Mahir Kaynak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mahir Kaynak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2008 Salı

Çözüm


Değiştir
Mahir KAYNAK
Star Gazete


Kürt sorununun çözümünde sadece ülkeyi yönetenlerin hatalarından, PKK’nın kötülüklerinden söz edilir. Bu yaklaşım sorunu anlamamanın en iyi yoludur ve bugüne kadar her iki taraf da benzer bir tavır sergilemiştir. Önümüzdeki günlerde bir çözüme ulaşılacak ama vardığımız nokta ne teröre başvuran Kürtlerin ne de bizim öngördüğümüz bir yer olmayacak.
Terör başladığından beri bilinmeyen bazı güçler bu sorunun tartışılmasını engellediler. Ortada çözülmesi gereken bazı sorunlar olduğunu söyleyenler PKK yandaşı olmakla itham edildiler. Kimse olayları yorumlayamadı, çelişkilere işaret edemedi, büyük bir stratejik kurgu PKK örtüsüyle gizlendi ve bu kurgunun sahipleri en küçük bir direnişle karşılaşmadan hedeflerine ulaştı. Olayların PKK’nın boyutlarını aşan yanları olduğunu söylemek PKK’yı aklamak sayıldı ve cezalandırıldı.
Bu büyük operasyonun eylemlerinin kod adı PKK oldu. Her terör eylemini yapan adres belliydi. Örgütün ABD, Türkiye, İran, Suriye’yi karşısına alması, hem bunların güvenlik güçleri hem de ülke içinde sayıları militanların sayılarını katlayan korucularla savaşabilmesi doğal karşılandı. Hiçbir siyasi ve stratejik analiz yapılamadı ve herkes PKK’yı lanetlemekle yetindi.
Önümüzdeki günlerde bu örgütün siyasi ömrünü tamamladığını göreceğiz. Yaptığımız operasyonlar bir imha hareketi midir yoksa doğal yollarla ölen birinin cenaze merasimi midir sorusunu sormayın ve bugüne kadar olduğu gibi sizden bekleneni yapın. Bugünlerde harekata karşı çıkan Türk vatandaşı Kürtlerin Bunu PKK’yı desteklemek amacıyla mı yoksa Kuzey Irak bölgesel yönetiminin etkisiyle mi yaptıkları sorusunun cevabı herkese göre değişir ama zaten aralarında bir fark yok gibi anlamsız bir ifadeyle tartışmaya nokta konur.
Bir çatışmada düşünen taraf olmakla savaşan taraf olmak farklıdır ve savaşçı karakter ancak düşünceyle birlikte olursa anlamlıdır. Eğer düşünceyle savaşçı karakterden hangisi galip gelir diye sorarsanız ben düşünceden yana oy kullanırım.
Şimdi PKK militanlarının ve yandaşlarının ne yapacağı tartışılıyor. ABD önümüzdeki dönemde siyasi ve ekonomik tedbirlere ağırlık verilmesi gerektiğini söylüyor. Yıllardır bunu dile getirdiğim için aşırı milliyetçilerin çok olumsuz tavırlarıyla karşılaştım, sistemin aktörleri ise henüz ABD’den işaret gelmediği için dışlamayı tercih ettiler.
Görünüşte dağıtılan örgütün yandaşlarının topluma kazandırılmasını ve bunların terör yerine siyaset yapmasını sağlamayı amaçlayan tedbirler Kürtlerin statüsünü ve bundan sonra hangi rolü oynayacağını belirleyecektir. Bu süreçte baş rolü bugüne kadar uygulanan projenin mimarları oynayacağı için şimdiden birkaç söz söyleyip kenara çekileceğim.
Yeni düzenlemede etnik kriterlere göre hiçbir tanıma gidilmemeli ve kanunlarda herhangi bir soya atıfta bulunulmamalıdır. Türkiye’nin bir soy ve din devleti olmadığı vurgulanmalı tüm vatandaşların kültürel ve sosyal kimliklerinin korunmasının devletin güvencesi altında olduğu belirtilmelidir. Ülkemize yolu düşen ya da yaşayan her insan evinde olmanın huzurunu yaşamalıdır.

Tarih Bülteni

24 Şubat 2008 Pazar

Kara Harekatı


Değiştir
Resmi bildiriler ve medya askerlerimizin, Kuzey Irak’taki PKK varlığını yok etmek için, kara harekatına başladığını bildirdiler. Doğal olarak halkımız da olaya bu açıdan baktı ve çeyrek yüzyıldır gündemimizin baş köşesine oturan bu şer örgütünün tasfiye edileceğini düşündü.
Genel görünüm şöyle özetlenebilirdi: Bazı kötü niyetli ya da kandırılmış kişiler bir araya gelerek ülkemizin toprak bütünlüğüne kastetmiş ve Sevr dayatmasında amacına ulaşamayan ya da değişik nedenlerle ülkemize düşman olan ülkeler bunları desteklemişti. Amaçları ülkemizden ve Irak’tan kopartılacak topraklar üzerinde bağımsız bir devlet kurmaktı. Bağımsızlığın sadece bir halkın arzusuyla kurulamayacağını, üstelik bölge halkının büyük bir bölümünün bu projeye destek vermediğini söyleyenlere küçük ve örgütlü bir grubun yeterli olduğu söyleniyor ve bağımsızlığa kavuşan bazı küçük ülkeler örnek gösteriliyordu.
Halkımız ve aydınlarımız bu amacı ciddiye aldılar ve dünya şartlarına rağmen gerçekleşebileceğini düşündüler. Çünkü biz de tüm dünyaya rağmen devletimizi kurmuştuk. Kimse böyle bir projenin bölge ve dünya dengelerini nasıl etkileyeceğini hesap etmedi. Yani olayı dünya penceresinden bakıp değerlendirmek yerine küçük bir grubun eylemleriyle değerlendirdiler. Medyada yer alan uzmanlar çatışmaların, grubun verdiği beyanatların çerçevesinin dışına çıkamadılar. Önlerine koydukları haritalarda örgüt kamplarının yerleri, çatışmalarda kaç kişinin öldüğü, hedeflerinin ne olduğu anlatıldı.
Yapılan analizler tutarlı olmak bir yana her türlü çelişkiyi içeriyordu. İran ve Suriye başlangıçta örgütü desteklemiş ama, geç de olsa, hatalarını anlamışlardı. Çünkü destekçiyken hedef haline gelmişlerdi. ABD bir sarhoş gibi yalpalayıp duruyordu. Üst düzey devlet yetkililerinden bazıları bile örgütün ABD tarafından desteklendiğini söylüyor ama o önce liderlerini bize teslim ediyor sonra da tasfiyesi amacıyla yaptığımız operasyona tam destek veriyordu. O da hatasını geç de olsa anlamıştı.
Ordumuzun yaptığı kara harekatı bu çerçevede değerlendirildi ve PKK’nın tasfiyesini hedeflediği söylendi. Biz Irak’ın geleceği, büyük değişikliklere gebe olan bölgemizde ne olup bittiği ile ilgilenmiyorduk. Bir başka açıdan bakılınca bir süredir yaptığımız operasyonlar şöyle değerlendirilebilir: Türkiye’nin hava harekatlarını gece yapmasının nedeni hedeflerin özelliğinden kaynaklanmıyor. Dünyaya ve bölgede aktif olması beklenenlere bu konudaki kabiliyetimiz gösterilmiş ve caydırıcı etki yapması istenmiştir. Kara harekatının ağır kış şartlarında gerçekleştirilmesi yakın bir tehlikenin varlığından değil her şart altında kara harekatı yapabileceğimizi göstermek amacı taşımaktadır. Ayrıca bölge halkına yönelik olumlu tavır, ilerde ve başka şartlarda harekat yaparsak bunun bölge halkını hedef almayacağını ve zarar vermeyeceğini göstermektedir. Harekatın bir başka amacı da muhtemel bir Irak harekatında birliklerimizin harekatını kolaylaştıracak biçimde konuşlanmak olabilir. Bu geniş bir alanı değil önemli köprü başlarını tutmak biçiminde olabilir.

