Ali H. Aslan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ali H. Aslan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2007 Pazartesi

Bush'un İran'la imtihanı


Değiştir
Ali H. ASLAN


16 Amerikan istihbarat teşkilatının İran'ın nükleer silah programını 2003'te durdurduğu yönünde ortak kanaate varması ve bu bilginin kamuoyuyla paylaşılması, ABD'nin iç ve dış siyasi gündemini değiştirdi.
Şimdiye kadar 'şer ekseni' mensubu İran'a karşı askerî müdahale dahil şahin politikasından taviz vermek istemeyen Başkan George Bush ve yardımcısı Dick Cheney, devlet içinden büyük darbe yedi. Irak'ın işgaline gerekçe gösterilen sahte kitle imha silahı iddialarına malzemecilikten öteye gidemeyen eski CIA başkanı George Tenet döneminin çoktan geride kaldığının resmidir. Yeni oluşturulan Ulusal İstihbarat Direktörlüğü makamının başındaki asker kökenli Mike McConnell'in siyasi baskıların esiri olmadığı anlaşılıyor.

Kimileri son Ulusal İstihbarat Tahmini'ni (NIE) istihbarat camiasının siyasi iradeye başkaldırısı olarak görüyor. Oysa istihbaratçılar, görev tanımlarındaki çerçevenin dışına çıkmış değil. Rapora öncülük eden Ulusal İstihbarat Konseyi'nin (NIC) temel amacı şöyle açıklanıyor: 'Analitik hükümler ABD politikasına uygun olsun ya da olmasın, siyaset yapan mercilere en iyi, çarpıtılmamış ve yanlı olmayan bilgiyi temin etmek'.

Burada kilit sorulardan biri, istihbarat camiasının İran'la ilgili vardığı ve ağustos ayında Başkan Bush'a arz ettiği kanaati neden şimdi kamuoyuyla da paylaştığı. Ben olayı bir kısım güreşe doymayan 'neocon'ların iddiasının aksine, hükümeti küçük düşürme gayretinden ziyade, Beyaz Saray'ın zarar kontrolü stratejisine bağlıyorum. Eğer Bush yönetimi -çoğu zaman yaptığı gibi- bu bilgiyi saklasaydı ve rapor kontrolsüz şekilde basına sızsaydı -ki o da pek muhtemeldi- hem içeride hem dışarıda zaten düşük olan inandırıcılığı onulmaz bir darbe daha yiyecekti.

Diğer yandan, taraflı tarafsız her uzmanın mutabık kaldığı üzre İran'a 'önleyici' Amerikan saldırısı planlarını görünür gelecekte masadan kaldıran bu gelişmeden Bush yönetimindeki herkesin fazla rahatsız olmadığı söylenebilir. Savunma Bakanı Robert Gates, Genelkurmay Başkanı Amiral Michael Mullen ve Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın Başkan Yardımcısı Dick Cheney ile etrafındaki Siyonist-milliyetçi noecon çılgınların elinden yeni bir savaş oyuncağının alınmasından memnun kaldıklarına eminim. Şüphesiz bu gelişme kısa vadede Amerikan diplomasisine yeni yükler getirecek. Mesela İran'a üçüncü yaptırımlar halkasına dünyayı ikna etmek kolay olmayacak. Ancak uzun vadede İran'ın bölgeye hükmetme hırsına, daha geniş açıdan Ortadoğu meselesine, daha akılcı, pragmatik, barışçı ve realist çözümler bulunmasına zemin hazırlayacaktır. Türkiye'nin ulusal çıkarı da bu istikamettedir.

Kendi işlerine gelen hükümlere vardıklarında istihbarat camiasını göklere çıkaran bazı malum kesimler son raporu yerden yere vuruyor. (Bkz. John Bolton, Washington Post, 6 Aralık 2007) Halbuki yakın tarih şahittir ki siyasallaşmış istihbarat fabrikasyonunda ve dezenformasyonda onların üstüne yok. Jön Türklerin Osmanlı'yı Birinci Dünya Savaşı'na iterek yaptıklarının bir benzerini neocon çılgınlar Amerika'yı Ortadoğu'da savaşlar silsilesine iterek yapıyordu. Amerikan imparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu'ndan erken uyanmışa benziyor. Irak'taki hataları İran'da tekrarlamayacakları sinyallerini veriyor.

