Taha Akyol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Taha Akyol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2008 Cuma

Yeni Vizyon


Değiştir
Taha AKYOL
Milliyet Gazetesi

Tampon bölge sanıldığı kadar kolay değildir ama niye gündeme geliyor? Dağlardan, derin vadilerden geçen sınırı korumanın fevkalade zor olmasından...
Umuluyor ki, hiç olmazsa Kuzey Irak'ta 20 km kadar içeriye girerek düzlük arazide bir güvenlik şeridi oluşturulsun...
Sınır çizilirken bu husus niye düşünülmedi?
Düşünülmedi değil. Atatürk'ün, Karabekir'in, İnönü'nün, Çakmak'ın adeta feryatları vardır: Misak-ı Milli sınırları içinde bulunan Musul ve Kerkük bölgesini alamazsak, yarın Türkiye'nin bütünlüğü tehlikeye girer!
Fakat buna gücümüz yetmemiştir! İsmet Paşa, Lozan'da çok bunaldığı sırada, 27 Ocak 1923 günü Ankara'ya çektiği uzun telgrafta özetle şöyle bir soru sormuştur:
"Musul'dan feragatle sulh aramak fikrindeyim, ne dersiniz?.."
Telgraf İngiliz istihbaratının eline geçmiş, o andan itibaren İngiltere bir adım geri atmamış, neticede, iç sorunlarımızın da etkisiyle, 1926'da Letonyalı General Laidoner'in çizdiği bugünkü sınırı Türkiye kabullenmek zorunda kalmıştır!

Sınır ve Kürt kimliği
Sorunun iki boyutu var; biri güvenliksiz sınır çizgisi, öbürü Kürt meselesi.
Türkiye 1990'lı yıllarda Çekiç Güç'ten yararlanarak istediği anda 30 bin, 40 bin kişilik kuvvetlerle Kuzey Irak'a girmiş, hatta o zamanki konjonktürde Barzani de desteklemişti.
Ama sorun çözülememişti.
Demek ki, sınır ötesi operasyonlar terörle mücadele için gerekli ama çözüm için yeterli değil.
İşte böyle delik deşik bir sınır etrafında Barzani Kürtlük duygusuna dayalı hesaplarla PKK'yı destekliyor.
Gazi'nin 1923'te "Bize de sirayet edebilir" dediği etnik hareketle karşı karşıyayız!
Diplomasi planında Kuzey Irak yönetimi üzerinde siyasi ve ekonomik baskı kurmak, bu konuda ABD ile işbirliğini daha da geliştirmek gerekiyor; 1990'larda yaptığımız gibi...
Ülke içinde ise, güvenlik mücadelesinin yanında, etnik ayrılıkçı hareketlerin nasıl sakinleştirileceği konusunda siyasi, psikolojik, hukuki, kültürel yaklaşımlar gerekiyor. Bu konuda maalesef duru bir vizyona sahip değiliz.

Kimlik sorunu
Genelkurmay'ın sivil uzmanları dinlemeye ihtiyaç duyması, umuyorum ki, eski bakış açılarının yetersiz kaldığının görülmesinden, yeni vizyonlara ihtiyaç duyulmasındandır.
Bu noktada hayati soru şudur: Kendi kimliğinin farkına vararak etnik milliyetçiliğe yönelen topluluklar, toplumun geneline mi, yoksa ayrılıkçı harekete mi yönelir? Hangi şartlarda hangi eğilim güçlenir?
Bunun kesin bilimsel bir cevabı yoktur ama dünya tecrübelerinden genel bir fikir edinmek mümkündür:
Evvela "bastırılmışlık" duygusu etnik kimliği militanlaştırıyor. Bu sebepledir ki, demokrasi hayati derecede önemlidir. Yeni OHAL'ler, adı konulmamış sıkıyönetimler kitleleri 'karşı taraf'a iter; geçmişte öyle oldu zaten.
Bunun yanında, kimliğe saygı gösterilmesi, zamanla etnik milliyetçiliğin ateşini azaltıyor. Bizde, "üniter devlet vatandaşlığı" çerçevesinde, Kürt kimliğine saygı duyulduğunu gösteren açılımlar yapılması, bu yolla vatandaşlarımızda "benimsenme" duygusunun yaratılması gerekiyor.
Evet, "demokrasi" ve "kimliğe saygı" etnik milliyetçiliği yok etmiyor ama uzun vadede ateşini düşürüyor.
Sorunun bu boyutlarını görmemiz lazım artık.

Tarih Bülteni

15 Temmuz 2008 Salı

Darbe ve Hukuk


Değiştir
Taha AKYOL
Milliyet Gazetesi


12 Eylül döneminde MHP davasından tutuklanmıştık. Hepimiz elbette tepkiliydik ama bazı arkadaşların tepkisi şöyleydi:
- Türk ordusu solcuları değil, milliyetçileri tutukluyor! Milliyetçilik suç oldu!
Solculardan kasıt, CHP’lilerdi.
Ben ve diğer hukukçu arkadaşlarımız, böyle düşünmenin yanlış olduğunu, bize hangi fiiller isnat ediliyorsa, onların geçersizliğini ortaya koymamız gerektiğini söylerdik. Sonunda beraat etmiştik.
Şimdi de Ergenekon soruşturması konusunda “Yurtseverler hapiste, cumhuriyetçiler tutuklanıyor, sindiriliyor” diyenler var! Hatta Baykal, “Cumhuriyet kurulurken saltanatçılar tutuklanırdı, şimdi cumhuriyetçiler tutuklanıyor! Nereden nereye geldik!” diyebiliyor!
Bu genellemeler de kesinlikle yanlıştır. Ergenekon soruşturmasında kimse cumhuriyetçi, yurtsever falan olduğu için gözaltına alınmış veya tutuklanmış değildir!
Darbe amaçlı, yasadışı bir organizasyon bulunduğuna dair kuvvetli şüphe sebepleri ortaya çıktığı için soruşturma yapılmaktadır!

Soruşturma açmak
Soruşturma açıldığı içindir ki, Hurşit Tolon Paşa, sözde “Darbe Günlükleri” denilen belge konusunda “Benimle ilgili bölümlerde bir yanlışlık olmadığı için tekzip etmedim” diye ifade vermiştir.
Soruşturma açıldığı içindir ki, Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt hakkında bile “fişleme” yaptıkları ortaya çıkarılmıştır! Ülkenin Genelkurmay Başkanı hakkında “fişleme” yapmak normal bir şey mi?!
Şüphe sebepleri konusunda basına yansıyanların çok uzun bir listesi çıkarılabilir. Savcının dosyasında henüz bilmediğimiz şeyler de vardır tabii. Nihayet, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün Fikret Bila’ya söyledikleri:
“Darbe girişimi var da demem, yok da demem... Ceza da varsa cezayı çekmek insanı rahatlatır...”
Kim soruşturma açılmasaydı diyebilir?! Baykal “Soruşturma açılmasaydı” diyebilir mi?!
Sorun şudur: Soruşturma “hukukun makul sınırları” içinde yürütülüyor mu?!
Bu aşamada bu soruya hiç kimse için “evet” veya “hayır” cevabı verilemez çünkü delilleri tam bilmiyoruz; kararı da yargı verecek üstelik.

Hukukun doğruları
Bu aşamada, bir hukukçu olarak, ‘hukukun doğruları’nı vurgulamak isterim:
- Demokrasilerde herkes iktidardaki partiyi, hükümeti yıpratmaya, hatta siyasi ahlaka aykırı olmakla birlikte, ülkeyi yönetemez hale getirmeye çalışma hürriyetine sahiptir! Bunun sınırı, “yasallık”tır, “legalite”dir: Darbe organizasyonu yapamazsınız, şiddete başvuramazsınız!
- Teorik örnek olarak, günlerce orduyu “anayasal görevini yapmaya” çağıran manşetler atılmış, bildiriler yayımlanmış olabilir! Demokrasinin ruhuna aykırı bu fiiller hukuken suç sayılamaz! Amma ve lakin... Bir darbe planının uygulaması olarak bunların yapıldığına dair somut kanıtlar ortaya çıkarsa, o zaman suç olur!
Evet, bazen yasallık ile yasadışılık arasındaki çizgi bu derecede ince ve kritiktir!
Onun için suçlarken de aklarken de dengeli ve dikkatli olmalıyız.
Hukukta “dolaylı da olsa” diye iddianame yazılamaz! Soruşturma savcısı da Yargıtay Başsavcısı da bu mantığa başvuramaz.
Ergenekon davasının iddianamesi “dolaylı da olsa” mantığına dayandığı ölçüde zayıf olacak, tepki çekecek... “Doğrudan” kanıtlara dayandığı ölçüde güçlü ve itibarlı olacaktır.
Bekleyip göreceğiz.

Tarih Bülteni

5 Temmuz 2008 Cumartesi

Komplo Teorisi


Değiştir



Genç ve ateşli bir ‘İslamcı’ yazara göre, “Pentagon, CIA, MOSSAD ve NATO’nun fitne-fesat merkezleri” Türkiye’de İslamı ezmek istiyor... Çünkü “Müslümanlığı bastırılan bir Türkiye... Asya ve Afrika’da ister istemez emperyalistlerin taşeronluğunu yapacaktır.”
Amerika bu amaçla AKP iktidarını devirmek için gizli tertipler yapıyor, “ulusalcıları”, darbecileri destekliyor! Kanıt mı? Kanıt, Michael Rubin denilen Amerikalı marijinal yazarın AKP’yi “İslamofaşist” olarak niteleyen ve AKP karşıtı ‘devlet’ kesiminde büyük itibar gören yazıları...
Peki...
Ama Yargıtay Başsavcısı’na göre, ABD ve hatta Avrupa Türkiye’yi “Ilımlı İslam devleti” yapmak istiyor, bunun için AKP’yi destekliyorlar! AKP sadece anti laik değil, bir de “dış güçler”in işbirlikçisidir!

Hangisine inanacağız?!

Durun, ben daha büyük bir komplo teorisi üreteceğim: İkisi de doğru! Emperyalizm hem AKP’yi destekliyor, hem devirmeye, kapattırmaya çalışıyor çünkü hangisi gerçekleşirse gerçekleşin ABD kazanmış olacak!

Komplo keşifleri

Bunların hepsi zırvadır!
Zaten komplo teorilerinin özelliği budur: Çok karmaşık süreçler böyle basite indirgenir. Colin Powel’ın “Ilımlı İslam” şeklindeki iki kelimesinden ve itibarsız bir yazar olan Rubin’in yazılarından kocaman “emperyalist komplo” teorileri üretilir.
Nazilerin “Beynelmilel Yahudi” teorisi de böyleydi!
Komünistlerin “emperyalist komplo” teorileri de böyleydi.
Kelimeleri benzeterek, ilgisiz olguları bağlayarak zihin içinde inşa edilmiş soyut kurgular...
ABD’nin Türkiye’yi “şeriatı ılımlı uygulayan bir İslam devleti” yapma projesi yoktur! Böyle bir proje Amerikan çıkarlarına aykırıdır üstelik.
Powel’ın sözleri tekil bir olaydır; zaten amacı da laik Türkiye’yi İslam dünyasını iyi örnek olarak göstermekti!
Ama bizim bazı laikçiler Powel’ın sözlerinden “emperyalizmin ılımlı İslam projesi”ni keşfederken, bazı İslamcılar da aynı sözlerinde “ABD, Müslümanlığı Protestanlık gibi bir din haline getirmek istiyor” diye bir komplo keşfetmişlerdir!
İkisi de aynı derecede dâhiyane keşifler!