Tarih Bülteni

21 Şubat 2008 Perşembe

Bağımsızlık


Değiştir
Kosova’nın bağımsızlığı tek boyutta incelenmemesi gereken bir olaydır. Bir yanı ile acı çeken bir halkın buna sebep olanlardan ayrılmak istemesi iken diğer yandan dünyadaki yeni döneme ışık tutacak dinamikler içermektedir.
Ulus devletlerin etkisinin azaltılması ve bu nedenle olabildiği kadar küçük parçalara ayrılması devletler üstü yeni bir gücün, yani küresel sermayenin temsil ettiği siyasal aktörün temel politikalarından biridir. Ancak Rusya bu eğilime karşıdır ve bana göre, ABD yönetimi de aynı politikayı izlemektedir. 11 Eylül’den sonra kimse dünyada çatışan tarafları açıklıkla tanımlayamadı. Ancak o günden beri dünya üzerindeki rekabetin ulus devletlerle uluslar üstü bir güç, yani küresel sermaye arasında olduğu tezini savunuyorum.
Rusya hem desteklediği Sırbistan’ın parçalanması hem de ulus devlet yapılarına yönelik bir eylem saydığı Kosova bağımsızlığına karşı çıkacaktır. Ancak bu her türlü harita değişikliğine karşı olacağı anlamına gelmez. Dağılmayı gerçekleştiren aktörün kimliğine göre tavır alacaktır. Mesela Kosova’nın bağımsızlığı konusunda benzer tavrı sergileyen Yunanistan’ın Kıbrıs konusundaki politikasına karşı olduğu izlenimini yaratmıştır. Yani bu konuda kimsenin ilkesel bir tavır sergilemesini beklememek gerekir ve şartlara göre birbirine zıt politikalar gözlenebilir.
AB’nin Balkanlara yerleşmek istemesi ve Türkiye’yi yanına ya da içine alarak Ortadoğu’da ve Orta Asya’da kontrol edeceği ülkelerin enerji akım yollarını ele geçirmeye çalışması doğaldır. Ancak bu konuda da Rusya’nın engellemeleriyle karşılaşıyor. Rusya böyle bir yapının Orta Asya’daki konumunu da tehlikeye düşüreceğini görüyor. Yani kendi nüfuz alanlarına hakim olmanın yolunun enerji kaynaklarının kontrolünden geçtiğinin farkında.
Türkiye ile bağımsız Kosova’nın ilişkilerini seçeceğimiz taraf belirleyecektir. Henüz ülkemizin küresel güçle mi yoksa ulus devletlerle mi birlikte olacağı kesinlik kazanmadı. Eğer ulus devletleri savunanların yanında yer alırsak Türkiye merkezli bir toparlanma, bugünkü konjonktürde, mümkün görünmektedir. Küreselci eğilim egemen olursa zaten bölgesel güçlerin anlamı kalmayacak, hatta artık büyük devletlerin bile belirleyiciliği ortadan kalkacaktır.
Küreselci eğilimlere kategorik olarak ve milliyetçilik adına karşı çıktığım sanılmasın. Sadece geleceğin nasıl şekilleneceğini tahmine çalışıyorum ve ulus devletler arasında kurulacak ittifakların yeni dönemi belirleyeceğini düşünüyorum. Bu durum çelişki sayılan davranışlara yol açabilir. Mesela Yunanistan’ın Kosova karşısındaki tutumu ile Kıbrıs konusundaki tavrında görülen çelişki Rusya ve ABD’nin Kıbrıs’a ılımlı bakışları, Irak’ın bölünmesi konusundaki politikalarında gözlenebilir. Bu nedenle ne yapıldığına değil sonucun kimin politikalarıyla uyum içinde olduğuna bakılmalıdır.
Bu bakış açısı ABD ve AB’nin Kosova’da ortak hareket etmediği, bu ülkeyi birinin diğerine bırakmak istemediği anlamına gelir.
Türkiye’nin bu ülkeyle yakın ilişkiler kuracağı anlaşılıyor ama kiminle birlikte olacağı bilinmiyor.

Tarih Bülteni

17 Şubat 2008 Pazar

Yangınlar


Değiştir

Son günlerde Avrupa’nın bazı ülkelerinde ve özellikle Almanya’da ırk ayırımcılığından kaynaklandığından şüphelenilen yangınlar oldu. Diğer yandan yeni bir karikatür krizi çıktı ve Müslüman gençler şiddet içeren protestolar yaptı. Bu olaylar bireysel midir yoksa belli bir politikanın ya da provokasyonun sonucu mudur?

Bir olayın çıkması için var olan şartlarda bir değişiklik olması gerekir. Almanya’da uzun zamandan beri Türkler yaşamaktadır ve sadece belli dönmelerde Türklere yönelik şiddete şahit oluyoruz. Bunun sebebi Avrupa genelinde gözlenen ekonomik sorunlar ve bunun yarattığı işsizliğin sonucu olarak Almanların rakip gördükleri Türk kökenli işçilerden kurtulmak amacıyla yaptıkları ve bireysel kaygılardan kaynaklanan bir olay mıdır yoksa Türklerle Almanlar arasına sokulan nifak siyasi amaçlar mı taşımaktadır. Daha açık bir ifadeyle Avrupa ülkelerinin Ortadoğu’ya ulaşması mı engellenmek istenmektedir.

Hz. Muhammed’in karikatürünün yayınlanmasının tepki doğuracağı daha önceki tecrüben bilinmekteydi. Bu karikatürün yeniden yayınlanması gazetenin düşünce özgürlüğüne saygısının bir sonucu mudur yoksa Müslümanlarla yerli halk arasında bir duvar mı örülmek istenmektedir?

İdeolojik ve inanç kaynaklı çatışmaların gerçekte siyasi bir hedefe ulaşmak kullanılan araçlar olduğu konusundaki düşüncemi sıkça söylüyorum ve bu benim olaylara bakış açımı ifade ediyor. Bu nedenle son olayların Müslümanlarla Avrupa halkları arasında husumet yaratmak ve iki halkı bir arada yaşayamaz hale getirmek için bilinçli olarak tezgahlandığını düşünüyorum.

Eğer olaylar Almanya, Avusturya,Danimarka ya da daha genel olarak Avrupa’daki bazı güçlerin eseri ise tahrik eden bir dış faktörün var olup olmadığı araştırılmalıdır.

Yani olay iki boyutlu olabilir. Birinci boyut yabancı kültürlere, rakip işgücüne karşı olan yerliler,ikinci boyutta bunu kullanarak Avrupa ile Müslüman halk ve ülkeler arasında düşmanlık yaratmak isteyenler bulunabilir.

Çatışmanın şiddetini artıracak başka unsurlar da gözlüyoruz. Avrupa’da bu gelişmeler olurken İslam ülkelerinde kadınlara ve görsel medyada ahlaka aykırı olduğu söylenen yayınlara yeni kısıtlamalar getiriliyor ve Müslümanların yaşam biçiminin Avrupa kültürü ile bağdaşmayacağı kanısı güçlendiriliyor. Türkiye’deki baş örtüsü tartışmaları iki yönlü sonuçlar yaratabilir. Engellenmesi özgürlüklere konulan sınırlamalar sayılırken serbest bırakılması dine yöneliş ve Avrupa kültüründen uzaklaşma olarak algılanabilir. Avrupa kırk katırla kırk satır arasında tercihe zorlanmaktadır. Özgürlükleri sınırlayan bir ülkeyi mi içinize alırsınız yoksa sizden çok farklı bir kültüre sahip insanlarla mı bir arada yaşamak istersiniz sorusu karşısındalar.