ABD'yi Irak hatasına itenlerin başında İsrail ve Washington'daki yandaşları geliyordu. İran hatasından yol yakınken geri dönme sinyalleri de en çok onları endişelendirmişe benziyor. ABD ve İsrail'in Ortadoğu stratejileri benzer olabilir. Her iki ülkenin de İran'dan hazzetmediği ve tehdit gördüğü aşikar. NIE raporu, bu gerçeği değiştirmeyecek. Ancak rapor, sadece stratejik açıdan değil taktiksel olarak da ABD'yi İsrail'e benzetmeye çalışan, kaba kuvveti akılcığa tercih eden lobilere karşı devlette için için artan muhalefetin son bir yansıması. Belli ki o lobiler yine harekete geçti. Amerikan Kongresi'nde bir kısım siyasetçiler, NIE raporunun hazırlanmasını ve hükümlerini soruşturacak bir komisyon ihdas edilmesini planlıyor. Ne var ki, bu tür çabaların sonuca tesir edebilmesi artık çok zor.

İran tartışmasının başkanlık seçimlerine yansımaları da ilgiyle izlemeye değer. Mesela NIE raporunun, Demokrat Parti cenahında Senatör Hillary Clinton'a ciddi bir rakip olacağı sinyalleri artan Senatör Barak Obama'nın elini güçlendireceği muhakkak. Clinton, muhtemelen güçlü ve zengin İsrail lobisinin desteğini garantileme güdüsüyle, İran konusunda Obama'dan daha şahin bir çizgi benimsemişti.

Bush, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Washington ziyaretinden hemen sonra, 9-11 Ocak arasında İsrail ve Filistin'i başkan sıfatıyla ilk kez ziyaret edecek. Annapolis süreci çerçevesindeki bu ziyaret, NIE raporuyla değişen uluslararası dengelerin ışığında gerçekleşecek. Beyaz Saray'a iç ve dış kamuoyundan gelen 'bir yolunu bulup İran'la anlaş' baskısı daha da artmış olacak. İranlılarla gizli ya da açık bir mutabakat sağlanmadığı sürece Arap-İsrail barışında mesafe alınması ve Irak'taki geçici güvenlik baharının sürmesi çok zor. Bush, eğer Cheney dışındaki yakın milli güvenlik danışmanlarını ve istihbarat camiasını dinlerse, bu işin içinden nispi bir başarıyla sıyrılabilir. Yok eğer maksimalist çizgisinden taviz vermezse, tarihe ABD'nin en başarısız başkanlarından biri olarak geçmeyi garantiler.


Zaman

Tarih Bülteni

22 Ekim 2007 Pazartesi

Kamuoyunun ipi ve dış politika kuyusu


Değiştir


Demokratik ülkelerde kamuoyu büyük dış politika kararlarında çok etkilidir. Kamuoyunun hakim unsurları sivil toplum ve medyanın Türk-Amerikan ilişkilerinde de ağırlığı giderek artıyor.
Eskiden daha ziyade elitler arası özel bağlantılarla yürütülen ilişkiler şimdi yoğun bir medya ve sivil toplum merceği altında. Demokratikleşmeye paralel olarak özellikle Türkiye cenahında işler çok değişti.

Kamuoyu, ülkelerin bazen çıkarına bazen aleyhine eylemleri teşvik edebilir. Olumlu tesire örnek olarak Amerika'daki Ermeni tasarısı olayı gösterilebilir. Şimdiye kadar hiçbir telkin ve baskıya boyun eğmeyen tasarının başhamisi Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi geçen hafta biraz sendelediyse, bunda en büyük pay Amerikan kamuoyunun. 'Irak'ta askerlerimiz Türkiye'nin müttefikliğine muhtaçken soykırım tasarısıyla Türkleri kızdırmaya ne gerek var?' şeklinde özetlenebilecek yaklaşım, ABD'nin Washington Post ve Wall Street Journal gibi önde gelen gazetelerinde, ulusal televizyon haber ve yorum programlarında yüksek sesle işlendi. Dolayısıyla Amerikan Ermeni lobisinin kamuoyu oluşturma kabiliyeti daha geniş kitlelerin (soykırım iddialarına değil) zamanlamaya muhalefetiyle ivme kaybetti.

Pelosi'nin büsbütün pes ettiği söylenemez. Bu hafta tasarının destekçileriyle bir toplantı yapacakmış. Ama artık partisinin tabanını eskisi kadar sağlam tutamayacaktır. Çünkü Amerikan kamuoyunca milli güvenlik konularında zaten zayıf bulunan Demokratlar'ın en azından bir kısmı, 2008 seçimlerini düşünerek, normalde sessiz sedasız geçeceğini sandıkları bu tasarıya desteklerini çekecektir. Bu nedenle tasarının şu sıralar genel kurula gelse dahi geçmesine eskisi kadar yüksek ihtimal verilmiyor.