Komploların cazibesi

ABD ile çıkarlarımızın uyuştuğu somut konular vardır; çıkarlarımızın çatıştığı somut konular vardır; ona göre politikalar geliştirilir...
Komplo teorileri ise zihnimizin içinde yarattığımız aşırı genellemeci soyut kurgulardır.
“Ergenokon gözaltıları tam Başsavcı’nın Anayasa Mahkemesi’nde esasa dair iddiasını sunduğu gün...”
İyi ama bu gözaltılar birkaç gün önce yapılsaydı, “tam da Başsavcı iddiasını hazırlarken” denilebilirdi. Gözaltılar daha sonra yapılacak olsaydı “tam AKP davası karar sürecine girmişken...” denilebilirdi.
Bilim felsefecisi Popper’ın gösterdiği üzere, komplo teorileri “zihnimizin içindeki kurgular” olduğu için daima ve yine zihnimizin içinde ‘sebepler’ ve ‘kanıtlar’ yakıştırılabilir, kurgulanabilir.
Ve hiçbir anlam ifade etmezler! “Astroloji”den fazla değeri yoktur bunların!
Fakat, komplo teorileri esrarengizliğiyle caziptirler! ‘Tuzak’ duygusuyla insanları motive eder!

İşte bu yüzden tehlikelidirler!

Org. Başbuğ’un uyarısı haklıdır: Türkiye zor bir önemden geçiyor! Komplo teorilerinin çıldırtıcı cazibesine kapılmadan, soğukkanlılıkla, tarafsız hukuk ve özgürlükçü demokrasi yoluyla bu belalı süreçten çıkabilmeliyiz.


Tarih Bülteni

23 Ocak 2008 Çarşamba

Küresel emperyalizm


Değiştir
Taha AKYOL


Küresel emperyalizm Türkiye'yi sarsıyor! Türk ekonomisi "tam bağımsız" olsaydı, Amerika'daki, Avrupa'daki dalgalanmalardan bu kadar zarar görür müydü?!
Küresel kapitalizm bizi o kadar bağımlı hale getirmiş ki, Amerikan ekonomisindeki durgunluk ihtimali, bizi ve bütün dünyayı sarsıyor.
Türkiye'de borsa yüzde 6.4 kayba uğradı. Yirmi günde 10 milyar dolar kayıp demek bu!
Emperyalizm öyle bir "yeni dünya düzeni" kurmuş ki, herkes "Amerikan ekonomisi tökezlenmesin" diye dua ediyor!
1950'den beri bizi yönetenler Türkiye'yi bu hale getirdi! "Küçük Amerika" diye diye Türkiye'yi Amerikan emperyalizmine bağladılar! Ekonomimizi küresel kapitalizme, IMF'ye, Dünya Bankası'na teslim ettiler!
Şimdi küresel kapitalizm hapşırsa biz zatürre oluyoruz!

1930'larda bile
Bu yazdıklarımın hepsi zırvadır! Zırvadır fakat "komplo teorisi" ve "aşırı basitleştirme" gibi 'mistik' unsurlara dayandığı için psikolojik olarak hayli caziptir!
Bilgiye, araştırmaya gerek yok, büyük laf etmek yeter!
Kahrolsun IMF ve Dünya Bankası!
Küreselleşme emperyalizmdir!
Az mı duyarız bu sloganları?
Tabiat kanunlarına karşı büyücülükle "kötü ruhları kovma" psikolojisi!
Halbuki... 1930'larda Türkiye "tam bağımsız" değil miydi? Ama 1929'daki "Büyük Dünya Buhranı" zaten çok yoksul olan Türkiye'yi açlık sınırına getirmişti!
Buğday fiyatının 20 kuruşlardan 7 kuruşlara düşmesi, tarım ekonomisinin ve ona bağlı şehir ekonomisinin nasıl çöktüğünün bir göstergesidir! Atatürk o dönemde "Her tarafta acı, ıstırap duyuyorum, bunalıyorum" diye konuşuyordu.
Nazi Almanya'sının sağladığı ihracat kolaylığı, dış ticaretimizi Almanya'ya o kadar bağımlı hale getirmişti ki, cumhuriyet tarihinde bugüne kadar dış ticaretimiz hiçbir zaman 1930'lardaki boyutlarda yabancı bir ülkeye bağımlı olmamıştır! Bu konuda Prof. Yahya Sezai Tezel'in Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi adlı eserini tavsiye ederim.
Bu, kimsenin kusuru değildi, yağmur yağmış, ıslanmıştık!

Kriz değil, sıkıntı!
1930'larda köylü ve kapalı Türkiye dünya ekonomisindeki krizden böyle etkilenir de dış ticaret hacmi 250 milyar doları bulan bugünkü Türkiye etkilenmez mi?!
Ama yaşamakta olduğumuz dalgalanma ne kadar büyük olursa olsun hiç kimse 1930'lardaki gibi küresel bir ekonomik çöküntü, 2001'deki gibi ulusal bir ekonomik çöküntü beklemiyor.
Ekonomi gazetesi Referans'ın Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can şu yorumu yaptı:
- Amerika'da ve dünya piyasalarında para şişkinliği vardı, şimdi balon delindi, şişkinlik iniyor. Ciddi bir sıkıntı ama 'kriz' demek aşırı bir ifade olur.
Bir bakıma, Adam Smith'in "görünmez el"i, yani 'iktisadın tabiat kanunları' aşırı şişmiş balonları patlatıyor ve bunun hasarları oluyor maalesef.
Artık 1930'ların Büyük Buhran'ı yok! İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra insan aklının oluşturduğu uluslararası ekonomik ve siyasi kurumlar, krizlere karşı ortak davranışları mümkün kılıyor. Bu satırlar yazılırken piyasalardaki karamsarlık biraz azalmıştı, çünkü dünya merkez bankalarının ve maliye bakanlarının sarsıntıyı hafifletmek için birlikte hareket edecekleri haberi gelmişti.

Bu çağda iktisaden güçlü olmanın yolu, içe kapanmak değil, dünyaya daha fazla açılmaktır! Böylece yumurtaları tek sepete koymayıp riskleri yaymaktır!


Milliyet

Tarih Bülteni

17 Aralık 2007 Pazartesi

PKK'ya karşı 'kapsamlı plan'


Değiştir
Taha AKYOL


Pazar günü gece karanlığında Kuzey Irak'taki PKK kamplarına karşı yapılan hava operasyonu uzun bir siyasi ve teknik hazırlığın eseridir.
ABD Dışişleri Bakanı Rice Ankara'ya geldiğinde, Türkiye'nin PKK ile mücadelede "kapsamlı bir plan"ı olduğunu, Başbakan Erdoğan'ın bunu Bush'la görüşeceğini söylemişti. "Kapsamlı plan" elbette siyasi direktife göre, askerler, diplomatlar ve istihbaratçılar tarafından hazırlanmıştır.
Erdoğan 5 Kasım'da Bush'la görüştüğünde bu "kapsamlı plan"ın ana hatları üzerinde mutabakata varıldı. Erdoğan-Bush görüşmesinin hemen ardından, Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Ergin Saygun'un da Amerikan Genelkurmay Başkan Yardımcısı Org. James Cartwright ve Irak'taki yetkili komutan Org. David Petraeus'la bir araya gelmesi, görüşmelerin Ankara'da devam etmesi, "mekanizma" kurulması ve istihbarat akışı gösterdi ki, bu defa iş askeri açıdan da ciddi ve bir "plan"a dayalı.
Dünkü operasyon bu "kapsamlı plan"ın bir unsurudur ve ihtiyaç görüldükçe çok daha kapsamlısı yapılacaktır.

Neden önemli?
Operasyonun önemini birkaç noktada toplamak mümkün:

Türkiye bu tür sınır ötesi operasyonlar için ABD ve Avrupa'nın desteğini almıştır. Bu desteği almasıydı şimdi ABD ve Avrupa Türkiye'yi suçluyor olacak, bu da PKK'ya önemli bir siyasi güç katacaktı! Halbuki "kapsamlı plan"ın istihbarat ve operasyon kadar önemli tarafı olan diplomatik yönü de iyi ayarlandığı için, Türkiye uluslararası toplumun desteğine sahiptir.
Bu karmaşık operasyonun başarısı göstermiştir ki, TSK yüksek bir planlama ve operasyon kabiliyetine sahiptir. Bu, Türkiye'nin caydırıcılığını artıracaktır.
PKK artık Kuzey Irak'ta rahat hareket edemeyecektir, hareket kabiliyeti kısıtlanmıştır.

PKK'lı teröristler çevreye dağılmış olsalar bile, terör eğitimi için kullandıkları tesislerle, sürekli muhtaç oldukları barınak ve depoların büyük ölçüde tahrip edilmiş olması son derece önemlidir.

PKK ile Kuzey Iraklı Kürt yönetimi ayrı siyasi saflarda yer almışlardır, bundan sonra işbirliği yapmaları eskisi kadar kolay olmayacaktır.

'Dağdan indirmek'

"Kapsamlı plan"ın diplomatik ve askeri ayakları başarıyla yürüyor. Muhakkak bir iç politika ayağı da var. "Dağdan indirmek..." gibi terimle ifade edilen budur. Bu terimin içi tabii ki belirsizdir, şartlara göre oluşturulur. Etnik terörle karşılaşan başka ülkelerde de böyle yapılıyor.
Her şeyden önce, herkes şunu görmelidir: 1990'larda Güneydoğu'da PKK'nın 'bölge hâkimiyeti' kurar gibi olduğu dönemlerde bile Türkiye pes etmedi. Bugün ise Türkiye hem askeri hem uluslararası çapta siyasi bakımdan tam bir üstünlüğe sahiptir. Silah yoluyla Türkiye'yi bir şeylere mecbur etmek boş ve kanlı bir hayaldir!
Aksine, Türkiye'nin askeri operasyonları ve uluslararası toplumun teröre karşı tavrı daha da yoğunlaşacaktır! PKK'nın "ateşkes" falan değil, "silahları bırakmak"tan başka seçeneği yoktur.

Ceza Kanunu'nun "etkin pişmanlık" konusunu düzenleyen 221. maddesinde daha ileri düzenlemeler yapabileceğini Ankara hissettiriyor. Belli ki "kapsamlı plan"da bu da var.

Bu askeri, siyasi ve hukuki gerçekleri görerek PKK koşulsuz silah bırakmalıdır, DTP terör sözcülüğünü bırakıp bu yönde siyaset yapmalıdır.