Eğer İkinci Dünya Savaşını Hitler’in ve onun ideolojisinin eseri sayanlardansanız olaylarda hangi tarafın haklı oluğunu ararsınız ama savaşın nedenlerinin ekonomik ve siyasi olduğunu düşünüyorsanız sonucun ne olacağını ve bundan kimin faydalanacağını hesaplarsınız. Bence Avrupa kaybediyor.


Tarih Bülteni

5 Ocak 2008 Cumartesi

Tükeniş


Değiştir
Mahir KAYNAK


Terör herkesi karşısına aldığı bir noktada Diyarbakır’da eylem yaptı. Sivil halka yönelik saldırı onu destekleyen son kalelerin de desteklerini sürdürme imkanını ortadan kaldırdı. Bazı Avrupa ülkelerinin olayı bir özgürlük mücadelesi saymalarının önünü kapattı.

Bölgede hiçbir desteği kalmayan örgütün sadece Avrupa’nın moral desteği ve sağladığı barınma imkanlarıyla ayakta kalması zaten mümkün değildi. Artık kimse onların yanında yer almaya cesaret edemez. Örgütün eylem yaparak militanlarına moral verdiği ve dağılmayı engellemeye çalıştığı iddiası geçerli değildir. Çünkü artık sığınacağı yeri bile kalmayan militanların sadece moralle siyasi sonuç doğuracak eylemler yapması mümkün değil.

Son zamanlarda terör bir mücadele aracı olarak kullanıldı. Genel kanı onları destekleyen büyük bir gücün olmadığı, kullandıkları metotla başa çıkmak zor olduğu için önlenemediği biçimindeydi. Oysa terörizm sıradan insanların yaptıklarının ve bunun yarattığı sonuçların çok ötesinde anlamlar taşıyordu.

Terörün savaş ilan ettiği güç devletlerdi ve her eylem devlete olan güvenin azalmasına yol açıyordu. İnsanlara verilen mesaj devletin kendilerini koruyacak güce sahip olmadığı, devletle ve onun imkanlarıyla kıyaslandığında bir hiç düzeyinde olan terör örgütlerinin eylem yapabileceği, siyaseti etkileyeceği, savaşlara sebep olabileceği imajı yaratılıyordu. Bu durum sadece ülkemiz için değil tüm dünya için geçerliydi. Terörizmin ziyaret etmediği önemli hiçbir ülke kalmamıştı.

Sorunun doğru anlaşılamamasının nedeni günümüzdeki terörün geçmiştekilere benzetilmesi ve bunun tamamen farklı bir amacı olduğunun fark edilememesidir. Burada hedef eylemin yapıldığı ülkeyle ilgili bir amacı gerçekleştirmek değil genel olarak devletin aczini sergilemektir. Eylemlerin bir ya da birkaç ülkeyle sınırlı olmaması ve tüm güç odaklarını hedef almasının sebebinin ne olduğunun cevabı durumu açıklığa kavuşturabilir.

PKK bu güçler tarafından kontrol altına alındıktan sonra uluslararası mücadelenin bir parçası haline dönüştü. Geçmişte savaştığı kişi ve grupların onu sahiplenmesinin nedeni bu değişimdir. Şu anda yaptığı iş Türkiye’den bir parça koparıp bağımsız bir devlet kurmak değildir ve bu objektif olarak imkansızdır. Ancak güçlü devlet yapılarından birinin, yani devletimizin güçsüzlüğü ispatlanmaya çalışılmaktadır.

Bana göre doğruyu bulmanın en iyi, hatta tek yolu soyut düşünmektir. Bu eylemlerin Kürt sorununa hiçbir olumlu katkı yapması mümkün değildir ama Dünya ölçeğindeki devletlerle devlet dışı aktörlerin mücadelesi açısından bir anlam ifade edebilir.

11 Eylülden beri mücadelenin taraflarının devletlerle devlet dışı aktörler olduğunu ve devlet dışı aktörlerin terörizmi bir araç olarak kullandığını söylüyorum. Ayrıca bu mücadelenin devletlerin zaferiyle sonuçlanacağını iddia ediyorum. Analiz ve tahminlerim doğruysa son aşamadayız ve terörizmin tasfiyesine şahit olacağız. Pakistan’dan Türkiye’ye uzanan bölgeye dikkat!


Star Gazete Online

Tarih Bülteni

30 Aralık 2007 Pazar

Terör ve arkası


Değiştir
Mahir KAYNAK


Günümüzde siyaset terör örgütlerince belirleniyor. ABD’nin bölgedeki eylemleri, kimin kiminle savaşacağı, ülkelerin izleyecekleri politikalar bir terör eyleminin sonuçları olarak görülüyor. Son olarak Pakistan’ın siyasi yapısı, buna bağlı olarak dünya üzerinde oynayacağı rol bir terör eylemiyle şekilleniyor.

Klasik savaşlara alışkın olan düşünce biçimimiz bu tür bir mücadeleyi anlamakta zorlanıyor. Tüm çelişkileri yan yana yaşıyoruz. Terörün en önemli aktörü sayılan İslamcıların eylemleri dindaşlarının felaketine yol açıyor ama biz onların Batı ile mücadele ettiğini düşünüyoruz. Irak bir Müslüman mezarlığına dönüşüyor ama biz bunun işgale karşı bir direniş olduğunu sanıyoruz.

Terörü doğru anlamamızın önündeki engel teröristin ne yaptığını, ne istediğini tartışmamız ama eylemin sonuçlarının ne olacağını düşünmememizdir. İslamcıların, terör yoluyla, savaştıkları güçleri yenecekleri, onları onarılmaz biçimde yaralayacakları düşünülemez. Sadece zarar verebilirler ama onların eylemlerine verilen karşılık dünyada kalıcı sonuçlar yaratır ve bu sonuçlar teröristin ilan ettiği amaçlar değildir aksine en büyük zararı kendileri görür.

Mesela son günlerde teröristlerin Pakistan’ın nükleer silahlarını ele geçirip bir eylem yapma ihtimalinden söz ediliyor ve Batının bundan büyük endişe duyduğu söyleniyor. Böyle bir şeyin gerçekleşmesi halinde eyleme maruz kalanlar zarar görür ama misillemesi İslam dünyası için eşi görülmemiş bir felaket olur.

Analizlerimin etkiye değil tepkiye dayalı olduğunu, yapılacak bir eylemin faillerinden, ifade edilen amaçlarından daha önemli olanın yaratacağı sonuçlar ve teröre maruz kalanların tepkileri olduğunu söylerim. Bu yaklaşım biçimim sert eleştiriler alır ve teröristin kabahatlerini örtmeye yaradığı söylenir. Oysa ben sonuçları değerlendirerek eylemin kimin işine yarayacağını ve bunun siyasi bir projenin parçası olup almadığını ararım.

