortaya. Her zamanki ifadeler, tehditler. “Terörle mücadele” adı altında yürütülen tarihin en sahtekar kampanyasına malzeme sağlayacak konuşmalar.. ABD ve müttefiklerinin öfkesi yenileniyor, savaş azmi artırılıyor, ABD vatandaşının terörle mücadele için fedakarlık duyguları kabartılıyor ve mekanizma işliyor..
Ancak dünya medyası, istihbarat örgütleri konuşmadan çok başka bir şeye odaklanıyor. Bin Ladin'in sakalı neden siyah? Kaset eski mi, düzmece mi? Yoksa siyah sakal yeni bir saldırı işareti mi? Günlerdir bunu tartışıp duruyoruz. Sanki beyinlerimiz sulanmış, sanki gözlerimiz körelmiş, sanki algılarımız yok olmuş. Kaç El Kaide var? Hangi ülkenin, istihbarat kuruluşunun, hangi çokuluslu şirketin El Kaideleri var, bu güçler terör üzerinden neler yapıyor, El Kaide ihaleleri ile ne kadar dolar kazanılıyor, kaç ülke işgal ediliyor… Bir tane sağlıklı, aklı başında soru bulamazsınız. Mekanizma böyle işliyordur, soru soran tehdittir, sorgulayan hedeftir…
Medya ve ilgililer Bin Ladin'in siyah sakalını tartışırken bir haber ilişti gözüme. Tabii ki hiçbir gazetede, dergide yayınlanmadı. “Bu kadar kolay olur mu” diye sordum kendime, “bu mümkün mü” dedim. Zihinlerin bu denli rehin alındığı bir dünyada neden olmasın! Paylaşayım:
Adam Pearlman adında, aslında İsrail aşırı sağına mensup biri, “Müslümanlar kanlı, barbar teröristlerdir” diye yazılar yazan biri, camileri saldırma planları yapan biri, bugünlerde El Kaide adına bant kayıtları hazırlıyormuş.. Son kayıt da onunmuş. Yani bütün dünyanın tartıştığı Bin Ladin açıklamasının ardında o varmış. Ne ilginçtir bu kişinin, Mossad adına çalışan biri olduğu tespit edilmiş. Tabii ki ABD'de yaşayan biri. Peki kim bu Adam Pearlman? FBI kayıtlarına göre çokça ismi var. ABD'de bir Musevi ürolog olan Carl K. Pearlman'ın torunu. Carl, son günlerde Ermeni soykırım teziyle adını duyuran Musevi lobi kuruluşu Anti-Defamation League üyesi. Adam, bu kadar Müslüman düşmanı olan kişi bir anda Müslüman oluveriyor ve El Kaide adına açıklamalara başlıyor. Ve son Bin Ladin bant kayıtlarını hazırlıyor. O siyah sakallı, dünyanın yeni bir terör saldırısı olarak algıladığı görüntüyü. Hem El Kaideci hem Mossad mensubu. Nasıl ama!
İnsan kendini aptal yerine konulmuş hissediyor. Ne dersiniz? Bütün işgaller, iç savaşlar, milyon insanın ölümü, insanlık dışı uygulamalar böyle senaryolarla hayata geçirilmiyor mu? Dünya, tarihin en büyük sahtekarlığı karşısında çaresiz bırakılmıyor mu?
Aynı şeyi Türkiye için düşünelim:
11 Eylül'ün altıncı yıldönümü. Ankara büyük bir saldırıdan son anda kurtuluyor. “Türkiye'nin 11 Eylül'ü” dedirtecek bir hazırlık önleniyor. Kim hazırladı, bilinmiyor. Başbakan yerinden alınıp başka bir yere götürülüyor, kişi ve kurumlar olağanüstü güvenlik önlemleriyle korumaya alınıyor. Hedef kim? Türkiye mi? Başbakan mı? Cumhurbaşkanlığı ile bağlantılı bir öç alma duygusu mu? Ya da Türkiye'yi önümüzdeki günlerde bölgesel düzeyde kendini hissettirecek bir dehşet senaryosu için hizaya sokmak mı? Şimdilik bilmiyoruz, yakında öğreneceğiz!
Aynı günlerde memleketin her bölgesinde patlamaya hazır mayınlar, bombalar tespit ediliyor. Terör üzerinden güç/iktidar devşirme, terör üzerinden dış ve iç politika manevraları, terör üzerinden bölgesel projeler… Yeniden düşünmeyelim mi?
Ankara'daki bombanın Bin Ladin'in siyah sakalıyla ilgisi var mı? Hem o bant kaydında Ankara da geçiyormuş! “Evet, var” deseler kim itiraz edecek? “Patlayıcı PKK'ya, torbalar Irak'a işaret ediyor” denildi. Elbette öyle. Yıllardır Irak'tan Türkiye'ye giren patlayıcılar, muhtelif şehirlere stoklanan patlayıcıların izi sürülebildi mi? Ya da bunları kim biliyor? Kim, nerede ne tür hazırlıklar yapıyordu?
Ankara'da yüzlerce kilo patlayıcının tespit edildiği günlerde neler oluyordu? Türkiye ile Irak Başbakanı Nuri El Maliki arasında yapılan terörle mücadele anlaşması Irak tarafından reddedildi. Skorsky helikopterleri her gün Kandil'e ABD subaylarını taşıyordu. PKK kamplarının olduğu bölgenin çevresinde, ABD güvenlik şirketlerine mensup paralı askerler İran ve Türkiye'ye karşı savunma hazırlıkları yapıyordu. Aynı dönemde İran, PKK için Türkiye'ye heyet gönderiyordu. İsrail savaş uçakları Türkiye hava sahasından Suriye'ye girip bombalar bırakıyor, iddialara göre bir askeri konvoyu vuruyordu. Ankara'nın açıklama çağrılarına Tel Aviv'den cevap bile verilmiyordu.
Bu sırada kim, kimler, hangi ülkeler, hangi güçler PKK üzerinden Türkiye'ye karşı ne tür hesaplar içinde? Elbette, ortada bir hesap var. Üstelik bu hesap kan üzerinden, şiddet ve çatışma üzerinden, terör üzerinden yapılıyor. Peki bu PKK'nın kendi gündemi mi? Buna inanmıyorum. PKK üzerinden içeride ve dışarıda kimlerin ne tür hesaplar içinde olduğuna dikkat edelim. ABD ve İsrail istihbaratının onayı olmadan PKK'nın böyle bir işe girişeceğine, AK Parti ya da Türkiye'yi böylesine hedef tahtasına oturtacağına inanmak ne zor!
Ankara'nın yanısıra, bu ülkenin hangi şehirlerine patlayıcılar gitti? Ve bunlar ne zaman patlatılacak. Uyan Türkiye! Çünkü en zor soruları sormanın zamanı geçiyor!