Milliyet

Tarih Bülteni

5 Aralık 2007 Çarşamba

Türlü çeşitli modernlikler


Değiştir
Taha AKYOL


Son Halife Abdülmecid'in modern görüşlü bir insan olduğunu, modernleşme tarihimizde Osmanlı sarayının etkili bir rol oynadığını yazmam, bir hayli ilgi çekti.
Birkaç kişi bunu "Hilafet propagandası" gibi görebilmiş! Halbuki, kurum olarak hilafet başka şeydir, Veliaht Abdülmecid Efendi'nin vatansever ve modern bir kişilik olması başka şey.
İkincisi, "Halifenin bile kızının başı açıktı" diyerek bugün türbanlı kadınlara tepki gösterilmesidir! Tam bir 'yanlış kıyas' örneğidir bu. Atatürk'ün Adliye Vekili Seyyid Bey'in anlattığı gibi, hilafet dinin doğrularını belirleyen bir merci değildi; siyasi bir kurumdu. Dahası, halife olan kişinin yaşayış ve inanışları 'emsal' olmaz. Tarihte kıyafet fermanları yayımlamış halifeler de vardır.
Çağımızdaki başını açma veya örtme özgürlüğü ayrı bir şeydir; şehirleşmeyle ve demokrasiyle ilgilidir.

Mihri Müşfik Hanım


Aynı yazım üzerine Sayın Zeynep İnankur'dan aldığım mektubu okurlarımla paylaşıyorum:
"Yazınızdan dolayı sizi kutlarım, gerçekten de Osmanlı sarayının 19. yüzyıl kültür ve sanat yaşamına çok büyük katkıları olmuştur.
Yalnız bir iki konuda bilgi vermeyi istiyorum. Askeri Tıbbiye hocalarından Ahmed Rasim Paşa'nın kızı olan Mihri Hanım (Müşfik) saray ressamı Fausto Zonaro'nun öğrencisi olmuş, daha sonra Roma ve Paris'te eğitimini sürdürmüştür. İlk önce Dârülmuallimat'a resim öğretmeni olarak atanan Mihri Hanım 1914 yılında İnâs (Kız) Sanâyi-i Nefise Mektebi açıldığında bu okulun atölye hocalığına, sonra da müdürlüğüne getirilmiştir. Mihri Hanım, müdürlüğü döneminde atölyelerde model olarak kullanmak üzere Arkeoloji Müzesi'nden çıplak erkek heykeli istemiş ve ilk kez çıplak kadın modeli atölyeye sokmuştur ancak Sanâyi-i Nefise Mektebi'nin 'nü' tablo çalışmalarında kesinlikle modellik yapmamıştır. Ahmed Ali Paşa Sultan Abdülaziz'in yaveridir ve onun emriyle saray resim koleksiyonunu oluşturmuştur."
Tarihçi İlber Ortaylı, Mihri Hanım'ın modellik de yaptığı görüşündedir.
Her neyse, önemli olan, Osmanlı'da 19. yüzyılın bir modernleşme çağı olduğu, 20. yüzyılı hazırladığı gerçeğidir.

Fatma Aliye Hanım


Bizde modernleşmede kadının yeri deyince bilhassa Fatma Aliye Hanım'ı anmak gerekir. 1895 yılında yayımlamaya başladığı Hanımlara Mahsus Gazete, Abdülhamid döneminde 1908 yılına kadar kesintisiz devam etti. Medrese kökenli büyük âlim ve reformatör Cevdet Paşa'nın kızı Fatma Aliye'nin başlattığı kadın hareketi hızla gelişmiş, cumhuriyetteki ilk kadın hareketinin lideri olan Nezihe Muhiddin Hanım bu gelenekten yetişmiştir.
Hukukumuzun laikleşmesi de Osmanlı döneminde başlamıştı. Cumhuriyeti kuracak olan mektepler, Harbiye, Mülkiye ve Tıbbiye o zaman açılmıştı.
Modernleşmeyi Tek Parti devriyle özdeşleştirmek, modernleşme tarihimizi, dolayısıyla ufkumuzu daraltır. Tarihi 1923'ten başlatmak, cumhuriyeti yüceltmek değil, köksüzleştirmek olur!
Modernleşme ufkumuzu genişletmek için Osmanlı modernleşmesini, Batı'nın Fransa dışındaki modernleşme tecrübelerini ve hatta Uzakdoğu'nun modernleşme modelini de tanımamız gerekir.
Bugünkü birçok lüzumsuz kavgalarımız ve Jakoben saplantılarımız, modernleşmenin 'çoklu' karakterini tanımamaktan geliyor.

Milliyet

Tarih Bülteni

4 Aralık 2007 Salı

Pakistan dersleri


Değiştir
Taha AKYOL


Kardeş Pakistan hakkında araştırma niteliğindeki ilk yazılarımı 1996'da Cumhurbaşkanı Demirel'e refakaten Pakistan'a yaptığım bir geziden sonra yazmıştım. Pakistan askeri rejim, kabile toplumu ve bir tür 'sanal İslamcılık' üçgeninden çıkamıyordu. Bu yazılarımı "Medine'den Lozan'a" adlı kitabımın sonunda "Pakistan Dersleri" başlığıyla yayımladım.

Hâlâ bu üçgeni aşabilmiş değil.
Pakistan neden Hindistan'ın başarısını gösteremiyor?

Kaba bakışla ilk akla gelecek sebep, Pakistan'da İslamın demokrasiyi de ekonomiyi de engellediğidir. Bu teorinin etkisiyle, Batılılar, Pakistan'da çocukların yüzde 33'ünün medreseye gittiği, böyle bir ülkenin elbette karanlıktan kurtulamayacağını yazmışlardır. Halbuki sırf Kuran öğreten medreselerdeki öğrenci oranı ülke ortalamasında yüzde 1'den azdır! (World Bank Research, Religious school enrollment in Pakistan)

Coğrafyanın rolü

Fakat bu oran Pakistan'ın kuzeydeki dağlık Peştun bölgesinde ve genel olarak resmen de "Federal Yönetimli Kabileler Bölgesi"nde artıyor ve kontrol dışına çıkıyor!
Coğrafi olarak dağlık, o yüzden merkezi hükümetin ve kamu hizmetlerinin ulaşamadığı feodal bölgeler, Taliban cirit atıyor! Kabilecilik bir türlü aşılamıyor. Ülkenin bu yarısı, öbür yarısını aşağı çekiyor!
BM uzmanlarından Zeba A. Sathar'a göre, Kuzeydeki bu dağlık bölgelerden Hint denizine doğru baktığımızda, din farkının pek bir etkisi olmaksızın, Kuzey'de kadınların daha fazla ezildiğini, güneye doğru gittikçe bunun azaldığını görürüz.
Türk-Özbek Mugal imparatorluğu da, İngiliz sömürge yönetiminin idari ve ulaşım cihazları da esasen güney bölgelerinde oluşmuştu. Bu mirastan Hindistan yararlandı!

Temiz Düzen!

Böyle köklü sebeplerden, Pakistan sosyal entegrasyonu, 'uluslaşma'yı başaramadı. Kabile altyapısının körüklediği siyasi kavgalar sonunda ilk darbeyi 1958'de Mareşal Eyüp Han Yaptı.
1971'de solcu Zülfikar Ali Butto'nun demokratik iktidarı ama kurumlaşmamış toplumda yine yolsuzluk ve kavgalar...
Halk "Nizam-ı Mustafa" istiyor, bunun anlamı hem "Temiz Düzen" hem "Peygamber düzeni"dir! 1979'da General Ziya Ül Hak da halkın istediği şekilde 'İslamcı darbe' yapıyor! Fakat bu defa da mezhep ve içtihatlara göre "Hangi İslam?" kavgası!
1988'de yine demokrasi ve solcu Benazir Butto Başbakan. Yine yolsuzluklar ve kavgalar... Sağcı Navaz Şerif, yine yolsuzluklar ve kavgalar.
"Entegre olmamış toplum parçaları"nın çatışmalarıdır bunlar!
Ve 1999'da yine darbe, General Müşerref...
Şimdi yeniden demokrasiye dönüyorlar. Butto'nun solcu Halk Partisi ile Navaz Şerif'in sağcı Müslüman Birliği Partisi'nin devamlılığı gösteriyor ki, parçalı toplumu ancak bu iki kitle partisi entegre edebilir; keşke darbelerle hiç kapatılmasaydılar!
Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Gül, Pakistan'ın siyasi liderleri arasında kalıcı bir uzlaşmaya katkı sağlayabilir.
Kardeş Pakistan'a bu defaki demokrasi denemesinde yürekten başarılar diliyorum.


Milliyet

Tarih Bülteni

3 Aralık 2007 Pazartesi

'Nü' yapan halife


Değiştir
Taha AKYOL


Son Halife Abdülmecid Efendi hakkında ilk keşfimiz onun iyi bir ressam olduğuydu. Sonra, büyük bir sürprizle ve sevinçle halifenin kızı Dürrişehvar Sultan'ın başının açık olduğunu keşfettik. Son olarak da Halife'nin 'nü' (çıplak) modellerden yağlıboya tablolar yaptığını da fark ettik.
Aslında Osmanlı sarayı ve devleti 1800'lerin başından beri Batılılaşıyordu. Abdülhamid dönemindeki eğitim ve kültür atılımlarının en önemlilerinden biri olan, Osman Hamdi Bey'in 1883'te kurduğu "Sanayi-i Nefise" (Güzel Sanatlar) Yüksek Okulu'nda Mihri Müşfik Hanım, 'nü' tablo çalışmalarında modellik yapmıştı!
Batı müziği de Osmanlı sarayına 1800'lü yılların başında girdi. "Muzıka-i Hümayun" denilen 'Emperyal Orkestra'yı Donizetti Paşa kurdu.
Keşke Sultan Mahmud mehteri yasaklamasaydı da beraber çalışsaydılar; ne güzel sentezler ortaya çıkardı.

Milli Mücadele

Abdülmecid Efendi'nin bir özelliği de Milli Mücadele'yi desteklemesidir. Sayın Bilal Şimşir'in yayımladığı İngiliz belgelerinde Vahdeddin'in "zayıf karakterli" olduğu, Veliaht Abdülmecid Efendi'nin Milli Mücadele'yi desteklediği, Vahdeddin'le kavga ettiği, İngiliz Komiseri Rumbold'a Ankara hükümetini tanımalarını önerdiği, Sadrazam Damat Ferit'in Veliaht Abdülmecid'e kısıtlamalar koyduğu yazılıdır.
Kısıtlamalara rağmen Abdülmecid İstanbul'da Kuvay-ı Milliye için yapılan mitinglere de, istiklal şehitleri için okutulan mevlitlere de katılmıştır. Anadolu'ya geçmesi bile gündeme gelmiş, Mustafa Kemal Paşa hanedana mensup kişilerin Anadolu'ya gelmesini istememiştir.
Çünkü hem Milli Hareket'te bölünmeler olabilirdi, hem Mustafa Kemal'in kafasındaki cumhuriyet projesi sıkıntıya girebilirdi.
Sürgüne gönderildikten sonra Osmanoğulları cumhuriyet ve Atatürk hakkında olumsuz tek kelime etmemiş, tarihe tek satır not düşmemiş, "devlet bilinci" ile davranmışlardır.
Fransa da ise Krallık, Cumhuriyet, İmparatorluk kavgalarından seksen yıl süreyle kan akmıştı.