Pakistan’da Butto’un öldürülmesinin yaratacağı sonuçlar iki açıdan değerlendirilebilir. Birisi ve en önemlisi Pakistan’daki yeni yönetimin nasıl şekilleneceği ve buna bağlı olarak radikal İslam’ın akıbetinin ne olacağıdır. Pakistan’da bir ara rejimin oluşması ve bunun radikal İslam’la mücadele etmesi beklenir. Bu mücadele sürecinde, ilk aşamada, bir Sünni-Şii çatışması olsa bile bu kısa zamanda önemini yitirir. Çünkü İran’a yönelik politikanın din eksenli değil etnik farklılıklara göre şekillendirilmesi daha büyük bir ihtimaldir. Mezhep farklılığı üzerine inşa edilen bir çatışma İran’ı güçlendirir ve tüm Şiiler İran safında yer alır. Oysa etnik farklılık İran’ı yalnızlaştırır. Bu nedenle bölgede İran’a karşı bir Şii kuşağının oluşturulacağı düşüncesini şüpheyle karşılıyorum.

Bu konuda bir de formülüm var: Terörü terörist yapar ama kararı siyasi güç odakları verir. Terörizm bir işletme gibidir. Patron yapacağı işe göre eleman alır. Bu geçmişte komünist idi şimdi işin niteliğine göre İslamcı. oldu. Ancak patron faaliyet alanını değiştiriyor ve İslamcı teröristler işsiz kalacak.

Star Gazete Online

Tarih Bülteni

23 Aralık 2007 Pazar

Sınırlar


Değiştir
Mahir KAYNAK


Sınırın anlamı baktığınız yere göre değişir. Sizin açınızdan sınır kazandığınız, size ait olan bir alanı belirlerken diğerleri için hapsedildiğiniz bir toprak parçasıdır. Yani sınır birbirine zıt iki kavramın tek bir kelime ile ifadesidir. Bir yandan özgür olduğunuz alanı tanımlarken diğer yandan size yasak olanları belirler.

Siyasetin çizdiği sınırlar insanlar için anlamsız hale gelebilir. Yaşadığınız bir aşk, bir dostluk, bilim, sanat ya da edebiyat sizi bu sınırların dışına taşır. Kendinizi sizden sayılmayanların yanında bulabilirsiniz. Ya da aynı siyasi sınırlar içinde yaşadığınız insanlarla yabancılaşır, büyük bir yalnızlık hissedebilirsiniz.

Sınırların kaderi sürekli değişmektir. Herkes onu ebediyen yaşatmaya uğraşır ama başarısız olmaları kesin olan şey de bu amaçlarıdır. Çünkü sınırın nasıl belirlendiği sorusunun iki cevabı vardır ve bunlar birbiriyle çelişir. Bazıları kendilerini farklı hissedenlerin ayrıştığını ve aralarına sınır koyduklarını söylerken diğerleri sınırları gücün belirlediğini ve bu ayrışmanın insanları farklılaştırdığını söyler. Yani sebep sonuç ilişkisi birbirinin zıddıdır. Mesela bugün Suriyeli ya da Iraklı gibi kavramlar vardır. Bu halkları siyaset bizden ayırdığı için mi farklılaştılar yoksa önce farklılaşıp sonra mı bizden ayrıldılar sorusunun cevabı belirsizdir.

Sözlerim geçmişi yeniden ihya etme arzusu taşımaz. Tarih benzer değişmelerle oluşur ve sonuçları geçmişe duyulan özlemle değiştirilemez. Sadece bin yıldır beraber yaşıyoruz, kız aldık kız verdik sözlerinin belirleyici olmadığına işaret etmek istiyorum. Eğer güce dayanan siyaset bir sınır çizerse bunun iki tarafında kalanlar, kardeş olsalar bile, birbiriyle yabancılaşır. Sınır çizmeden önce insanları birbiriyle yabancılaştırmak, belirleyici olmasa bile, bu sürece yardımcı olur.

Tüm dünyada ve özellikle bölgemizde sınırların değişeceği söylenirken ve bunu ifade edenlerin gerekli güce sahip oldukları göz önünde tutulursa yapacağımız şey önce siyasetin yönünü tespit etmek, sonra bunun hazırlıklarında rol oynamaktır.

Haritalarda gördüğümüz siyasi sınırlar çok anlamlı değildir. Egemenlik ancak bunu kullanabilen için vardır. Bu da dünyada yapacağınız şeyin, söyleyecek sözünüzün olmasına bağlıdır. Ülkemiz, bu açıdan bakıldığında, daha dar sınırlar içine hapsedilmesi gereken konumda değildir ama bu potansiyeli kullanmasının önünde iç siyasetten kaynaklanan engeller vardır.

En büyük engel şartlar değiştiği halde dünya görüşünü değiştirmemek ve yeni şartların gerektirdiği tavrı sergileyememektir. Var olanı koruma iç güdüsü kaybetmekle sonuçlanabilir.

Varlığımız eğer bir anlam taşıyorsa, ona vereceğimiz şeyler varsa dünya bizi sırtına taşımaya razı olur. Aksi halde bir kenara atar. Bu kadar çok şeyi varken bir kenara atılırsak kimseyi suçlamayıp kendimize bakmamız gerekir. Sürekli ne alırım demek yerine ne verebilirim sorusuna da cevap aramalıyız.

Star Gazete Online

Tarih Bülteni

9 Aralık 2007 Pazar

Yüzünü dönmek


Değiştir
Mahir KAYNAK


21 Aralık gününü severim. Kışın ortasında olmamıza, gündüzün başlayıp bitmesi arasındaki zamanın kısalığına, çilesinin zevkinden çok olmasına rağmen o gün benim için bir dönüm noktasıdır ve yüzümün bahara çevrildiğini, güzel havalara yaklaşmaya başladığımı hissederim Benim için yaşadığım an değil yöneldiğim yer önemlidir.

Bugünlerde ülkemiz sıkıntılı bir dönemden geçiyor, ayrıca çevremizdeki şartlar ciddi sorunlarla karşılaşmamız ihtimalini artırıyor. Dünya üzerindeki yeniden yapılanmanın odağında olduğumuz söylenebilir. Ama ben, ülkem için, bir 21 Aralık gününü yaşadığımızı hissediyorum. Karanlık aydınlığa meydan okuyor, sokaklar çileli, bahar ve yazın getirdiği meyveler yok ama yüzümüz daha aydınlık günlere çevrili.

Mevsim değişiklikleri insanı hasta eder, eğer tedbirli davranılmazsa ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşılır. Ülkemiz yüzünü bahara çevirirken değişimin sıkıntılarıyla karşı karşıya. Dinin kitleleri yönlendiren önemli bir etken olduğu anlaşıldı ve siyasette bugüne kadar olmadık biçimde rol oynamaya başladı. Toplumumuzu tornadan çıkmışçasına homojen zannettiğimiz günler geride kaldı ve bir imparatorluk bakiyesi olan toplumumuzda farklı etnik ve kültürel grupların yaşadığını anladık. Kısa sürede gerçekleşen bu büyük değişim intibak zorlukları yaratıyor. Duyduğumuz huzursuzluk yeni konumumuzun iyi mi yoksa kötü mü olduğunu düşünmemizi engelliyor. Gerçi geçmişte farklı kimlik ve kişiliklerle yan yana yaşıyorduk ama Cumhuriyetten beri bambaşka bir algılamanın içindeyiz. Yanı başımızda bizimle aynı olduğunu düşündüğümüz insanlar yaşarken şimdi onların farklı yanları olduğunu görüyoruz. Sınırlarımızı bizi dış etkilerden koruyan bir duvar zannederken giderek bu duvar yıkılıyor ve dışarısı içeriye girerken biz de sınırlarla bağlı olmadığımızı ve dünyanın her yerinde, özellikle çevremizde konaklayabileceğimiz yerler olduğunu hissediyoruz.

İki arada bir derede kaldık. Kimileri yüzümüzün bahara döndüğünü düşünürken diğerleri ağır kış şartlarının tedirginliğini yaşıyor. Önemli olan nerede olduğumuzu doğru tespit etmek ve şartlara uygun davranmaktır.