Amerikan kamuoyu, ulusal çıkarlarının nerede olduğunu ülkenin üç numaralı koltuğundaki kişiden çok daha iyi okudu, aklıselime işaret etti. Ancak kamuoyu, dış politikaya her zaman böyle olumlu tesir icra etmiyor. Şu sıralar PKK'dan intikam ve Amerika'ya tepki saikiyle hükümeti aşırı sert hamlelere yönlendiren bazı Türk kamuoyu hareketleri bu cümleden sayılabilir.

Aslında Türk devletinin iç istişare halkalarında makuliyet ağır basıyor. Kuzey Irak'a büyük bir askerî müdahalenin hem diplomatik hem askerî açıdan yanlış olacağı biliniyor. Ama kamuoyundaki sertlik çağrıları duymazdan gelinirse hükümetin de ordunun karizması çizilecek. Devlet sesini yükselterek belki de taviz koparmak isterken üzerine daha fazla uluslararası baskı çekiyor. Şu halde Kuzey Irak'a girersek, neredeyse tüm dünyayı karşımıza almış olacağız! Kim var arkamızda Allah aşkına, Suriye'ye mi güveniyoruz?

Türkiye güçsüzdür demiyorum. Gerekirse yedi düvelle savaşmasını ve kazanmasını bilir. Ama operasyonel getirisi çok şüpheli, daha önce defalarca yapıldığı halde verim alınamamış bir hamleyi, hele uluslararası kamuoyu ve konjonktür bu derece aleyhimizde iken yapmak zorunda mıyız? Washington'da Türkiye'yi bilenler arasında tezkerenin ardından yaygın kanaat, olsa olsa Kuzey Irak'a noktasal operasyonlar yapılacağı, büyük bir maceradan kaçınılacağı yönünde. Peki neticede yapılacak buysa, o kadar gürültü çıkarmaya ne gerek var? Bir çırpıda yapardınız, olur biterdi, kimse de fazla itiraz edemezdi.

Bugün Türkiye'nin iç ve dış siyasi istikrarını en çok tehdit eden Kuzey Irak'taki fiilî durum sadece ABD'nin ve Irak'ın aymazlığından kaynaklanmıyor. Bizim de sorumluluğumuz var. Bush'un gayrimueşru savaşına sınırsız destek veriyor duruma düşmemek için 1 Mart 2003 tezkeresinin karşılığında Kuzey Irak'taki hadiselerin kontrolünü bize vaat eden Mutabakat Muhtırası'nı reddetmedik mi? Bir tercih yaptık, şimdi bedelini ödüyoruz. İnisiyatifi Iraklı Kürtlere hediye eden, ABD'yi Barzani gibilerine muhtaç bırakan biziz. Şimdi Iraklı Kürtler de PKK belasıyla bedava cedelleşmek istemiyor. Karşılığında Kerkük'ü tapularına geçirmelerine karışmamamızı, hatta belki ileride kurmayı hayal ettikleri devlete ses çıkarmamamızı talep ediyorlar. Üstelik aynen Türk düşmanı milliyetçi Ermeniler gibi milliyetçi Kürtler de dünya kamuoyunun ekseriyetini kendilerinin mazlum, Türkiye'nin mütecaviz olduğuna ikna etmiş durumda.

Jeostratejik konumumuz ve Batı'yla müstesna ilişkimiz ABD gibi bölgemize müdahil bazı ülkeler için Türkiye'yi hâlâ vazgeçilmez kılıyor olabilir. Ancak modern dünyada kamuoyu ve ekonomi gibi yumuşak cephelerde var olmaksızın nihai netice alınamıyor. Yabancı ülkelere nazınızı geçirmenin en etkili yolu bu. Mesela ABD'ye lehinizde bir şey yaptıracaksanız, Amerikan kamuoyunda da güçlü olacaksınız. Nitekim Dr. Ian Lesser, Woodrow Wilson Merkezi'nin desteğiyle hazırlanan ve Türk-Amerikan ilişkilerini ele alan 'Şüpheciliğin Ötesinde' adlı yeni raporunda sivil bağlantıların eksikliğini vurguluyor. 'Sürdürülebilir bir ilişki, NGO kurumları, iş dünyası ve bireyler seviyesinde daha çeşitlilik arz eden bir bağlar ağı ile desteklenmeli.' diyor.