Görgü sorunu

Prof. Selim Deringil'in belirttiği gibi, Osmanlı hükümdarları kendilerini "Avrupa hükümdarlar camiası"na mensup ve onlarla "eşit" görmüştür. Dolmabahçe Sarayı da Tanzimatçı Sultan Abdülmecid tarafından "zevk u sefa" için değil, "Avrupa düzeyinde" bir devlet simgesi olarak inşa edilmiştir.
Büyük ressamlarımızdan Şeker Ahmet Paşa, Sultan Abdülmecid'in yaveridir ve yeni saray için Sultan'ın emriyle Batılı ünlü ressamların tablolarından oluşan zengin bir koleksiyon oluşturmuştur.
Türkçenin yanında, Batı ve Doğu dillerinden eserlerin bulunduğu Dolmabahçe Sarayı'nın kütüphanesinde 10 bin cilt eser ve doküman vardır.
Türkiye bu gelişmeler sayesinde 19. yüzyılda Osman Hamdi Bey gibi dâhi bir sanatçıya ve güzel sanatlar önderine sahip oldu.
Birçok Osmanlı şehzadesinin Batı müziği formlarında bestelediği marşlar ve senfoniler vardır.

Bunları niye yazıyorum?

Avrupa'da başlangıçta burjuvazi paraca kudretli fakat kültürce görgüsüzdü. Görgüyü, estetiği, hatta felsefeyi aristokrasiden öğrenmişti. Locke'un, Hume'un, Voltaire'in ilk okuyucuları aristokratlardı.
Yeni yeni burjuvalaşan toplumumuzda bütün tarihimizin görgü, zarafet, estetik ve sanat mirasını öğrenmeye ve özümsemeye ihtiyacımız vardır.

Milliyet

Tarih Bülteni

9 Kasım 2007 Cuma

Ekonomi ve bölücülük


Değiştir
Taha AKYOL


Eski Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök etnik milliyetçilik konusunda arkadaşımız Fikret Bila'ya yaptığı açıklamada, "Ben asker kafamla bütün boyutlarını göremem" diyor.
Bilim zihniyetini yansıtan sözlerdir bunlar. Çağımızda "her şeyi bilen" allâmelerin zamanı geçmiştir. Uzmanlık son derece önemlidir. Askerin de sivilin de "her şeyi" bilmesi mümkün değildir.
Uzmanlık bilgilerinin iletişimiyle "disiplinler-arası" yaklaşımlar mümkündür ve zorunludur.
Etnik milliyetçiliğe ya da herhangi bir sosyal sürece sadece askeri, sadece ekonomik, sadece siyasi gözle bakılamaz...
En kötüsü de hiçbir uzmanlık bilgisi olmadan kaba duygularla ve genel geçer kalıplarla bakmaktır.

Hangi ekonomi?
Ekonomik gelişmenin etnik milliyetçiliği bitireceği şeklinde yaygın bir kanaat vardır. Org. Hilmi Özkök ise, haklı olarak, ekonomik gelişmenin Hindistan'da ayrılıkçı hareketi güçlendirdiğini hatırlatıyor.
Gerçekten, ister milliyetçilik, ister diğer siyasi akımlar olsun, belli bir ekonomik gelişmeyle ortaya çıkarlar. Sürekli ekmek derdinde olan topluluklar ise önceliği ekmeğe verirler!
Onun için, bütün siyasi akımlara öncülük edenler belli bir eğitim düzeyine ve sosyal statüye sahip olanlardır.
Hatta Bask örneğinde gördüğümüz gibi, yüksek ekonomik gelişme "özgüven" duygusu yaratarak etnik milliyetçiliği besleyebilir bile!
Kanada'da Fransız kökenli Quebec bölgesi çok zengindir, bu yüksek özgüvenle ancak yüzde 1-2 oy farkıyla Kanada'ya bağlı kalmaktadır!
Önemli olan, ekonomik kalkınmanın niteliğidir. Bask, İspanya geneliyle ticaret yaparak değil, Atlantik ticaretiyle gelişmişti. Kuzey İrlanda ve Quebec'te ise din farkı, okul farkı, hatta ekonomik yapılanma farkı gibi faktörler entegrasyonu engellemişti.

İki zıt akım
Türkiye'de ise Güneydoğu'nun ekonomik gelişmesi ülke geneliyle ticari, sosyal ve insani ilişkileri artırıyor. Mülkiyet düzeni ve nüfus iç içe geçiyor. Kürt kökenli orta sınıf Türkiye'nin her tarafında mülkiyet sahibidir; nüfusun çoğunluğu batı illerimizde yaşamaktadır.
Bu maddi entegrasyonu tarih birliği, din birliği, akrabalıklar gibi manevi faktörler güçlendiriyor.
Bu sebeplerledir ki, PKK'nın partileri Kürt vatandaşlarımızın çoğunluğunun oylarını alamıyor.
Ama aynı zamanda, ayrı bir damar halinde bir Kürt milliyetçiliği de taban tutmuştur. Bu harekete öncülük edenler okumuşlarla, avukat, doktor gibi müşterileri de zaten Kürt olan, bu sebeple Türkiye geneliyle iktisadi ve insani ilişkileri az olan sosyal kesimlerdir.
Antalya'da yazlık alan, İstanbul'da iş yapan, Diyarbakır organize sanayi bölgesinde banka kredisiyle fabrika kuran, bayilik alan Kürt işadamlarını hain diye suçluyorlar. "Kürtlerin peygamberi Zerdüşt'tür" propagandasıyla ortak din bağını koparmak istiyorlar.
Demek ki, mesele terörle silahlı mücadeleden ibaret değildir. 'Ulusal entegrasyon' dinamikleriyle 'ayrılıkçı uluslaşma' arasında çok uzun vadeli bir yarıştır bu...
Piyasa ekonomisi, demokrasi, sosyal hareketlilik, din, kimliklere saygı, parti bağları, toplu konut, kooperatif, şirket... Bu bağlar son derece önemlidir.
Onun için bu sorunu çözmeye eski ezberlerimiz yetmiyor. Yeniden ve geniş ufuklu yaklaşımlar gerekiyor.

Milliyet
Tarih Bülteni

3 Kasım 2007 Cumartesi

Siyasi çözüm!


Değiştir


Irak savaşından önce Türkiye "Irak'a Komşu Ülkeler Platformu"nu oluşturduğu zaman Amerika rahatsız olmuştu; her şeye gücünün yeteceğini sanıyor, kimsenin karışmasını istemiyordu.
Şimdi "Komşu Ülkeler"in 10. toplantısı İstanbul'da yapılıyor ve Condoleezza Rice da katılıyor!
ABD, 'tek süper güç' olsa da gücünün sınırsız olmadığını, Irak trajedisiyle anlıyor!
ABD bölgede müttefikler, dostlar arıyor. Elbette Türkiye, Mısır, İsrail, Ürdün, Suudi Arabistan gibi ülkeler ABD ile dostluk ve ittifak ilişkilerine sahip. Ama muhtemelen İsrail dışında, ABD'nin bölgedeki bütün müttefikleri onun Irak politikasına, özellikle de Barzani'ye verdiği destekle Irak'ın bölünmesi tehlikesini tırmandırmasına karşıdır!
Türkiye'nin ABD ile ilişkilerinde yaşanan problemler de bundan kaynaklanıyor.

Ülkelerin gücü

ABD'nin Irak'ta bir çıkmaza saplanması, "komşu ülkeler"i daha önemli hale getirmiştir.

ABD ister Irak'ta Kürtlere muhtaç olacak kadar sıkıştığından olsun, ister tercih ettiğinden olsun, Barzani'nin sırtını sıvazlayabilir...
Ama bölge ülkelerinin tanımayacağı bir devlet yaşayamaz; Talabani bunu defalarca ifade etti.

ABD bölge ülkelerini rahatsız eden siyasetlerini uzun süre devam ettiremez!
Bölge ülkelerinin Irak'a ilişkin süreçlerde daha fazla devreye girmesi, Irak'ın bütünlüğünü güçlendirecek bir faktördür.
İki gün önce Arap Birliği'nin "PKK Irak topraklarını terk etmelidir" diyen bir açıklama yapması bunun tipik örneğidir.

Amerika bölgede müttefikler ve dostlara ihtiyaç duyuyorsa, bunu sağlamasının bir yolu, Irak'ın bütünlüğüne kuvvetle sahip çıkması ve Irak'ın bütünlüğünü tehdit eden eğilimlere verdiği desteği çekmesidir.

ABD'nin sınavı

İstanbul'da bugün başlayan "Genişletilmiş Irak'a Komşu Ülkeler Toplantısı" için hazırlanan ortak bildiri taslağında bu açıdan çok önemli maddeler var.
9. madde; hiç bir istisna olmaksızın tüm milislerin (peşmerge?) ve silahlı grupların dağıtılmasını istiyor!
10. madde; Kerkük, Bağdat ve Basra gibi çok kültürlü şehirlerin tek grubun egemenliğine verilmemesini, UNESCO'nun ve komşu ülkelerin katılımıyla kurulacak bir komitenin Irak hükümetine tavsiye edilmesini dile getiriyor.
17. madde; bütün terör faaliyetlerini kınıyor, sınır ötesi terörist faaliyetlere son vermek için 'mekanizma' kurulmasını istiyor.

18. madde; Güvenlik Konseyi'nin 1546 sayılı kararı uyarınca, ülke topraklarının terörist eylemlere izin verilmemesi gerektiğini hatırlatıyor.
18. madde; sınır denetimini vurguluyor.

Bunlar çok kuvvetli ifadelerdir...

Neçirvan Barzani'nin birdenbire öpücükler göndermesi sebepsiz değildir!
Başbakan Erdoğan "komşu ülkeler" gibi çok önemli bir bölgesel diplomatik desteği arkasına alarak ABD'ye gidecektir.
Kış mevsiminde PKK eylemlerinin zaten yavaşlayacak olması Türkiye'yi asla tatmin etmez.

Neçirvan Barzani nasıl ağız değiştirme ihtiyacını duymuştur?.. ABD de bastırırsa veya desteğini çekerse Mesud Barzani de, geçmişte çok yaptığı gibi, tutum değiştirerek PKK'ya karşı vaziyet bile alabilir!
ABD bütün "Irak'a Komşu Ülkeler"in gözünde bunun sınavındadır; bölücülüğü destekleyecek mi, desteklemeyecek mi? Kuzey Irak PKK'nın barınamayacağı bir yer haline gelecek mi, gelmeyecek mi?