Dünyadaki bir gelişmeye işaret etmek istiyorum. Yakın zamanlara kadar hakim söylem demokrasi, liberalleşme, özgürlükler iken giderek bunun değiştiğini ve güvenliğin ön plana çıktığını görüyoruz. Moda olan renkli devrimlere artık rastlanmıyor. Rusların askeri hazırlıkları, donanmasını Akdeniz’e çıkarması, nükleer silahlar konusundaki tartışmalar ilgi alanını değiştiriyor. Şu sorunun cevabı herkes için önemli: Bu değişim herhangi bir gücün kontrolünde olmayan ve bir stratejiyi ifade etmeyen gelişmeler midir yoksa iyi planlanmış ve başarıyla yürütülen bir proje midir? Ben düşüncemi söylersem komploculukla itham edilirim. Bu nedenle soru sormakla yetiniyorum.

Star Gazete Online

Tarih Bülteni

8 Aralık 2007 Cumartesi

Neyi nasıl yapmalı?


Değiştir
Mahir KAYNAK


Son günlerde türbanlıların sayısındaki artış tartışılıyor. Bu konu aslında AKP karşıtlarının düştükleri tuzağın da en önemli göstergesi. Siyasi tartışmayı din ve onun simgelerinde yapmak kazanılması zor bir mücadeleye girmekti ve bu yapıldı. CHP ve yandaşları için en doğru tavır bu konuyu yok saymak ve tartışmayı ekonomi, dış politika, işsizlik gibi alanlara taşımaktı ama onlar bu konularda kazanacakları mücadelenin türbanı da etkileyeceğini hesaplamadılar ve tam tersi bir sonuç ortaya çıktı. Türban konusundaki kayıpları diğer konularda da başarısızlıklarının simgesi oldu. Oysa bir mücadelede ön plana çıkarılan konu neyse başarının tümü de bu konudaki performansa göre değerlendirilir. Öyleyse akıllı bir oyuncu mücadeleyi karşı tarafın güçlü olduğu alanda kabul etmez. Düelloda en iyi kullanılan silahı seçmek ayakta kalmanın ilk şartıdır. AKP’nin rakipleri onun silahıyla düelloyu kabul ettiler ve yenildiler. Dindarlık ve laiklik tartışması ve bunun cumhuriyet, onun temel ilkeleri ve önderleriyle ilişkilendirilmesi sadece onu kullananların kaybetmesiyle sonuçlanmadı, kullanılan değerlerin de harcanması sonucunu doğurdu. CHP’nin işgal ettiği siyasi alan bir boşluğa dönüştü.

Siyasette oluşan muhalefet boşluğunu geçmişte merkez sağı temsil etmiş partilerin doldurması düşünüldü. Böylece laiklik dindarlık eksenindeki zıtlık anlamını kaybedecekti. Ancak bu düşünce alternatif bir politika üretmek biçiminde değil mevcut partileri ele geçirmek gibi sonuçsuz kalmaya mahkum bir çabadan öteye gidemedi. Lider ve yönetici adaylarının projelerinden söz edilmiyor sadece kişilikleri değerlendirme konusu yapılıyordu. Kır atı şaha kaldırma sloganı kimsenin zihninde somut bir politikaya dönüşmedi.

Türkiye’de bir muhalefet boşluğu olduğu açıkça görülüyor. Muhalefet görevini üstlenenler günlük polemiklerin ötesinde bir söyleme sahip değil. Farklı düşünceler davranış, görüntü ve şekli üzerinde. Mesela bir kanunun onaylanması için geçen zamanın kısalığı, karşılama törenleri ya da sosyal etkinliklerde takınılan tavırlar en önemli tartışma konusu. Dış politika ve güvenlik sorunları üzerindeki tartışmalar tutarlı bir model üzerinde değil ayrıntılarda yapılıyor.

Güçlü bir muhalefetin eksikliği iktidarlar açısından da ciddi bir sorundur. Ülkenin temel meselelerinde ve hedeflerinde uzlaşan ama bunu gerçekleştirmek için farklı metotlar öneren bir iktidar muhalefet ikilisi büyük değişimlerin yaşandığı günümüzde en önemli gücümüz olabilir. Bunun varlığı ya da yokluğu tarafların ne yapılması gerektiğini tartışması, nasıl yapıldığını ikincil bir mesele olarak görmelerinden anlaşılır. Oysa ne yapılması gerektiğinden söz eden bile yok, nasıl yapılmalı sorusu, bu soru da dahil, hepsinin üzerinde. Başınızın kapalı ya da açık olması önemli değil, ne yaptığınıza bakarım diyebilecek miyiz?. Ya da işini iyi yapan bir bürokratın dindar olup olmamasıyla ilgilenmemeyi becerebilecek miyiz?

Star Gazete Online

Tarih Bülteni

18 Kasım 2007 Pazar

Bireysel alan


Değiştir
Mahir KAYNAK


Bazı insanların ya da örgütlerin zararlı sayılan sözleri ve talepleri nasıl karşılanmalıdır? Bunların susturulması zararların önlenmesi için gerekli ve yeterli midir?

Biz bu gibi davranışlara mikrop muamelesi yaparız ve yok edilmezlerse kolayca üreyeceklerini düşünürüz. Çoğumuz bu beyanlardan söz ederek ülkemizin nasıl bir tehdit ve tehlike altında olduğunu söyleriz.

Bir projenin tehlike haline gelmesi için iki şartın gerçekleşmesi gerekir. Birincisi söz konusu projenin büyük bir halk desteği sağlaması ikincisi uluslararası konjonktürün bu projeye sıcak bakmasıdır. Bunlar olmadan söylenen sözler uçup gitmeye mahkumdur. Tersine bu iki şart oluşmuşsa projenin açıkça ifade edilmesine bile gerek yoktur ve sonuç mutlaka alınır.

Bugün ülkemizde federalizmi ya da bölgesel özerkliği gerektiren şartlar yoktur ve bu gibi taleplerin gerçekleşmesi söz konusu bile değildir. Ne onu yasalaştıracak bir meclis vardır ne de kitlesel bir talepten edilebilir. Zaten bunu talep edenler de Kürt sorununun ancak bu şekilde çözüleceğini ve terörün önlenebileceğini söyleyerek şantaja başvurmaktadır.

Terör konusunda en ciddi hatamız sadece terörü gerçekleştirenlerle uğraşıp ortamı hazırlayanları göz ardı etmemiz hatta bu ortamı hazırlayanları terör karşıtı zannetmemizdir. Oysa terör odaklarının ileri sürdüğü olumsuzlukları genelleştiren ve bir anlamda ona meşruiyet kazandıran aşırı korumacılık ve hassasiyettir.

Türkiye önce kendisini tanımlamalı, soya ve inanca dayanan bir devlet olmadığını açıkça anlatmalıdır. Yani herhangi bir soydan gelmenin ya da bir inanca sahip olmanın ne imtiyaz ne de dışlanma sebebi olmadığını göstermelidir. Böyle bir ülkenin Kürt kimliğini yasalarla himaye etmesine gerek yoktur. Zaten her kimlik yasalarla güvence altındadır ve her birini ayrıca zikretmeye gerek kalmamıştır.

İnsanların güvenilirliği ve sadakati kimliğine göre değil bireysel davranışlarına göre belirlenir. Bireyin ana dili korunur ama resmi dil kanunlarla ve usulüne uygun olarak belirlenir.