Tarih Bülteni

İsrail Türkiye'den İran'a saldırırsa!..


Değiştir
İbrahim KARAGÜL
İsrail savaş uçaklarının Suriye'ye girmesi, Türkiye'nin hava sahasını kullanması, Türkiye topraklarına yakıt tanklarını bırakması sıradan bir olay değil. Belirsizlikler, kafa karışıklıkları çok ama dikkatle bakıldığında özellikle Türkiye için ciddi tehditler içeren bir durum var ortada. Söz konusu olayla ilgili iki önemli tespit yaptık.
Birincisi: Suriye son bir yılda hava savunmasını ciddi biçimde güçlendirdi. Rusya'dan 1 milyar dolarlık Pantsyr S1E füze sistemi satın aldı. Faturayı İran ödedi. Rusya'nın en iddialı savunma sistemlerinden olan Pantsyr S1E İran'ın nükleer tesislerini de koruyor. İsrail, ABD ile danışıklı olarak, Suriye'nin savunma sistemi üzerinde bir test yaptı. Sistemi kilitleyip kilitleyemediğini denedi. Olaydan önceki günlerde, bu sistemin ABD-İsrail saldırılarının önüne geçemeyeceğinin iddia edilmesi bir garip rastlantı mıydı acaba?
İkincisi: İsrail, hem kendisi hem ABD için yaptığı bu test ile aslında İran'ın hava savunma sistemlerinin gücünü de ölçtü. Bir şey daha yaptı: İran'ın bazı bölgelerini vurmak için uzun mesafeli uçuş denemeleri. Olası ABD/İsrail saldırısı, ya da İsrail'in münferit saldırısı Türk hava sahası kullanılarak yapılırsa ne kadar başarılı olur denemesi bu.
İsrail'in İran nükleer tesislerini vurmak için iki yolu var. Ürdün/Suudi Arabistan/Irak üzerinden uçmak. 1981'de Irak tesislerini böyle vurdu. İki ülkeye haber vermeden hava sahalarını kullandı. Şimdi aynısını yapabilir mi? Bu ülkeler izin verir mi? Vermez, vermeye cesaret edemez. Ayrıca bu mesafe uzun. Geriye Suriye ve Türkiye hava sahasını kullanmak kalıyor. İran'ın, Suriye hava savunma sistemlerinin faturasını ödemesinin nedeni burada ortaya çıkıyor. İran aslında Suriye üzerinden kendi savunmasını güçlendiriyor. Peki ya Türkiye!
Türkiye, İran'a ya da Suriye'ye yönelik bir saldırıda kendi topraklarını ya da hava sahasını kesinlikle kullandırmayacaktır. 1 Mart Tezkeresi'nden sonra, Paul Wolfowitz'in; “Güneyinizdeki bir ülkeye karşı işbirliği yaparsanız affederiz” mealindeki sözlerini hatırlayalım. Hem İran hem de Suriye için Türkiye'den desteği istenecek, isteniyor da. Ama köprünün altından çok su aktı. Türkiye, kesinlikle böyle bir suça iştirak etmeyecektir.
Ancak Ankara'nın önünde bir tuzak var, bilmiyorum ne kadar farkındayız! İsrail savaş uçakları, Trük hava sahasını kullanarak Suriye'ye girebiliyor. Buna niye ihtiyacı olabilir! Suriye hava sahasına Golan'dan girebilir, Akdeniz'den girebilir. Türkiye'ye ihtiyacı yok ki! Ama burada bir kötü niyet var. Türkiye üzerinden giriyor ve Türkiye-Suriye ilişkilerini riske atıyor. Ankara'yı öfkelendiren de bu.