Milliyet




Tarih Bülteni

2 Kasım 2007 Cuma

Tarihçiden uyarı


Değiştir


Değerli hocam Prof. Halil İnalcık telefon etti, "Sabahlara kadar uyuyamıyorum" diyerek, etnik milliyetçiliğe ilişkin endişelerini anlattı. Kamuoyuna iletmem için bir metin kaleme aldığını söyledi. Bugün sütunumu muhterem hocam Halil İnalcık'a bırakıyorum:


Türkiye'ye karşı 19. yüzyıl Batı parçalama politikası aynen devam etmektedir. 19. yüzyılda Osmanlı devletini parçalama süreci şöyle işlemekte idi:


Yunan, Sırp, Bulgarlar kendi milli devletleri için içeride ve dışarıda ihtilal faaliyetlerinde Batı devletlerinden himaye, teşvik ve fiili müdahale sağlarlardı. Rumeli'de halk kışkırtılır, komiteci baskınlarıyla ayaklanmaya sürüklenirdi. Türk halkı kendini savunma zorunda kalır, devlet müdahale eder, kanlı kırgınlar olurdu. Bu tam da Batı'nın istediği bir şeydi:
Hıristiyan milletler soykırımına uğruyor, dünya barışı tehlikeye giriyor, milletleri ezen Osmanlı rejimi çağdışıdır, gibi iddialarla davayı Büyük Devletler toplanıp kendi ellerine alırlar. Çaresiz Osmanlı hükümeti seyirci kalmak durumuna düşer ve Batı nasıl planlamışsa ona karar verilir. Balkan milletlerine özerklik veya doğrudan bağımsızlık sağlanır.
Batı, bugün aynı taktiği Türkiye'ye karşı uygulama yolundadır.
Batı'nın, büyük haksızlığı, Osmanlı'ya uygulanan politikanın, bugün modern Türkiye Cumhuriyeti'ne uygulanmaya kalkışılmasındadır. Bugün, NATO savunma sisteminin önemli bir parçasıyız. Her vadide AB standartlarına yetişmeye çalışıyoruz. Ama Batı'nın kısa görüşlü parçala-hükmet politikası, günümüzde de işler görünmektedir. ABD, Ortadoğu'da şimdi kendi planını uygulama yolundadır, kolay kolay bu plandan vazgeçmez. Ortadoğu için kendi planlarında Türkiye'yi engel gören ABD, NATO üyesini kaybederse, 19. yüzyıldaki gibi gittikçe güçlenen bir Rusya karşısında en önemli stratejik ortağını kaybetmiş olur. ABD'ye bunu anlatmalı.
* * *
Batı, Barzani için Türkiye'yi feda edemez. ABD, Irak'ın egemenliği örtüsü altında Kürt kartını oynuyor. Bu Kürdistan planı I. Dünya Savaşı'ndan beri tezgâhtadır. Bugün Irak devletinin başına bir Kürt, Dışişleri'ne bir Kürt koymuştur. Kuzey Irak şimdiden ABD himayesindedir ve onun planlarına hizmet etmektedir.
* * *
Bugün Türkiye için büyük tehlike şudur: Kürt liderler davayı Birleşmiş Milletler'e götürmeye çalışıyor. Barzani şimdiden BM ile temastadır.
PKK, işte bu planın uygulanmasına hizmet etmekte: PKK'nın asıl hedefi sınırda kalmayıp Türkiye içinde kanlı bir çatışma çıkarmaktır. Türkiye'de bir etnik çatışma çıkması ve Batı kontrolünde Birleşmiş Milletler'in, dünya barışı için bunu bir tehdit sayarak müdahalesi gerçek amaçlarıdır. Böylece dava tamamıyla elimizden alınıp ABD ve AB'nin istekleri doğrultusunda bir seyir alır, dava tamamıyla Türkiye'nin kontrolünden çıkar.
Bugün Rusya dahil büyük devletler, Türkiye üzerinde sözde dünya barışı adına baskı yapmakta, fakat Türkiye'nin sorunu çözmesi için gerçekten yardımda bulunmamaktadırlar.
Bir tarihçi sıfatıyla benim gözlemim, Batı, Türkiye'ye karşı, 19. yüzyılda Osmanlı'ya uyguladığı politikayı sürdürmektedir. Cumhuriyet Türkiye'sinin Osmanlı olmadığını anlatmak bizim ödevimizdir.

Tarih Bülteni

28 Ekim 2007 Pazar

Amerika nasıl dost?


Değiştir


Amerika'nın Türkiye'ye verdiği zararların listesini çıkarmaya ihtiyaç yok. Sadece baba ve oğul Bush'ların Körfez ve Irak savaşlarından Türkiye'nin gördüğü zararı düşünmek bile insanı ürpertiyor.
Yalnız iktisadi kayıplarımız değil; daha önemlisi, terör belasında verdiğimiz can kayıpları, bu yüzden ülke bütünlüğümüzde meydana gelen çatlamalar!..
Amerika'nın bu iki savaşı yüzünden, cumhuriyetin 80 yıllık endişesi somut bir tehlike olarak işte karşımıza dikilmiştir...
Atatürk, İnönü ve Karabekir Irak'ta manda yönetimi kurmuş olan İngilizlerin Türkiye'yi böyle bir tehlikeye maruz bırakmalarından endişe etmişlerdi... Şimdi aynı endişeyi Körfez Savaşı'ndan beri Amerikan politikaları yüzünden yaşıyoruz!

Fuller'in analizi
Amerika Türkiye zarar görsün diye yapmadı bunları; evet ama Türkiye çok zarar gördü ve görüyor.
Biliyorum ki, Türkiye'nin istikrarsızlığa sürüklenmesi ve bölgede iç savaşın yayılması Amerika için de korkunç bir kâbustur. Ama Amerika başka amaçlarla uyguladığı politikalarla böyle bir ihtimali tetiklemiştir!
Graham Fuller Türkiye'yi ve bölgeyi iyi bilen bir uzmandır; Körfez Savaşı sırasında yazdığı "Irak: Önümüzdeki On Yıl?" adlı rapor ortadadır. Fuller'in Los Angeles Times'ta çıkan makalesi, Türkiye'nin komşularıyla ve bölge ülkeleriyle geliştirmek zorunda olduğu güvenlik ve ekonomi ilişkilerine Amerikan politikalarının nasıl engel teşkil ettiğini anlatıyor.
Türkiye'nin İran ve Suriye ile güvenlik, ticaret ve enerji alanlarında işbirliği yapması şart ama ABD buna karşı mesela!
Amerikan Dışişleri Sözcüsü Tom Casey'nin, "Eski istihbaratçı" diye küçümsediği Fuller'in yazısını yalanmasının bir anlamı yoktur. Bu tehditleri iliklerinde hisseden Türkler olarak bizler, Fuller'in yazdıklarının son derece gerçekçi olduğunu bilgi olarak biliyoruz, duygu olarak hissediyoruz.

Bıçak kemikte...
ABD'li dostlarımız diyebilir ki, koca bir imparatorluk stratejilerini Türkiye'ye bakarak mı ayarlayacak?
Peki ama ben de şunu sorayım: Müttefiklerinin hayati çıkarlarıyla çatışan stratejilerinizi nasıl yürüteceksiniz?! Yürütebiliyor musunuz?!
Ben Türkiye'nin Avrupa ve ABD ile ittifakına büyük değer veriyorum. Savaş parantezlerinin dışında, tarihte de böyledir.
Irak savaşında 1 Mart Tezkeresi'ni destekledim, bugün de doğru yaptığıma inanıyorum.
Yazdıklarım duygusal bir Amerika düşmanlığı değildir, Amerikan siyasetlerinin on beş yıldır Türkiye'ye getirdiği ağır faturalara tepkidir!
Biliyorum, ABD Türkiye'ye ekonomide, AB sürecinde, enerji politikalarında çok yardımcı oldu, yakın zamana kadar da PKK terörüne karşı Türkiye'yi desteklemişti.
Amma!.. Dün Türkiye'nin verdiği silahlarla PKK'ya karşı savaşan Barzani bugün niye Türkiye'ye karşı terör kartını kullanıyor?! Amerika'nın duruşundan cesaret aldığı için!
İşte "bıçağın kemiğe dayandığı" nokta burasıdır! Bıçak kemiğinize dayanmışken dostunuz yanınızda değilse, hele de karşınızda seyredip duruyorsa, siz olsanız, artık ona dost gözüyle bakabilir misiniz?
Amerika 'yanımızda dost' olduğunu göstermelidir. Hatırımız için değil, "stratejik ortaklık" dedirten ilişkilerimiz hayati derecede önemli olduğu için, bölgedeki barut fıçısına ateş düşürmemek için...

Tarih Bülteni

23 Ekim 2007 Salı

Irak sınırını düzeltmek


Değiştir
Taha AKYOL

Irak sınırımızın fevkalade engebeli olması, PKK'nın giriş çıkışlarına fırsat veren birinci etkendir. Suriye'nin terörü desteklediği 1990'larda bile, teröristler Irak sınırından Türkiye'ye saldırıyordu. Çünkü Suriye sınırı düzlük coğrafyasıyla kontrol edilebilir niteliktedir.

1926'da Letonyalı General Laidoner'in çizdiği Irak sınırı ise, dağlar ve vadilerden geçer, kontrolü çok zordur.

Irak'la sınırımızın değişmesini değil, "sınır çizgisi"nin güvenlik ihtiyaçlarına göre karşılıklı alışverişlerle yeniden belirlenmesini birkaç defa yazdım.
Dün Büyükelçi Gündüz Aktan'a bu konudaki fikrini sordum. Cevabı şöyle:
- Dosyası çok iyi hazırlanmak ve diplomasisi çok iyi yürütülmek kaydıyla, son derece önemli bir fikirdir. Türkiye bunu ciddiyetle ele almalıdır. Bugünden yarına olmaz, sabırlı ve etkili bir çalışmayla olabilir, olmalıdır da...
Aktan, Atatürk'ün de İran'la böyle bir anlaşma yaptığını hatırlattı.

Atatürk de yapmıştı

1930 yılındaki Küçük Ağrı isyanı sırasında isyancılar İran'a gidip geliyorlar; Türkiye sınır güvenliğini sağlayamıyor. Aktan, böyle bir sorun karşısında Atatürk'ün "eşit miktarda toprak vererek ve alarak" İran sınırının düzlük ve kontrol edilebilir araziden geçecek şekilde düzenlenmesi için Rıza Şah'la anlaşma yaptığını hatırlattı; bunu örnek olarak gösterdi.

Tarihçi Mete Tunçay'la konuştum, o da "İran'la anlaşarak sınırın dağlardan indirilip düzlük bölgelerden geçirildiğini" belirtti.

Doç. Dr. Çağrı Erhan'ın "İki Dünya Savaşı Arasında Türkiye ve Orta Doğu" adlı araştırmasında ayrıntılı bilgiler vardır: Türkiye İran'dan "Küçük Ağrı" denilen yeri alıyor, karşılığında, "Kotur" denilen yeri İran'a veriyor...
Üstelik Kotur daha verimli bir yerdir!

Böylece sınır, savunulabilir yerlerden geçiriliyor.