Bir ülkenin birliği ve bütünlüğü sadece kanunlarla sağlanamaz. Eğer bir mücadeleye girer ve kaybederseniz öngördüğünüz bütün şartlar var olsa bile parçalanırsınız. Doğu ve Batı Almanya, Kuzey ve Güney Kore bir bütün olmanın tüm şartlarına sahipti ama ayrıştılar. İç dinamiklerin ülkeyi bölünmeye götürdüğüne sıkça rastlanmaz ya da dış müdahaleler iç şartlar gibi gösterilir. Bir ipin kopması için iki tarafından da bir çekenin olması gerekir. Eğer siz de ipin bir yanından tutarsanız kopmanın bir aracı haline gelirsiniz. Bugün ipin her iki ucundan da tutanlar varken ve tüm güçleriyle asılırken eğer ip kopmuyorsa sebebi sağlamlığıdır.

Benim formülüm sade ve basittir: Farklılıklar bireyseldir ve onu kitleselmiş gibi göstermek, grup haklılığı ve haksızlığı yaratmak yanlıştır ve bu yanlışlık sadece içinde bulunduğumuz şartlarda değil her zaman geçerlidir. Vazoyu yere düşürürseniz parçalanır küçük çentikler ise onarılabilir.

Star Gazete Online

Tarih Bülteni

6 Kasım 2007 Salı

İlginç gelişmeler


Değiştir
"Genel görünümü şöyle özetleyebiliriz: Bir yanda PKK, diğer yanda ABD, Türkiye, Kuzey Irak yönetimi ve Irak yönetimi var. Çünkü bunlar kaçırılan askerlerin serbest bırakılmasında rol aldılar. Ayrıca DTP milletvekillerinin aracılık yapması onların PKK ile ilişkileri olduğunu açıkça gösteriyor. "







PKK’nın Dağlıca’da gerçekleştirdiği baskın, arkasında bir çok sorular bırakmıştı. Kamuoyu büyük bir militan grubunun nasıl fark edilmediğini, askeri birlikle neden iletişimin koptuğunu sorguluyordu. Bu sorular baskının PKK dışında gerçekleştirilmiş olabileceği şüphesini doğuruyordu. Kaçırılan askerlerin serbest bırakılması eylemin PKK’nın eseri olduğunu gösteriyor ve bir çok soruya cevap veriyordu ama önümüze de garip bir tablo çıkarıyordu. Terör örgütüyle kolayca irtibat kurulabiliyor, müzakereler yapılabiliyor ya da direktif verilebiliyordu. Basının karargahına rahatlıkla girebildiği, militanlarıyla görüştüğü, bir kriz anında hemen ilişki kurulabilen bir terör örgütü karşısındaydık. Elimizi uzatsak değebileceğimiz bu örgüte karşı dünyanın en büyük gücü sayılan ABD ve bölgesinde etkili olan Türkiye birlikte çare arıyor, liderler bir araya geliyordu.

Genel görünümü şöyle özetleyebiliriz: Bir yanda PKK, diğer yanda ABD, Türkiye, Kuzey Irak yönetimi ve Irak yönetimi var. Çünkü bunlar kaçırılan askerlerin serbest bırakılmasında rol aldılar. Ayrıca DTP milletvekillerinin aracılık yapması onların PKK ile ilişkileri olduğunu açıkça gösteriyor.

Bunların hepsi gördüğümüz şeyler ve bunlara dayanarak analiz yapmamız gerekiyor ama akla uygun bir manzarayla karşılaştığımız söylenemez. Irak’ın geleceği ve Türkiye’nin bu gelişmedeki rolü belirlenirken PKK gibi yarı açık bir örgütün anahtar rolü oynaması kolay kabul edilebilecek gibi görünmüyor.

Sıkça sorduğum bir soruyu tekrarlamak istiyorum: Bıçak kemiğe dayandığı için mi Kuzey Irak’a bir operasyon yapmak istiyoruz yoksa bu operasyonun zamanı geldiği için mi bıçağı kemiğimize dayadılar? Şimdi tartışılan konu bu operasyonun sınırlarının ve biçiminin ne olacağı mı? Kuzey Irak’taki yapılanma ile ülkemizin ilişkileri ve İran’a yönelik muhtemel ABD operasyonunda bizden ne isteyecekleri, buna karşılık Irak’ta verilecek ödünler mi tartışılıyor?

Bu, olaylar bizi bir yere mi götürüyor yoksa gidilecek yer önceden belirlenip olaylar buna uygun biçimde mi gerçekleştiriliyor tartışmasının bugünkü hali mi? Geleceği planlamayı komploculuk sayanlar için bunlar öngörülmeyen gelişmeler ve herkes bahtına ne çıkarsa ona razı olmak zorunda.

Genel eğilim her olayda önce failleri ve onları eyleme yönelten sebepleri bulmak ve sonuçları bununla açıklamak biçiminde. Ben tam tersi bir yol izliyor ve sonuçlardan hareketle gerilere, yani sebeplere ve faillere gidiyorum. Metodumun zayıf yanının önceden planlanmayan hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğini kabul etmem olduğunu biliyorum ve bu zaafı sonuçları, olayların taraflarının politikalarıyla uygunluğunu kontrol ederek gidermeye çalışıyorum. Yani formülümde her zaman bir şans faktörüne yer veriyorum.

Sonuç olarak Kuzey Irak’ta bulunmamız gerekiyor, sınırlı bir operasyon yapacağız. Ancak ABD’nin İran’a yapması muhtemel operasyon iç politikada ayrışmalara neden olacak gibi görünüyor.

Tarih Bülteni

4 Kasım 2007 Pazar

Sözle yönetilmek


Değiştir


Yöneticilerimiz ve medyamız, ellerinde mercek, diğerlerinin ne söylediğini inceliyor ve buna göre tavırlarını belirliyor. Kimin PKK’yı kollayan bir söz söylediğine, Ermeni tasarısı için ne dediğine bakıyoruz ve tepkimiz dile getiriyoruz. Aslında sadece tepki göstermekle kalmıyor politikamızı da buna göre belirliyoruz. Ben karşımızdakilerin yerinde olsaydım bir demeç bürosu kurar, Türkiye’nin nasıl davranmasını istiyorsam ona göre demeçler hazırlatırdım. Barzani PKK’ ya terörist demiyorsa düşman listesine dahil ediliyor ve ona karşı da harekete geçilmesi isteniyordu. Oysa birisi çıkıp PKK’yı tasfiye etse Barzani bunu şölenlerle kutlar, bir rakibinden kurtulduğu için şükreder ama dışarı çıkıp PKK’nın arkasından övgüler dizerdi. Böylece bu örgütün kılıç artıklarını safına katar ve diğer rakiplerine karşı kullanırdı.

Çelişkiden rahatsız olmuyoruz. İnsanların bireysel çıkarlarını en üst düzeye çıkarmak istediklerini bir doğa kanunu kabul ediyor ama Kürt kimliği üzerinden politika yapanların, bireysel çıkarları için değil ait oldukları grubun maddi olmayan hedefleri için uğraştığını, yanlış ya da doğru, bir ideal için mücadele ettiğini düşünüyoruz.

Siyasetçilerimiz ülkenin bir hedefe ulaşması için değil, kendilerinin bir yere gelmesi için uğraşıyor. Başarı bir şey yapmakla değil, bir şey olmakla ölçülüyor. Bunu bilenler halkı yönlendirecek eylemler yapıyor, medya bunları büyüterek yansıtıyor ve yönetenler konumlarını korumak için halkın bu tepkisini devlet politikası haline getiriyor.