Bu bağlamda, Türk sivil toplumunun parlayan yıldızlarından TUSKON'un (Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu) Washington'a büro açması gayet olumlu bir adım. Açılış vesilesiyle ünlü Mayflower Oteli'nde yapılan yüksek profilli toplantıda konuşan Hazine'den sorumlu Bakan Mehmet Şimşek de üstün performansıyla uluslararası camiada Türkiye'nin yumuşak gücünü çok iyi temsil eden sözcülerden biri olacağını ispatladı.

Umarım AK Parti hükümetinin şimdiye kadar uyguladığı yumuşak gücü ön plana çıkaran dış politikadan büyük bir sapma olmaz ve Başbakan Erdoğan kasım başında ısrarla gelmek istediği Washington'da Amerikan kamuoyunun Türkiye'ye artan ilgisini yaralı imajımızı iyileştirme adına iyi değerlendirir.

Tarih Bülteni

1 Ekim 2007 Pazartesi

Sivilleşen dış politikamız ve ABD


Değiştir
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, BM Genel Kurulu vesilesiyle geldiği ABD ziyaretini tamamlayıp Türkiye'ye döndü. Ama işin ucunda Beyaz Saray'la ilişkiler olunca, bizde spekülasyonlar bitmiyor. Bush ile Erdoğan'ın neden görüşmediğine dair senaryolar gırla gidiyor. Halbuki ortada hiçbir anormal durum yok. Kasım başlarında Erdoğan'a Washington yolları görünüyor.
Amerikan yönetiminin, başarılı bir Bush-Erdoğan görüşmesi ayarlamayı ne kadar önemsediğini iyi biliyorum. Erdoğan, ailevi bir ziyaret için Washington'a uğradığında, Yahudi lobisinin kilit isimlerinden biri bana, "Keşke bizim Başkan Erdoğan'la hazır gelmişken görüşseydi. ABD'nin bu görüşmeye çok ihtiyacı var. Nasıl yapmazlar anlamıyorum." diye serzenişte bulunuyordu. Görüşme arzusu her iki tarafta da mevcuttu. Ancak Erdoğan ve Bush, tüm dünya liderlerinin akın ettiği mini Manhattan adasında koşturmaca içinde bir teşehhüd miktarı görüşmektense, ileri bir tarihte salim kafayla Oval Ofis'te bir araya gelmeyi daha uygun buldular. Ve bence doğru karar verdiler. Zaten ABD başkanları, BM toplantıları sırasında geleneksel olarak New York'ta pek az liderle resmî görüşme gerçekleştiriyor. O dönemde misafir liderlere Beyaz Saray daveti de yapılmıyor.

Erdoğan-Bush zirvesinin İstanbul'da ekim sonunda ABD Dışişleri Bakanı Rice'ın da katılacağı Irak'a komşu ülkeler konferansını müteakiben planlanması çok daha mantıklı. Çünkü Ortadoğu ağırlıklı olacak bu görüşmede, taraflar ellerinde daha fazla veriyle ve daha net bir resimle masaya oturmuş olacaklar. Özellikle İran ve Irak'ta Türkiye'yi yanında görmek isteyen Bush yönetiminin, Ankara'yla yeni bir yakınlaşma (reapproachment) stratejisi geliştirmek istediği ortada. Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Nicholas Burns'ün Atlantic Council'da yaptığı iyi kurgulanmış konuşma, Amerikalıların özellikle Ortadoğu'daki yol haritasında artık Türkiye koordinatlarına çok daha dikkatle baktığını ortaya koyuyordu. Belli ki yapmak istedikleri bazı şeylerin Türkiye'siz zor gerçekleşeceğini daha iyi anlamışlar ve Ankara'nın ikna edilmesini önemsiyorlar.

Kısır yaklaşımlar ve yanlı bakışlar çoğu kez insanın büyük resmi görmesini engelliyor. Büyük resim şudur: Türkiye, son seçim sürecinde ispatladığı demokratik olgunluğun semeresini uluslararası ilişkilerde almaya başlamaktadır. Askerî bürokrasinin karşı çıktığı bir partinin göz alıcı bir zaferle güçlü bir başbakan ve cumhurbaşkanı çıkarması ve Batı'nın büyük kısmını endişelendiren darbe ihtimalinin belki de yakın Türk tarihinde hiç olmadığı derecede gündemden düşmesi, Türkiye'yi dünyada bir üst lige çıkarmıştır. Demokratik istikrarımız tescil edilmiştir. Uzun süre 'ne olur ne olmaz, biz kartlarımızın tümünü sivil idarecilere oynamayalım' çizgisinde olan ve Türkiye'deki sessiz sivil devrimin dayanıklılığını idrakte zorlanan Washington da, artık yeni bir rotaya yöneliyor. Şimdiye kadar Türk devlet karar mekanizmasındaki çok başlı yapıyı kendi lehlerine kullanan, bir kurumun kapısı kapanırsa diğer kurumlara gidip işini halletmeye çalışan ABD dahil dış güçler, Türkiye'de ağırlık merkezinin hızla sivil siyasi iradeye kaydığını görüyor. Ve kendini ona göre konumlandırıyor.