Atatürk, bu başarısından dolayı, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Bey'e "Aras" soyadını veriyor.

1932'de bu sınır düzeltmesinden sonra, Türkiye-İran ilişkileri "altın çağı"na giriyor. 1930'a kadar Türkiye'ye karşı "Kürt kartı"nı kullanan Rıza Şah, Türkiye'nin ve Atatürk'ün yakın dostu oluyor üstelik.

İyi hazırlanmak
Türkiye o zaman İran'a ağır bir siyasi baskı uyguluyor. Hatta "şahin" olarak bilinen Hüsrev Gerede Tahran Büyükelçiliği'ne atanıyor ve Başvekil İsmet Paşa ona şu talimatı veriyor:

"1919'da İstanbul'daki Müttefik Yüksek Komiserleri nasıl birtakım şeyleri dikte ettirdiyse sen de öyle davranmak zorundasın!"

Bu sırada Türkiye'nin İngiltere'yle dostluğunu geliştirmesi, Milletler Cemiyeti'ne girme yolunda bulunması gibi diplomatik gelişmeler de uygun bir uluslararası konjonktürün bulunduğunu gösterir.

Bugün, askeri uzmanlar sınır çizgisinde yapılacak düzeltmeleri bir proje halinde hazırlayabilir. Türkiye'nin bunu esaslı ve sabırlı bir diplomasiyle ABD, İngiltere, Irak, Güvenlik Konseyi, Arap Birliği, NATO gibi platformlara getirmesi, düşünülmesi gereken bir husustur; tedbirlerden biridir.

Konuyu emekli Büyükelçi Özdem Sanberk'e sordum, o da şu cevabı verdi:
- Evet, değerlendirilmesi gereken bir konu. Ortadoğu'nun girdiği yeni süreçte bu mümkündür. Dosya çalışmasını çok iyi yaparak, diplomasisini iyi yürüterek zaman içinde başarılabilir.

Tarih Bülteni

20 Ekim 2007 Cumartesi

Atatürk ve sınır ötesi


Değiştir


Doğu Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir Paşa, 6 Mayıs 1920'de Erzurum'dan Ankara'daki Mustafa Kemal Paşa'ya uzun bir gizli telgraf çekiyor: Kızıl Ordu Kafkasya'da ilerliyor, biz de askeri harekâta geçerek, İngilizlerin Ermenilere verdiği Kars, Ardahan ve Batum'u kurtaralım...

Karabekir ordunun buna hazır olduğunu da anlatıyor. Ermenilerin yakıp yıktığı Müslüman köyleri hakkında önceden bilgi vermişti zaten.

Askeri harekâtla hem kendi topraklarımız kurtarılacak, hem mezalim önlenecekti. Biz harekât yapmazsak, Moskova Ermenistan'ı Bolşevikleştirebilir ve biz artık hiçbir zaman bu topraklarımızı kurtaramayız.

Şimdi bu topraklarımızı kurtaralım, Bolşeviklerle bu avantajı elimizde tutarak masaya oturup yardım alalım...

Karabekir özetle böyle diyor.

Fakat, şubat başında ısrarla böyle bir harekâtın "derhal" yapılmasının zorunlu olduğunu savunan Mustafa Kemal, şimdi Karabekir'in harekât önerisini reddediyor!



Siyasi gerekçeler

Mustafa Kemal Paşa böyle bir harekâtı prensipte gerekli buluyor ama "Zamanı değil" diyor. Gerekçeleri, uluslararası politik konjonktürle ilgilidir. Özetle şöyle:

  • 20 Nisan'da San Remo'da toplanan barış konferansı devam ediyor, İtilaf devletleri bizimle anlaşmak isteyebilirler, Ermenistan üzerine şimdi yapacağımız bir harekât buna engel olabilir ...
  • Sovyetlerle işbirliğinin ve bize sağlayacakları yardımın nasıl olacağı henüz belli olmamıştır, bunun belli olmasını beklemek gerekir.
  • Ermeni olayları bütün Hıristiyan âlemini aleyhimize yönelten faktörlerin en önemlilerinden biridir. Ermenistan devletini önce biz tanıdığımız halde, şimdi askeri harekât yapmamız 'yeniden bir Ermeni kıtali' görüntüsüyle Batı'da ve özellikle Amerika'da kamuoyunu aleyhimize çevirir, İngiltere'nin Türkiye karşıtı siyasetine destek vermelerine yol açabilir..
  • Bu sebeplerle "resmen ve alenen bir taarruzdan uzak durmalı", mümkün olduğu kadar gizli bir şekilde, Kars, Ardahan ve Batum'daki Müslüman milisler desteklenmelidir...
  • Ermenilere karşı bir harekât yapılacaksa, bu, Bolşevik Azerbaycan vasıtasıyla olmalıdır.


  • Mustafa Kemal bu siyasi gerekçelerle, Karabekir'in askeri harekâtına izin vermiyor!



    Bugün için dersler

    Karabekir aylarca harekât için ısrar edecek, Mustafa Kemal bu tür gerekçelerle izin vermeyecektir. Nihayet Eylül 1920'de Mustafa Kemal, Karabekir ve Fevzi paşalarla Albay İsmet Bey fikir birliği halinde harekâta karar veriyorlar. 28 Eylül sabahı, Milli Mücadele'nin ilk taarruzu Karabekir komutasında Doğu Cephesi'nde başlıyor.

    İngilizlerin Ermenilere verdiği illerimiz kurtarılıyor. Bugünkü doğu sınırımız çiziliyor.

    Doğu harekâtının bu kadar süreyle ertelenmiş olması Milli Mücadele komutanları arasında tartışılan bir konudur.

    Bugün bizim için öğretici derslerle doludur. Mustafa Kemal şubat ayında neden "derhal" harekât yapılmasını zaruri görmüştü, sonra neden fikir değiştirmişti? Karabekir'in gerekçeleri neydi?

    Uluslararası konjonktürde ne gibi gelişmeler, değişmeler olmuştu ki, eylül ayında "Şark Harekâtı" başlatılmış ve nasıl başarıyla sonuçlanmıştı?

    Bunları incelemek bugün olaylara geniş açılı ve analitik bakmamızı sağlar.

    Dar kafalılık da atalet de daima ziyan verir.

    Tarih Bülteni

    17 Ekim 2007 Çarşamba

    Soykırım, 1923!


    Değiştir


    Amerikan Temsilciler Meclisi'ndeki Ermeni soykırım tasarısında, soykırımın "1915-1923 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu tarafından tasarlanıp uygulandığı" yazılıyor.
    Bu ifadede dikkat çekici unsurlar var:

    Soykırımı Osmanlı yapmıştır.

    1915-1923 yılları arasında yapılmıştır.

    Olaylar, "tasarlanmıştır", yani Ermenileri soy olarak yok etme kastıyla planlanmıştır! Öyle savaş şartlarındaki çatışmalar, katliamlar falan değildir!
    Burada "tasarlanmış" terimi son derece önemlidir. Amaçları, Ermeni olaylarını Milletlerarası Adalet Divanı'nın kararındaki "soykırım" tanımına uydurmaktır. Divan'ın Bosna Hersek'te Sırpların yaptığı katliam hakkında verdiği 6 Şubat 2007 tarihli kararına göre, kitle katliamı mevcut olsa bile, bir fiilin "soykırım" olması için "niyet" unsuru, yani "tasarlanmış" olması şarttır!
    Ermeni tasarısı da, tarihteki olaylar için "tasarlanmış" diyerek bu tanıma uydurmak istiyor!
    Bu bir...

    Yıl 1923!

    İkincisi, eskiden 1915-1918 dönemine vurgu yapılırken, şimdi bunun 1923'ü de içine alacak şekilde uzatılmış olmasının hedefi, Cumhuriyet Türkiye'sidir!
    "Osmanlı İmparatorluğu tarafından" sözü bizi teskin etmek ya da yatıştırmak için üretilmiş bir 'rüşvet-i kelam'dır. 1923'ü de dahil ederek, hedeflerinin Cumhuriyet Türkiye'si olduğunu göstermişlerdir!
    Kongreler dönemini saymasak bile, Ankara'da Meclis açıldıktan sonra Anadolu'da İstanbul'un hiçbir idari ve askeri otoritesi, hatta nüfuzu bile kalmamıştı.

    TBMM hükümeti döneminde Ermeni soykırımı yapıldığı yalanı, genel soykırım efsanesiyle birlikte zihinlere çakılmak isteniyor!

    Bu konuda Mustafa Kemal ve Kâzım Karabekir gibi kumandanların emir ve icraatları belgelerle ortadadır. Karabekir birçok Ermeniyi himaye altına almış, yerlerine dönenleri yerleştirmiştir.

    Mustafa Kemal Paşa, 24 Nisan 1923 günü Meclis'in gizli oturumunda yaptığı konuşmada, "Ermenistan topraklarında zulme uğrayan Müslümanlara bile, sınırı geçerek yardım etmediklerini" anlatır; "Amerikalıları ve İngilizleri tahrik etmemek için..."

    Bu kadar duyarlı olan Mustafa Kemal'in Heyet-i Temsiliye Reisi, TBMM Reisi ve Başkumandan imzasıyla yayımladığı emirlerde Ermenilere ve gayrimüslimlere iyi davranılması talimatları vardır.

    Hedef Türkiye!

    1915-16 yıllarında karşılıklı facialar yaşandığı muhakkak. Ama 1920'den itibaren kesinlikle böyle bir şey olmamıştı. Bunu hiçbir tarihçi iddia bile edemez.

    Maraş olayları, Fransız üniformalı Ermenilerle çatışmalardan ibarettir.
    Fakat Ermeni diyasporası için tarihi hakikatler değil, bir ideoloji, bir saplantı haline getirdikleri intikam duygusu önemlidir!
    Amaç intikamdır, tarih ise basit bir araç!
    Ermeni tasarısında tarihin 1923'ü içine alacak şekilde genişletilmiş olmasına bilhassa diplomatlarımızın dikkatini çekerim. "Tasarlanmış" bir şekilde "soykırım" yapıldığını 'hukuki olarak' bir kabul ettirebilirlerse, Cumhuriyet Türkiye'si sadece "halefiyet" yoluyla değil, doğrudan doğruya siyasi saldırı ve taleplere maruz bırakılacaktır! Bilmem kaç yıl sonrası için amaçladıkları bu hedefin şimdiden küçük kaldırım taşlarını döşüyorlar!

    1915-18 dönemi için yayınlarımız vardır. Şimdi 1920-1923 dönemi olayları için arşiv yayını yapılmalı, Atatürk ve Karabekir'in emirleri yayımlanmalı, özel tanıtım faaliyeti yürütülmelidir.