Oysa farklı bir yol da izlenebilir. Sözün gelişi biz de bir karşı demeç bürosu kurar ve bizi nereye götürmek istediklerini tespit eder ama politikamızı bunların dışında ve onların gerçek hedeflerini tespit ederek oluşturabiliriz. Sıradan insanlar sokakta kendisine küfredene tepki gösterir ve karşılık verir. Devletin de kendisi gibi davranmasını bekler ve en azından daha okkalı bir küfürle karşılık verilmesini bekler. Oysa devlet sokakta dolaşmamaktadır ve her etkiye tepki göstermenin gerekmediğini bilmelidir.

Devlette bir makama gelmek bireysel bir başarı değildir ve buraya gelenler en yetenekliler olmayabilir ama şartlara göre, en uygun kişi seçilir. Yerini koruma endişesi bu insanlar için en kötü davranış biçimidir. O da, günün gereklerine göre, en uygunun kendisi olmadığını düşünebilmeli ve başka birinin göreve gelmesi için çaba sarf etmelidir.

Nasıl davranacağımızı sözlere değil karşımızdakilerin hedeflerine göre belirlememiz gerekir. Onlar hedeflerine ulaşmak için bizim davranışlarımızı etkileyecek ve belirleyecek sözler söylerler. Biz bunlara cevap sayılacak şeyler yaparız ama hiçbir zaman karşımızdakinin zaten bunu hedeflediğini düşünmeyiz. Mücadele ettiğimiz zannederken onun politikasının bir aracı konumuna düşeriz. Şu sıralarda herkes PKK’nın tasfiyesi sonrasında onu destekleyenleri ya da sempati duyanları kontrolüne almaya çalışıyor. Bizi onların tek hasmı haline getirip kendilerini aslında onlara hasmı olmadığını ama Türkiye’nin ısrarlaryla sonuca katlandıkları intibaını yaratıyorlar. Ülkemizdeki ve Kuzey Irak’taki aşiretlerin görünüşteki PKK sempatisinin nedeni budur. Gerçekte duydukları şey sempati değil nefrettir.

Star Gazete Online



Tarih Bülteni

3 Kasım 2007 Cumartesi

Kim kazanıyor?


Değiştir


ABD doları değer kaybediyor. Paranın değer kaybetmesini olumsuz bir gelişme sayanlar ABD ekonomisinin kötüye gittiğini düşünüyor. Oysa Dolar değer kaybettikçe ABD’nin yükümlülükleri de değer kaybediyor ve herhangi bir ödeme yapmadan ABD’nin borçları azalıyor. Mesela birkaç yıl önce ABD’nde 100 Euro yatırım yapan bir kimse şimdi ancak 60 Eurosunu geri alabiliyor. Bunlar hesaplanmış rakamlar değildir ve sadece eğilimi göstermek açısından verilmiştir.

Türkiye’deki yüksek faizler ve Liranın değer kazanması yabancı yatırımcıların kazançlarını yüzde otuzlara kadar çıkarıyor ve bu hesap kağıt üzerinde doğrudur. Yani Türkiye’ye yatırım yapan birinin yüz Doları sene sonunda yüz otuz Liraya çıkabiliyor.

Ancak kağıt üzerindeki bu kazancın fiilen elde edilmesi mümkün değil. Bir kişi bu servetini dışarı çıkarabilir ama bu bir eğilim haline dönüşürse ve dışarıya kaçış başlarsa, döviz fiyatları büyük ölçüde artacağı için, herkes ilk yatırdığı parayı bile alamayabilir.

İnsanlar kağıt üzerinde büyük servetler kazanıyor ya da kaybediyor. Ama olayın beni ilgilendiren yanı başka. Şu sorulara cevap arıyorum: Bu gelişmeler piyasa dinamiklerinin bir sonucu mu yoksa bir odağın politikası mı? Eğer dünyadaki ekonomik ilişkiler yeniden belirlenecekse yeni ilişkiler nasıl şekillenecek? Ekonomideki bu değişimin siyasete yansıması nasıl olacak?

Bunları düşünürken Rusya, Çin ve İran’ın, borçlarını ödemesi için, Ülkemize libor artı 0,5 faizle borç vermeye hazır olduğunu okuyorum. Haberin ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum ama modelime uyuyor. Buna gerek kalmayacağını ve eğer bir boşluk doğarsa ve küresel sermaye ülkemizi terk ederse bunun Körfez ülkelerinde biriken petrol paralarıyla doldurulacağını düşünüyorum. Siyaset ve ekonomi iç içe geçmiş durumda ve hem siyasette hem de ekonomide yeni bir modele doğru gidiliyor.

Herkesin ülkemizin en önemli sorununun PKK olduğunu ve bunun bölgenin yapılanmasında birinci derecede rol oynayacağını düşünürken benim bunları hiç önemsememem ve parasal akımların yönüne bakarak dünyayı anlamaya çalışmam garipsenebilir. Bununla yetinmiyorum paranın yönünü de siyaseti değerlendirerek tahmine çalışıyorum. Yani bunların birbirlerini karşılıklı etkilediğini, daha doğrusu aynı projenin parçaları olduğunu düşünüyorum.

Bunlar eski bir tartışmayı tazeleyebilir. Dünya bazı odakların projelerine göre mi şekilleniyor yoksa herkes kendi hesaplarına göre hareket ediyor ve sonuç bunların bileşkesinden mi oluşuyor? Dünyanın bazı akıllar tarafından yönetildiğini düşünenler komplo teoricisi sayılıyor, herkesin bağımsız iradesiyle hareket ettiğini ve sonucun bu davranışların toplamının belirlediğini söyleyenlere demokrat deniyor.

Demokratlar gibi düşünürsem de kendimi aldatılmış hissediyorum. O zaman El-Kaidenin eylemlerinin dünyayı değiştiren müdahalelerin tetikleyicisi olduğunu, Irak’ın işgalinin bu ülkeye demokrasi getirmek için yapıldığını, Türkiye’ye akan yabancı sermayenin, hiçbir politik hesaba dayanmadan, sadece kar amacıyla geldiğini kabul etmem gerekiyor.

Şu sorunun cevabı, en azından benim için, çok zor: Ne yapılacağını halk mı belirliyor? Yoksa bazı akil adamların kararlarıyla mı dünya yönetiliyor?

Star Gazete Online



Tarih Bülteni

27 Ekim 2007 Cumartesi

Yeni aşama


Değiştir
Mahir KAYNAK

Bölgemizdeki düzenlemelerin odağına Türkiye yerleşmiş durumda. Önümüzdeki günlerin en sıcak gelişmeleri ülkemizi yakından ilgilendirecek gibi görünüyor. Yeni durumun Kürtleri nasıl etkileyeceğini irdelemek istiyorum.

Kürt önderleri ciddi bir yanılgı içindeydiler. Hem Avrupa ülkelerinin hem de ABD’nin onları desteklediğini düşünüyorlardı. Herkes bölgedeki Kürt halkının sorun saydığı şeyleri çözmek için seferber olmuşlardı ve bunu demokrasi adına yapıyorlardı. Bazı Kürtler buna inandılar diğerleri işlerine geldiği için bu söylemin aracısı oldular.

Oysa dünyanın gündemindeki sorunlar çok farklıydı ve Türkiye’nin konumunun ve rolünün ne olacağı belirleniyordu. Kürtler Türkiye’ye yönelik bir manivela olarak kullanıldıklarını, kimsenin onların sorunlarıyla ilgilenmediğini fark edemediler.