Evet, Türk dış politikası artık büyük oranda Gül-Erdoğan-Babacan üçlüsünden sorulacaktır. Ve Türkiye gibi kilit bir bölgesel güçle iş tutmak isteyen ABD, bu üç liderle de yakın temas için her fırsatı değerlendirmeye çalışacaktır. Gül ve Erdoğan, mevcut Amerikan yönetiminin zaten aşina olduğu, ufak tefek kusurlarından yakınsalar da beraber çalışabildikleri liderler. Rice ile meslektaşı Babacan'ın kaynaşma süreci de uzun zaman almayacaktır. Babacan-Rice ilişkisinin 'kimyasal' seviyesi Gül-Rice tepkimesi kadar yüksek olmayabilir. Ama benzer 'matematiksel' neticeler alınabileceğini düşünüyorum.

Cumhuriyetçi Bush yönetimi gidici. Erdoğan liderliğindeki AK Parti ise en az beş yıl daha Türk dış politikasını yürütecek. Dolayısıyla Erdoğan yönetimiyle Beyaz Saray'ın 2009'daki muhtemel yeni mukimleri arasına şimdiden bağlar kurulması önemli. Bu çerçevede, cuma gecesi Türk sivil toplumunun önde gelen kuruluşlarından New York Türk Kültür Merkezi'nce verilen muazzam iftar yemeğinde ABD'nin bir sonraki başkanlığına en yakın isimlerden Senatör Hillary Clinton'ın Erdoğan'la buluşması anlamlıydı. Clinton, saygılı duruşuyla Erdoğan'ın şahsında Türkiye Cumhuriyeti'ne, demokrasimize ve halkımıza verdiği değeri ortaya koydu. Amerikan siyaset arenasının hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat kanadında Erdoğan'ın şahsına da büyük bir takdir söz konusu. Amerikalılarca oldukça başarılı ve karizmatik bulunan bir başbakanımız var. Erdoğan, Türkiye gibi çabuk alabora olabilecek bir ülkeyi ciddi bir kazaya uğratmaksızın beş yıl yöneterek uluslararası bir marka haline geldi. Erdoğan'la aynı kareye girmek, kafasının içini okumak, mümkünse fikirlerini ve beyanlarını etkilemek başta ABD olmak üzere birçok yabancı ülke için önemli bir öncelik haline geldi. Sayın Başbakan'ın bu şahsi kredisi, Türkiye'nin prestijinin ve çıkarlarının daha ileri noktalara götürülmesine katkıda bulunacaktır. Çok başlılığı istismara devam için Cumhurbaşkanı Gül ile Erdoğan arasında uyumsuzluk ve eşgüdümsüzlük neş'et etmesini arzu eden bazı iç ve dış çevrelerin heveslerinin kursaklarında bırakılması da isabetli olacaktır.

Türkiye demokratikleştikçe, sivilleştikçe, dış politikasında sivil ağırlığı artıyor. Ankara'yla iyi ilişkiler kurmak isteyen ABD dahil dış güçler, bunu iyi not etmeli. Emareler de bu yönde zaten...

Tarih Bülteni

10 Eylül 2007 Pazartesi

ABD 'sathı müdafaa'yı kayıp mı ediyor?