Peki İsrail, bir süre sonra aynı şeyi İran'a karşı da yaparsa ne olacak? Yapar mı, bence yapar, yapabilir! Türkiye ile İsrail arasındaki askeri anlaşmaları hatırlayalım. Bu çerçevede İsrail savaş uçakları Türk hava sahasında eğitiliyor. Böyle bir hakları var. Ancak bu hakkı kötü niyetli kullanmaya eğilimli olduğunu son Suriye olayında gösterdi. Yarın, aynı anlaşmalar çerçevesinde bu ülkenin hava sahasında uçan birkaç İsrail savaş uçağı İran hava sahasına girer, birkaç bomba bırakırsa Türkiye ne yapacak? “Türkiye üzerinden İran'a saldırı!” Kulağa nasıl geliyor? Eminim Ankara'dakiler, son olaydan sonra bunları düşünüyorlardır.
1996-97'lerde bugünkü Ortadoğu düzenini kurmak için inanılmaz yükümlülükler yüklendi bu ülke. Şimdi bunlar birer kambura dönüştü. Şimdi o Ortadoğu düzeni Türkiye'nin kendisini tehdit ediyor. On yıl sonrasını öngöremeyenlerin marifeti bu!
ABD/İsrail'in İran'ın nükleer çalışmaları ve Suriye'ye yönelik planları gündemde, unutan biziz.. ABD Başkanı George Bush, 28 Ağustos'ta; “nükleer silaha sahip olursa İran'ın Ortadoğu'da soykırım yapabileceğini” iddia etti. Gariptir aynı tarihte, Londra Üniversitesi Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Bölümü'ndeki Uluslararası Araştırma Merkezi, İran'a saldırıyı içeren 80 sayfalık bir tahrik edici bir rapor yayınladı. Rapora göre ABD, İran'ın nükleer, askeri, enerji, devlet ve ekonomik tesislerini yok edecek saldırı hazırlıklarını tamamladı. İran içinde 10 bin hedef belirlendi. Bu hedefler konvansiyonel silahlarla vurulacak. Ancak bunların etkili olamadığı yerlere, özellikle nükleer tesislere karşı silahlar kullanılacak. Böyle bir çılgınlık olur mu? Böyle bir dünyada olur? Sonuç ne olur, sadece İran için değil, ABD ve İsrail için de felaket olur!
İsrail eski Başbakanı Benjamin Netanyahu, geçtiğimiz hafta Herzilya'da yapılan terör toplantısında, “Eğer İran'ın nükleer silahı gerçekleşirse kesinlikle askeri müdahale gerekir. Askeri seçenek masada olmalı” dedi. Ona göre bölge 1939'ları yaşıyor ve bir dünya savaşı patlamak üzere. Tabii o dönemin Almanya'sı Netanyahu'ya göre İran oluyor! Bir şey daha hatırlatayım:
New York Times ve Washington Post'ta küçük haber olarak yayınlandı, bizim dikkatimizi çekmedi. 6 Eylül'de, ABD Hava Kuvvetleri'ne ait bir B-52 bombardıman uçağı nükleer silahlarla havalandı. Kuzey Dakota'daki askeri üsten kalkan uçak, 6 adet nükleer başlıklı Cruisse füzesi taşıyordu. Louisiana'ya kadar bu füzelerle uçtu. Her bir füze 150 kilotonluk patlayıcı taşıyordu ve Hiroşima'ya atılandan on kat daha güçlüydü. Olay Bush'a kadar aktarıldı ve bunun “yanlışlıkla” olduğu açıklandı. “Yanlışlıkla” bir B-52 bombardıman uçağı nükleer füzelerle havalanabiliyor, inanıyor musunuz? Peki, 40 yıl sonra ilk kez bir ABD uçağının nükleer silahla kalktığını söylersek!
Garip, tuhaf olaylar oluyor. Sessiz bir hareketlilik var. Türkiye, İran ve Suriye'ye yönelik askeri planlamanın tam merkezinde. Sen istediğin kadar karşı koy, kabul etme, taraf olma. İsrail'in son tacizinde, istismarında olduğu gibi bir oldu bittiyle karşı karşıya kalabilirsin.
Yeni Şafak

Tarih Bülteni
 

Tarih Bilgi Ambarı Copyright 2007-2009