    Tarih Bülteni

    15 Ekim 2007 Pazartesi

    Dünyaya meydan okumak


    Değiştir


    Rest çekmek, pire için yorgan yakmak, inceldiği yerden koparmak gibi duygularımız... Yahut Hasan Cemal'in hatırlattığı, "yedi düvele karşı" mücadele hamasetimiz...
    Avrupa düşmanımız, Sevr'i getirmek istiyor.
    Amerika düşmanımız, Türkiye'ye bölmek istiyor!
    Araplar zaten beş para etmez, Birinci Cihan Harbi'nde bizi arkadan hançerleyenler onlar değil miydi?!
    Netice, Türkün Türkten başka dostu yok!
    Şunu hemen söylemeliyim; eğer böyle bir dünyada yaşıyorsak, 'yerimiz yok' demektir! Bu kadar düşmanı olan, bu kadar yalnız kalmış bir ülke bugünkü dünyada yaşayamaz!
    Ya da Kuzey Kore gibi yaşar, o yaşamaksa!
    TV'lerde bazı emekli askerlerle onlar gibi konuşan emeksiz sivilleri izliyorum. "Niye güçlü bir Türkiye istesinler?" diyorlar! Dünya, Türkiye'nin güçlenmesinden korkuyormuş, ne zaman şöyle bir doğrulacak gibi olsak çelme takıyorlarmış!

    Türkiye'den korkuyorlar!
    Güçlü bir Türkiye elbette birilerini korkutur. Topraklarında gözümüz olduğunu zanneden paranoyak bir iki komşu... Ya da komşularımızdaki fanatik gruplar.
    Onun dışında güçlü, kalkınmış Türkiye'den kim niye korksun?! Fena mı olur, daha çok mal satarlar bize, bizim de daha çok malımızı satın alırlar.
    Daha güçlü bir Türkiye, Ortadoğu ve Kafkasya gibi enerji havzalarında istikrar unsuru olur.
    Bakü-Ceyhan boru hattını Türkiye olarak, tek başımıza, biz mi yaptık? Yoksa böyle uluslararası enerji ve istikrar hesabıyla ve özellikle de ABD'nin bu hesaba dayalı desteğiyle mi yapıldı?
    Türkiye'nin iyi bir gelecek inşa etmesi böyle akıllı hesaplarla ve dünya dengelerini, dünyadaki büyük çıkar hesaplarını iyi kullanarak mı mümkün olur?
    Yoksa o düşman, bu düşman diye paranoyalara kapılıp aklımızı kaybederek ve dünyayı karşımıza alarak mı?!

    Akıllı davranmak
    Bu paranoyayla karışık meydan okuma tavrımız nereden geliyor? İmparatorluk asırlarından mı? Halbuki imparatorluğun üç yüzyılı fetihlerle geçtiyse, ikinci üç yüzyılı diplomasinin akıllı denge oyunlarıyla geçti. Abdülhamit Meclis-i Mebusan'ı açış nutkunda, geçmişte bu kadar çok kıtalar fethedeceğimize, "tüccar bir millet" olsaydık ne kadar iyi olurdu diye hayıflandı!
    Atatürk mü yedi düvele karşı savaştı? Haşa! İki cephede birden savaşa girmekten bile özenle sakındı.
    Bolşeviklerle görüşmeleri çıkmaza sokmaktan ve Batılıları da kızdırmaktan çekindiği için, Kâzım Karabekir'in Doğu harekâtını aylarca ertelettirdi...
    İzmir'i kurtaran orduyu orada durdurdu, çünkü Çanakkale'de mevzilenmiş İngilizlerle çarpışmaktan sakınma akıllılığına sahipti.
    Musul-Kerkük yöresinde kahraman gerilla Özdemir Bey, İngiliz mandasına karşı ve Türkiye'ye katılma amaçlı büyük bir halk hareketini başarıyla örgütlediği halde onu neden geriye çekti? Neden acaba? Bir düşünün?
    Bugün bin defa düşünme zamanıdır, çünkü çağımızda diplomasi, siyaset, hesap, kitap geçmişteki her zamandan daha önemlidir.
    Bunları niye yazıyorum?
    Ermeni tasarısından dolayı ABD'ye nasıl tepki göstereceğimizi, Kuzey Irak'taki terör varlığına karşı nasıl harekât yapacağımızı konuşurken, duygusallıkla kendimizi dolduruşa getirmeyelim diye yazıyorum! Hırsla kalkıp zararla oturmayalım diye yazıyorum. Sonuçları iyi hesaplanmış akıllı planlamalarla hareket edelim diye yazıyorum.

    Tarih Bülteni

    13 Ekim 2007 Cumartesi

    Amerika Ermeni milliyetçiliği


    Değiştir
    1919 yılında Amerikan Cumhurbaşkanı Wilson, Türkiye'ye çeşitli inceleme heyetleri gönderdi. Ermeni katliamı iddialarını, manda meselelerini, "milliyet prensibi"ne göre Türkiye'ye bırakılacak ve Türkiye'den koparılacak yerleri araştırmak için...
    Bunlardan biri General Harbord başkanlığında profesörlerden oluşan kuruldur. Anadolu'da, Kafkasya ve Ermenistan'da üç ay dolaşarak incelemeler yaptı. Eylül 1919'da Sivas'ta Mustafa Kemal, Erzurum'da Kâzım Karabekir paşalarla da görüştü.
    Harbord'un Wilson'a ve Amerikan Senatosu'na sunduğu uzun rapordan bir bölüm:
    "Türkiye hastalık ve harplerden nüfusunun yüzde 20'sini kaybetmiştir. Yerlerinden çıkarılan Ermeniler yavaş yavaş ve hiçbir korku duymadan yerlerine dönüyorlar. Bütün seyahatimiz boyunca Türklerin Ermenileri öldürmek istediğine dair bir işaret görmedik... Üç ay önce Ermenilerin tek bir adam kalmayıncaya kadar kesildiğini duymuştuk, halbuki duyduklarımızın hiçbiri doğru değildi. Zaten ben bu katliamı her zaman şüpheyle karşılamıştım..."
    Ama Türkleri suçlayan raporlar da var?!
    Demek ki konu tartışmalı, "soykırım" diye kestirilip atılamaz.

    Herkes acı çekti
    Harbord raporundan başka bir bölüm:
    "ABD'nin Ermenistan mandasını kabul etmesi büyük kaosa yol açar... Savaşta 600 bin Türk askeri tifodan öldü, seferberliğe giden gençlerden yüzde 80-90'ı köylerine dönmedi... Müslümanlar Ermenilerden daha kötü koşullarda yaşıyor. Okuma yazma oranı Türk ve Kürtlerde düşük olmakla birlikte Ermenilerde yüzde 30'u geçmiyor..." (Prof. Dr. Nurşen Mazıcı, ABD'nin Güney Kafkasya Politikası Olarak Ermenistan Sorunu, Pozitif Yayınları, İstanbul 2005)
    Demek ki, savaş ve iç savaş şartlarında Müslümanlar daha çok can kaybetmiş. Rakam 3.5 milyondur!
    Bir de yine Wilson'un görevlendirdiği Amerikan King-Crane kurulunun raporu vardır. Bu raporlar üzerine Wilson yönetimi soykırım iddiasını gevşettiği gibi, Türkiye'de veya Ermenistan'da manda rejimi kurmayı da reddetti.

    Husumeti kışkırtmak!
    Elbette Ermenilerin nesilden nesile dinledikleri acılara duyarsız kalmak insani bir davranış olamaz. Ama geçmişteki insani acıları bugün intikamcı bir milliyetçiliğin siyasi saldırı aleti olarak kullanmak da insanlık dışıdır.
    Müslümanların çektiği acılara, hatta şu anda yaşanmakta olan Karabağ faciasına Batılıların ve hele de Ermeni lobisine alet olan Amerikalıların duyarsız kalması da insanlık dışıdır.
    Bizde cumhuriyet rejimi, yaşadığımız akıl almaz faciaların travmalarını, yarattığı ruh haletini yeni nesillere intikal ettirmemek için bunları tarih kitaplarına pek taşımadı, "Yurtta sulh, cihanda sulh" gibi insani ve asil bir prensibi benimsedi.
    Ama şimdi bu soykırım tasarıları, hele de bunların ufak, militan Ermeni lobilerinin desteğini almak için basit iç politika hesaplarıyla tezgâhlanması Ermeni milliyetçiliğini siyaseten daha da saldırganlaştırıyor... Bize de unuttuğumuz acılarımızı tekrar yaşatıyor, kapanmış yaralarımızı kaşıyor!
    Bayan Pelosi kafasındaki Amerikalılar, "soykırım" tahrikleriyle şimdi stratejik Kafkasya bölgesinde kin ve nefreti kışkırtıyorlar! Amerika da çok zarar görecek bundan!
    Akılsızlığın bir bedeli olacak tabii.

    Tarih Bülteni

    5 Ekim 2007 Cuma

    Kıbrıs Türklerinde değişim


    Değiştir
    Taha AKYOL

    Dışişleri Bakanı Ali Babacan, ilk ikili görüşme ziyaretini KKTC'ye yapıyor. Uçakta beraberiz. KKTC'de milli gelirin 4500 dolardan 11 bin doların üstüne çıktığını anlatıyor. Bakan'ın siyasi açıklamalarını yarın yazacağım.
    Benim merak ettiğim konu, KKTC'de duyguların, davranışların ne yönde geliştiği...
    2004 yılının ilk aylarında KKTC Türkleri adeta karşıt iki kampa bölünmüştü; bir grup Türk bayraklarıyla, öbür grup AB bayraklarıyla miting yapıyordu.
    Rum pasaportu almak isteyen Türklerin sayısı hızla artıyordu.
    Sorunun çözümünü Türkiye'nin engellediğini, Türkiye bir bıraksa, Rumlarla birlikte AB'ye girip zengin ve özgür olabileceklerini düşünenler az değildi.
    Aradan üç yıl geçti, Annan Planı, referandum, iktidara Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın gelmesi gibi süreçler yaşandı. Bugün Türkler ne hissediyordu, gündemlerindeki konular neydi?

    Kutuplaşma gitmiş
    Lefkoşa'da Kıbrıs gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Süleyman Ergüçlü, aynı günkü gazetesini gösteriyor: Manşet haber: Partiler anayasa değişikliğini görüşüyor; KKTC anayasası...
    İkincil, üçüncül haberler: Gül Strasbourg'da KKTC üzerindeki izolasyonun kalkmasını istedi... Karpaz bölgesine elektrik hattı çekilmesi tartışmaları büyüyor.
    Süleyman Ergüçlü, Türk toplumunda artık eski kamplaşmanın kalmadığını, kutuplaşma yaratan umutların da tepkilerin de dağıldığını anlatıyor:
    - Artık çevre, eğitim, ekonomi konuşuyoruz.
    Karpaz bölgesine elektrik hattı çekilmesi turizmi mi geliştirir? Yoksa çevreyi mi öldürür?!
    Referandum, çözüm istemeyenin Rumlar olduğu gerçeğini herkese göstermiş. Ergüçlü'nün şu sözleri önemli:
    - Böyle Rumlarla birleşmeden, ambargo kalkmadan da yaşayabileceğimizi herkes gördü! Rumlarla sınır açık, günlük gidip gelişler oluyor ama herkes yerinde duruyor!
    Referandum, Türklerle Rumların ayrı yaşamasını adeta tescil etmiş! Gerilim kalkınca eski kutuplaşma dağılmış. Ankara'ya daha sıcak bakılıyor.
    Bu tablo Kıbrıs meselesinde KKTC'nin ve Türkiye'nin direncini artırıyor.