Değiştir
Ali H.ASLAN
2001 El Kaide saldırılarından tam 41 yıl önce, 11 Eylül 1960'ta, Özgürlük Yanlısı Genç Amerikalıların (Young Americans for Freedom) toplantısında benimsenen prensipler, Amerika'da modern muhafazakârlığın temellerini oluşturmuştu.
Adını Connecticut eyaletindeki bir kasabadan alan Sharon Bildirisi'nde, her Amerikan dış politika hamlesinin şu kriterle hükmedilmesi savunuluyordu: ABD'nin haklı çıkarlarına hizmet ediyor mu?
Geleneksel sağdaki Cumhuriyetçilerin lüzumsuz müdahalecilikten kaçınan dış politika anlayışına mesnet teşkil eden bu kritere göre, ABD Başkanı Bush'u klasik muhafazakâr olarak tanımlamak zor. 11 Eylül şokundan sonra muhafazakârların müdahaleci kanadı 'neo-con' yani yeni-muhafazakâr ekolünün dümen suyuna iyice giren Bush, Irak Savaşı'nın gerekliliğine aslında sadece dünyayı değil, kendi ideolojik tabanındaki nice akil adamı da ikna edememişti.
ABD'nin komünizmle milli mücadele döneminde geleneksel muhafazakârlarla yekvücut olan neo-conlar, Soğuk Savaş'ın ardından demokrasi ideali söylemiyle müdahaleciliği savunan, tecritçiliğe karşı çıkan dış politika anlayışına geri dönmüştü. Solun idealizmi ile sağın kas gücünü birleştiren neo-con idelojisi, 'Wilsonculuk' diye adlandırılan anlayışı savunuyordu. Buna karşın geleneksel muhafazakâr camia ise tecritçi anlayışı temsil eden 'Jacksoncu' ekole sarılmıştı. Eski Dışişleri bakanlarından Henri Kissinger, tüm Amerikan dış politikasının, adlarını iki ayrı başkandan alan bu iki ekolün ihtilafının ürünü olduğunu savunur.
Soğuk Savaş'ın ardından Amerikan liderleri ülkelerini zinde tutacak yeni bir büyük meşgale arıyordu. Başkan Bush, 11 Eylül saldırıların hemen ardından ayın 20'sinde Kongre'ye hitabında, 'Misyonumuzu ve içinde yaşadığımız anı bulduk' derken, işte o arayışa cevap bulduğunu ilan ediyordu. Teröre ve onun kaynağı olarak görülen İslam fundamentalizmine karşı Amerika liderliğinde bir Haçlı Seferi başlatılacak, Müslüman coğrafyada işlerine gelmeyen rejimler askerî yolla devrilip yerine demokratik düzenler kurulacaktı. Anlayacağınız, Bush da Wilsonculuğa soyunmuştu. Artık ABD için hattı müdafaa yoktu, sathı müdafaa vardı. Ve o satıh, bütün dünya idi. Bush, 'Ya bizimlesiniz ya da karşımızda' çıkışıyla tüm dünyaya meydan okuyor, Soğuk Savaş'ın iki kutuplu dünyasının yerine tek kutuplu bir düzen kurmak istediğini ortaya koyuyordu. 1990-91 Körfez Savaşı'nda baba Bush'un bahsettiği; ama o zamanlar havada kalan 'yeni dünya düzeni' oğlu tarafından hayata geçirilecek, ABD gücünün deneme tahtası ise zavallı Irak olacaktı.
11 Eylül fecaatinin ilk anda doğurduğu Amerikan sempatisi teröre destek veriyor konuma düşme korkusuyla birleşince, dünya kamuoyu Afganistan harekâtına destek verdi. Müdahaleci politikalarına meşruiyet zemini hazırlayan 'önleyici saldırı' doktrini ve kitle imha silahı iftiraları, ABD'yi Irak Savaşı'na götürdü. Bu kez uluslararası toplum büyük ölçüde ayaklar altında alındı. 'Teröre karşı savaş' adı altında haksızlıklar, hukuksuzluklar gırla gidiyordu.
İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün icra direktörü Kenneth Roth, 11 Eylül'ün geçen yıldönümündeki açıklamasında şöyle diyordu: Terör saldırılarının akabinde birçok Amerikalı haklı olarak hükümetlerinin terörden korunmalarını mümkün kılacak her şeyi yapmasını istedi. Bush yönetimi bu korkuyu istismar ederek uluslararası insan hakları standartlarına pek az saygı içeren farklı metotları zorladı. Sonuç; sistematik mahkum istismarı, yaygın duruşmasız gözaltılar, teklif edilen kanguru mahkemeleri oldu. Ebu Ğureyb, Guantanamo ve gizli CIA hapishaneleri ABD terörle mücadele çalışmalarının talihsiz sembolleri haline geldi.'
Başkan Bush, 'teröre karşı savaş'ını Soğuk Savaş'a benzetmekten hoşlanıyor. Soğuk Savaş'ın da bir ideolojiye karşı verildiğini, o nedenle nihai zaferin kısa vadede kazanılamayacağını söylüyor. Ancak kullandığı taktikler, Soğuk Savaş'ı kazanmaya vesile olanlardan çok uzak.
Brookings uzmanlarından Philip Gordon, 19 Ağustos'ta Washington Post'ta çıkan yorumunda Başkan Bush'a Soğuk Savaş'tan bazı ipuçları alma çağrısında bulunuyordu: 'Bush bir fikir muharebesinde olduğumuza inanıyor gibi konuşmasına rağmen 'teröre karşı savaş'ı sanki askerî gücün ahlaki otorite ve müttefik desteğinden daha fazla önem taşıdığı geleneksel bir ihtilafmış gibi yürütüyor. Bu yaklaşımı altı yıl denedikten sonra bugün ABD istihbarat kurumları El Kaide tehdidinin arttığını rapor ediyorken, Bush'un kendi benzetmesinden alınacak derslerle hareket etmesinin zamanı.'
ABD'ye Soğuk Savaş'ı kazandıran stratejinin ilham kaynaklarından diplomat George Kennan, 'sabırlı, ancak katı ve tetikte bir caydırıcılık' esasını vurgulamıştı. Gordon'a göre, Başkan Yardımcısı Richard Cheney'nin teröristlerin imha silahlarını ellerine geçirme şansı yüzde 1 bile ise ABD'nin sanki kesinmiş gibi harekete geçmesini savunan doktrini, bunun tam tersi.
Soğuk Savaş'ta ABD, hukuka ve demokratik değerlere saygılı duruşuyla kendine komünist dünyadan sempati topluyordu. Bush hükümeti ise izlediği gayri hukuki ve hakaretamiz politikalar ile dünyada, hassaten İslam coğrafyasında, kalp ve zihinleri kazanmak şöyle dursun, her geçen gün ABD'ye zemin kaybettiriyor. Bu gidişle 'sathı müdafaa' şöyle dursun, 'hattı müdafaa'yı bile kazanamayacaklar...

Tarih Bülteni

3 Eylül 2007 Pazartesi

'Soykırım' cephesinde son gelişmeler


Değiştir
Ali H. ASLAN
Yeni Dışişleri Bakanımız Ali Babacan'ın yoğun çalışma temposu dolayısıyla bakanlığın ışıklarının bir önceki makamındaki gibi gece geç vakitlere kadar yanacağı söyleniyor.
Herhalde Sayın Babacan'a ayak uydurmakta hiç zorluk çekmeyecek yerlerin başında Washington Büyükelçiliğimiz gelecektir. Çünkü diplomatlar, Ermeni iddialarına şimdiye kadar set çeken Amerikan Musevi surunda ADL cenahından açılan deliği kapatmak için son birkaç haftadır gecesini gündüzüne katarak çabalıyor.
İnsan, 'nedir şu diplomatlarımızın Ermeni meselesinden çektiği?' diye düşünüyor. Öyle ya, zamanında ASALA tarafından öldürülen, yaralanan, tehdit edilenler de onlardı. Şimdilerde soykırım iddialarını dünya platformuna taşıyarak Türkiye'ye suikastlerını silahsız metotlarla sürdüren lobiye verilen uluslararası mücadelenin de başını onlar çekiyor. Öte yandan, çıkardığımız gürültüye bakılırsa çok koldan, çok organize götürülüyor olduğu zehabına kapınılan bu mücadelede, özellikle Washington'daki diplomatlarımızın aslında ne kadar yalnız ve desteksiz kaldığını görmek de insanı şaşırtıyor. Bu, hakikaten hayati bir milli mesele ise onun hakkını verecek çapta bir iş yönetimi ve organizasyonu yapmalı. Yok öyle değilse, bu kadar mesaiye, harcamaya ve diş kirasına değip değmediği masaya yatırılmalı.
Üzülerek söylemek gerekirse, bugün itibarıyla ABD'de entelektüel zeminde Ermeni davası kaybedilmiştir. Türk tarih tezini destekleyenler sayıca çok azdır. Muhaliflerin sesi gür çıkmaktadır. Siyasi alanda da Türkiye hızla zemin kaybetmekte, Ermeni tezleri eyalet yasama organlarında benimsenmeye devam etmektedir. ADL olayı, bu sürecin son halkalarındandır. Amerikan Kongresi'ndeki tasarıyla mücadeleye destek veren 'Türk dostu' Amerikalıların dahi çoğu entelektüel olarak soykırıma inanmaktadır. Sırf siyasi sebeplerle, ulusal çıkar ve milli güvenlik argümanının arkasına sığınarak tasarıya karşı çıkıyorlar.
Bu konuda Türkiye'nin hassasiyetlerini en iyi anlayanların başında Amerikan Musevi kuruluşları geliyordu. Türk-Amerikan-İsrail ilişkilerinin ve Türkiye'deki Musevi azınlığın selameti uğruna 'soykırım' konusundaki düşüncelerini kendilerine saklıyorlardı. Dünya gerçeklerini bilen Musevi tepe yöneticilerini aşamayan Ermeni tezi sempatizanları, bu örgütleri tabandan etkileme gayretlerini yoğunlaştırdı. ADL krizi, New England bölgesinin merkeze kazan kaldırması ile baş gösterdi. Kuruluşun başkanı Abraham Foxman, Boston'da soykırım tezini destekleyen Andrew Tarsy'i görevden almasına tabandan gelen tepkiler ayyuka çıkınca çark etti. Ve ADL olarak soykırımı tanıdıklarını açıkladı. Gerçi Foxman, Amerikan Kongresi'ndeki tasarıya karşı çıkmaya devam edeceklerini söylüyor. Türkiye'nin baskısı üzerine tarih komisyonu kurulması görüşüne de destek verdi. Ama bir kez 'soykırıma eşdeğer' dendikten sonra ne tasarı ne de tarih komisyonu konusunda desteğin eskisi gibi sonuçlar vermesi zor. ADL'nin çıkışı talihsiz olmuştur. Çünkü eğer Amerikan Kongresi soykırım tasarısını kabul ederse, Türk kamuoyu bunu büyük ölçüde Yahudilerden bilecektir.