    11 bin dolar!
    Ekonomi önemli bir faktör, milli gelir 11 bin doları aşmış. Milli gelir artışının temelinde üç kaynak var: Sayıları 6'ya çıkan üniversitelerin sağladığı gelir, yabancılara villa satışı, bu sene biraz gerilese de turizmÖ Ambargo varken turizm, ekonomi nasıl gelişiyor?!
    KKTC uçakları dünya ile Türkiye arasında THY uçağı gibi işlem görüyor; bir Türk havalimanına indikten sonra KKTC işlemiyle Ercan'a uçuyor. Biraz dolambaçlı da olsa bu mekanizma işliyor.
    Turizmde bu yılki düşüş siyasi sebeplerden değil, tur operatörleriyle bazı anlaşmazlıklardan kaynaklanmış.
    KKTC'de asgari ücret Türkiye'nin iki katı!
    Ortalama öğretmen maaşı 3 bin YTL civarında!
    Üniversite eğitimi yabancı öğrencilerin ödediği paralarla burada bir sektör haline gelmiş!
    Son zamanlarda yabancı sermayenin de ilgisi artmış.
    Ambargo hava trafiğini önemli ölçüde kısıtlasa da deniz trafiğinde bazı kolaylıklar ve açık koridorlar var. Mesela Suriye'nin Lazkiye limanıyla Mağusa arasında deniz trafiğinin başlaması, KKTC'li işadamlarında "Ortadoğu ülkelerine gıda ihracatı" fikrini uyandırmış.
    Kıbrıs Türklerini iyimser, direnci artmış buldum. "Akdeniz'in en büyük marinasını Karpaz'da yapma" projesini dinlerken heyecanlandım. Başka bir yazımda anlatacağım.

    Tarih Bülteni

    19 Eylül 2007 Çarşamba

    Avrupa ve milliyetçilik


    Değiştir
    Taha AKYOL
    MİLLİYETÇİLİK ne demek? Ciltler dolusu kitap gerektirir. Üstelik maddi olgulardan çok duygularla ilgili olduğu için, herkesçe kabul edilecek nesnel tanımlar üretmek de zordur.
    Somut planda, Avrupa'daki iki gelişme dikkatimi çekiyor. Biri, Yunanistan'da seçimlerden başarıyla çıkarak parlamentoya giren küçük Laos Partisi... Partinin lideri Yorgo Karatzaferis'in ilk açıklaması:
    - Yunanistan'ı kuşatan üç düşmana, Türkiye, Arnavutluk ve Makedonya'ya karşı Yunan halkı birleşmelidir!
    Kimsenin işi gücü yok, Yunanistan'ı yıkmaya çalışıyormuşuz!
    Anlaşılan, sadece "aşırı" değil, klinik düzeyde paranoyak adam!
    Böyle bir delinin bir ülkenin başına geçtiğini düşünebiliyor musunuz?!
    Avrupa sağı yükseliyor ama, böyleleri henüz "marjinal" düzeydeler çok şükür.

    Çağı okumak
    Dikkatimi çeken ikinci husus, Sarkozy'nin Fransa'sıdır.
    Fransız siyasi geleneğini biraz inceledim; çok da hoşlandığımı söyleyemem! Kendi cumhuriyetini dört defa yıkıp beş defa yeni baştan kuran, cumhuriyetten iki defa krallığa, iki defa imparatorluğa geçen, 13 defa anayasa yapan, ülkeyi yüz elli yıl süreyle çalkantılar içinde yüzdüren "Fransız radikalizmi" bana heyecan değil, aksine, sakınma duygusu verir.
    Radikalizmi eleştiren Fransız düşünürlerini ise çok severim.
    Fransız siyasi tarihinde De Gaulle'e büyük saygı duyarım.
    Fransız milliyetçisi De Gaulle, böyle bir Fransa'yı istikrara kavuşturabildi. İkinci Dünya Savaşı sonrasının dünyasını, yaşadığı çağı iyi okudu, "uluslararası entegrasyon" dinamiklerini daha o zaman gördü: Dışarıya paranoyakça korkularla bakan Fransa'yı dışarıya açtı, "Avrupa Birliği" fikrine yöneltti! De Gaulle ve Adenauer, bu iki büyük lider, ezeli düşmanlar Fransa ve Almanya'yı Avrupa entegrasyonunun ekseni yaptılar!
    Ülkelerinin geleceğinin uluslararası entegrasyonlarda olduğunu iyi görmüşlerdi.

    Sarkozy ehlileşiyor!
    Bu gelenek Sarkozy'yi bile 'ehlileştiriyor' galiba! Siyasi ve kültürel düşmanlıkları aşmak için 'kucaklayıcı' bir hükümet kurarak akıllı bir sürpriz yaptı!
    Türkiye'ye yönelttiği kindar ifadeleri törpülemeye başladı.
    NATO'nun askeri kanadına girmek, Fransa'yı NATO'da söz sahibi yapmak istiyor!
    Tabii bu ancak Türkiye'nin "veto" etmemesiyle olabilir!
    Sen de beni AB sürecinde veto etmeyeceksin tabii!
    Bakın, işaretleri belirdi bile; müzakere fasılları üzerindeki kara mühürler gevşiyor!
    Ve Sarkozy'nin AB işleriyle görevli Devlet Bakanı Jouet'nin bir cümlesi:
    - AB'ye yeni üyeler almak için Fransız anayasasına koyduğumuz 'referandum' maddesini kaldırmamız iyi olacak galiba; elimizi, kolumuzu bağlıyor!
    Biliyorsunuz, bu maddeyi Türkiye'nin üyeliğine karşı koymuşlardı!
    Sarkozy'yi sevmiyorum, böyle devam ederse ileride seveceğim galiba!
    Bu arada, Amerikalı Burns Ankara'da ne konuşur acaba? Sadece terör ve Irak mı? Yoksa NATO, AB, Fransa, İran ve 'enerji koridorları' falan da dahil mi?!
    Netice: Bugünkü dünyada entegrasyonlar dünden çok daha önemlidir. Milliyetçilik adına düşünmeliyiz: Mariz bir "düşmanla kuşatılmışlık" duygusu mu? Yoksa, Türkiye'yi çağın entegrasyon dinamikleri üzerinde yüceltme akılcılığı mı?
    İkincisi diyeceksek, o zaman demokrasiyi, piyasayı, dışa açılmayı, liberal değerleri, Kopenhag Kriterleri'ni içimize sindireceğiz!

    Tarih Bülteni

    14 Eylül 2007 Cuma

    Anayasa ve 'Beyaz Türkler'


    Değiştir
    Taha AKYOL
    'BEYAZ Türkler' terimi günlük dilimize girdi. Demek ki toplumsal gerçekliği var. Daha rafine, daha varlıklı elit kesimleri ifade ediyor.Marksist sosyolojideki "egemen sınıf" kavramına biraz benziyor. Akademik dilde Şerif Mardin Hoca'nın "merkez" olarak nitelediği kesim... Emre Kongar'ın "devletçi seçkinler" dediği kesim.Peki 'öteki Türkler' kim?Onlar "zenci Türkler!""Zenci" sözünde eşitsizliğe ve sosyal ayrımcılığa karşı bir protesto anlamı bulunduğu için 'öteki Türkler' kendilerini ırkçı bir toplumdaki "zenci" gibi görüyorlar!Sosyologlar bu toplumsal kesimler için "kenar, çevre" (periferi) terimini kullanıyor. "Kenar"da kalmış olanlar... "Taşra, varoş, Anadolu, halk" gibi kavramlarla da ifade edilen ahali...Osmanlı'dan beriBugün "Beyaz Türkler" dediğimiz elitler, Osmanlı döneminde devlet kesimini oluştururdu. Bunların dilindeki "etrak-i bi idrak" sözü bugünkü anlamda Türklüğün değil, "taşra"nın, "kenar"ın aşağılanmasıydı!Cumhuriyetin Beyaz Türklerinin dilinde "etrak-i bi idrak"in adı "cahil halk" oldu; "hasolar, memolar, faso fisolar" oldu.Elbette modernleşmeye saraylılar ve cumhuriyet elitleri öncülük etti. Hukuku ona göre oluşturdular: Toplumsal iradeyi olabildiğince vesayet altında tutan otoriter bir "başöğretmen" tavrı, bizim modernleşme tarihimizin yüzyılını doldurur.Necip Fazıl'ın "Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya" sözü, "Beyaz Türkler"in dışındaki bu kitlelerde oluşan "zenci" duygusunun bir ifadesiydi.1950'lerde değişim başladı. Yol, traktör, kamyon, otobüs, okul ve piyasa bütün taşları yerinden oynattı. "Kenar"daki milyonlarca vatandaş "merkez"e gelmeye başladı.Daima da milli iradeye ve kalkınmaya öncelik veren partileri seçtiler.1950'lerde "Yeter söz milletindir"le başlayan bu yeni süreç, modernleşme tarihimizin hâlâ devam eden, tamamlanmamış ikinci aşamasıdır.Empati sorunuTemizlikçi kadının okuyan kızı, annesinin kader saydığı "düşük statü"yü içine sindiremedi; kendisini "zenci" hissetmeye, itiraz etmeye başladı. Ona göre de, "vesayet"ten, "müdahale"den kurtulmuş bir demokrasi, liberal bir anayasa özlemi gelişti.Bilinçaltındaki bu özlemi, merhum Ali Fuat Başgil'in "liberal devlet" yazılarından beri izlemek mümkündür.Max Weber'in gösterdiği üzere; şehirleşme, ulaştırma, piyasa ve eğitim gibi modernleşme dinamikleri geleneksel "merkez" ile "kenar" arasındaki duvarları yıkar, kenardakiler de merkeze gelir, modern orta sınıf toplumu zamanla böyle oluşur. Türkiye modernleşmenin bu toplumsal sürecini yaşıyor.Ama bu defa da elitlerde kendini "beyaz zenci" görenlerin oluşmaya başladığını gazetelerden öğreniyoruz!Taşralılar köylerinde otururken ne iyi idi! Ama modernleşme olacaksa onlar da okuyarak, iş güç sahibi olarak "merkez"e gelecekler! Artık vesayet altında tutulmaları mümkün mü?!Toplumda 'Beyaz' ve 'Zenci' diye ifade edilen ayrışmış duyguların derinleşerek yabancılaşmaya dönüşmesinden sakınmalıyız. Hele çatışmaya dönüşmesi felaket olur.Sorun, karşılıklı "empati" eksikliğimizdir.Birbirimizi anlamak, duygularımıza saygı göstermek, 'öteki'nin kaygılarını gidermek zorundayız.Yeni anayasa, "liberal özgürlükler"e saygısı nispetinde bunu sağlayabilir.

    Tarih Bülteni
     

    Tarih Bilgi Ambarı Copyright 2007-2009