Türkiye'nin stratejisi, ADL sendromunun diğer Musevi örgütlerine yayılmaması. Türk Musevi toplumundan ve İsrail'den Amerika'ya mesaj trafiği sayesinde, şimdilik bu başarılmış gibi. ADL'nin de üyesi olduğu ve çok sayıda etkili Musevi örgütünün çatı kuruluşu olan Başkanlar Konferansı'nın (Conference of Presidents of Major Jewish Organizations) icracı başkan yardımcısı Malcolm Hoenlein, bu konuda kamuoyuna görüş bildirilmemesi ricasında bulunmuş ve şimdilik hüsnü kabul görmüş. Ancak tepeden gelen isteklerin tabanı ne ölçüde yatıştıracağını Allah bilir. Mesela 1 Kasım'da yapılacak ADL Ulusal Komisyon toplantısında gündeme konuyla ilgili bir karar tasarısı getirilmesine kesin gözüyle bakılıyor. Diğer örgütlerin yasama organlarında da benzer eylemler beklenebilir. Taban baskısına muhatap olan siyasî organlar Ermeni lobisinin tesir alanına daha fazla girmekte, icracı birimler ise genel olarak daha dikkatli davranmakta. Aynı davranış farklılığı Amerikan devletindeki yasama ve icra kanatları arasında da görülüyor. Bush yönetimi dahil Amerikan hükümetleri 'soykırım' kelimesini kullanmazken, Amerikan Kongresi'nde ise sürekli soykırım tasarıları Demokles'in kılıcı gibi Türkiye'nin başında sallandırılıyor. Ermenilerin iç siyasetinde son derece etkin olduğu liberallerin kalesi Kaliforniya eyaletinin Demokrat Parti'nin seçim zaferinden sonra Kongre'de daha da artan ağırlığı, Türkiye için büyük risk. Tasarının akıbeti iki dudağı arasında olan Meclis Başkanı Nancy Pelosi de Kaliforniyalı ve Ermeni dostlarına verdiği sözden geri adım atmış değil. Bir sonraki hamlesinin ne olacağına dair işaret vermiyor.
ABD'de hükümet düzeyinde soykırım tezlerinin açıktan tasvip edilmesi mümkün değil. Kongre ve sivil toplum düzeyinde ise gidişat Türk tezlerinden yana görünmüyor. Şu durumda sakin ve gerçekçi olmak lazım. ADL gibi sivil toplum örgütlerinin ve Amerikan Kongresi gibi siyasi organların Türkiye'yi hukuken bağlamayan karar ve açıklamalarına tepkilerimiz medenice ve ölçülü olmalı. Daha uzun vadeli, önalıcı hamlelere ağırlık verilmeli. Aksi halde, topyekün tanıtım stratejimize kendi elimizle balta vurur ve dünya kamuoyunda hasımlarımızca pompalanan 'zalim ve hoşgörüsüz Türk' imajını pekiştirmiş oluruz. ADL'nin hareketi tüm Yahudilere, Amerikan Kongresi'nin tutumu da tüm Amerikalılara teşmil edilmemeli. Bir grup azgın azınlığın Türkiye'yi dünyadan tecrid tuzağına düşüp, toplumlar arası ve milletlerarası ilişkilerimiz sıkıntıya sokulmamalı.

Tarih Bülteni
 

Tarih Bilgi Ambarı Copyright 2007-2009