Kürt önderleri tatlı bir rüyanın zevkini yaşıyordu. Birileri yerin altında petrolü çıkaracak, bunları pazarlayacak ve elde edilen gelirin de kendilerini refah içinde yaşatacak bir bölümünü onlara verecekti. Petrol üreten Arap ülkelerinin yaşamına benzer bir gelecek düşlüyorlardı. Bu zenginliğin çok uzak olmayan bir gelecekte sona ereceğini düşünseler bile önümüzdeki sürenin onları zengin edeceğini ve petrolün değersiz ya da yetersiz olduğu zaman zengin bir ülkeye giderek birikimlerini kullanacaklarını düşünüyorlardı. Zaten Arap yöneticileri de aynı hesabın içinde değiller miydi? Arkalarında hiçbir şey üretmeyen ve bu yüzden sefaletten başka bir geleceği olmayan halk kalacaktı. Bu Yaradanın takdiri idi. Yöneticiler imtiyazlı doğmuş ve ağa, şeyh gibi üst tabakanın soyundan gelmişlerdi. Böyle olmayan bir Kürt önderi tanıdınız mı?

Bunlara göre dünyadaki tek sorun Kürt sorunuydu ve bu çözülürse barış ve mutluluk gelecekti. Aslında böyle düşünmelerinde aykırı bir durum yoktu. Çevrelerindeki insanların sorunlarıyla benzeşiyordu ve başörtüsünü giymek ya da çıkarmak her işin önünde görülüyordu. Onlar da bu sorun çözülürse dünyanın güllük gülistanlık olacağını düşünüyordu. Güzel rüyaların en kötü yanı uyanmaktır. Türkiye belli bir çizgiye gelince kullanılan manivelaların değeri kalmadı. Yeni çizgimiz ülkede farklı etnik grupların varlığını kabul etmek, dinin rolünü önemsemek ve dindar eğilimlere yaşam şansı vermek olarak özetlenebilirdi. Yani değişim herkesin zannettiğinden farklı bir yöndeydi. Türkiye’yi bölerek küçültmeyi düşünenler kaybetmiş, ideolojisinin değişmesi gerektiğini söyleyenler kazanmıştı. Yeni dönemin özelliklerini şöyle özetleyebiliriz: Kürtleri destekleyen ABD’nin yönetim modeli doğuştan gelen imtiyazları olan bir yönetici seçkini desteklemek biçiminde değildir. Bu model İngiltere tarafından kullanılmış ama artık işlevini yitirmiştir. ABD’nin yönetim modeli halk eğilimlerini kontrol eden mekanizmaları, yani medya ve eğitim kurumlarını kontrol altına alarak yönetime istediğini seçtirmektir. Buna demokrasi der ama onun istediği iktidara gelir.

Bu nedenle ABD’nin Kuzey Irak’taki feodal önderlere dayanan bir yönetime güvenmeyeceğini ve bunun, halkı kontrol eden başkaları tarafından bertaraf edilebileceğini düşünür ve böyle bir yönetimi kendisi kurar.

Tarih Bülteni

23 Ekim 2007 Salı

Ne olabilir ?


Değiştir


Ülkemiz PKK terörünün sürüklediği bir yöne doğru ilerliyor. Endişemiz Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin kurulması ve bunun ülkemiz topraklarından bir parça koparması. Öyleyse ilk yapacağımız şey böyle bir oluşumun hangi şartlarda gerçekleşeceğini ve buna kimin karar vereceğini tespit etmek olmalıdır.

Böyle bir devlet ne PKK ne de Irak’taki Kürt varlığı tarafından gerçekleştirilemez. Etrafı hasım güçler tarafından çevrilen bu yapı ne güvenliğini sağlayabilir ne de ekonomisini ayakta tutabilir. Böyle bir devletin çok güçlü bir desteğe ihtiyacı vardır ve bu destek uluslararası alanda etkili olmalıdır.

İlk akla gelen bu desteğin ABD tarafından sağlanacağı, zaten fiili durumun bu yönde olduğudur. ABD, Irak’ı işgalinden beri, Bir Kürt devletinin kurulması için gayret etmekte, PKK’ya sağladığı destek ve himayeyle projesinin Türkiye’ye doğru yayılmasını sağlamaya çalışmaktadır . Yaygın olan bu kanaat ciddi çelişkiler içermektedir. ABD, böyle bir devletin kurulmasını gerçekleştirebilir ama onu yaşatamaz. Türkiye hemen karşı safta yerini alır, İran zaten karşı olacaktır. Kendilerinden koparılan bir parça üzerine kurulan bu devlete Araplar’ın yakın olması hele Güney Irak’taki Şii Araplar’ın bu oluşuma destek olması beklenemez. Ayrıca A BD’nin bu davranışı bölgede geri dönülmez bir ABD aleyhtarlığı yaratır ve ABD bin kaybedip bir bile kazanamaz.

Böyle bir projenin gerçekleşmesinin temel şartı uluslararası desteğe güçlü bir bölgesel desteğin eklenmesidir ve bu konuda sadece iki aday vardır. Bu devleti İran ve Türkiye dışında herhangi bir güç ayakta tutamaz. ABD’nin İran’la işbirliği içinde olması bugünkü şartlarda beklenemez. Ancak T ürkiye hem kuruluş aşamasında hem de yaşam süresince böyle bir oluşumun önünü açabilir.

Çelişki burada yaşanmaktadır. Türkiye hem ABD’nin bölgedeki varlığı hem de kurulması düşünülen Kürt devleti açısından vazgeçilmez konumdadır ama PKK Türkiye ile çatışmakta, ABD’nin PKK’yı himaye ettiği yönündeki güçlü kanaat Türkiye ile ABD’yi birbirinden uzaklaştırmaktadır.

Bu şartlar altında Bir Kürt devleti nasıl kurulur ve bu kimin tarafından himaye edilir sorusuna cevap aramalıyız. Bu konuda şöyle bir senaryo yazılabilir: PKK’nın eylemleri nedeniyle Türkiye’nin Kuzey Irak’a yapacağı bir operasyon, yapılacak provokasyonlarla bir Türk-Kürt çatışmasına dönüştürülür. Bu çatışmada Türkiye’nin yaptığı her eylem Kürtlere yönelik bir soykırım olarak dünya kamuoyuna yansıtılır. Zaten Ermeni soykırımı iddialarıyla herkes bunu kabule hazır hale getirilmiştir.

Bölgeye uluslararası bir müdahalenin alt yapısı hazırlandığı için böyle bir kararın çıkarılması kolaydır ve kurulacak devlet böylece uluslararası gücün himayesinde hayata geçirilir.

Bu proje ABD dışındaki güçlerin işine yarar ve ABD kabule mecbur kalır. Böyle bir projeyi engellemek elimizdedir ve şu anda şartlar lehimizedir. Tek yapacağımız şey bölgeye uluslararası bir müdahaleye zemin hazırlayacak şartları yaratmamaktır. Bu durumda ABD için bir risk unsuru haline dönüşen PKK’nın ABD tarafında feda edilmesi ve tasfiyesine yardımcı olması beklenebilir.

Tarih Bülteni

21 Ekim 2007 Pazar

Ermeni tasarısı


Değiştir


Ermenilerin soykırım iddialarını içeren tasarı ABD temsilciler Meclisindeki desteğini kaybediyor. Bu bile tasarının bir ilke sorunu olmadığını, politik amaçlarla kullanılan bir araç olduğunu göstermeye yeter. Bir kişinin, yeni hiçbir delil olmadan, bir olayı birbirine zıt biçimde değerlendirmesi ve buna göre tavır alması beklenemez.

Bu iddialar başından beri, geçmişte yaşananları irdelemek ve sorumlu gördükleri ülkemizi kınamak amacı taşımıyordu. Bu iddialarla ülkemiz, dünya kamuoyunda, soykırım yapmış olarak tanıtılacak ve hazırlanan senaryoda kullanılacaktı. Eğer Bir Türk-Kürt çatışması yaratılabilseydi Kürtlere soykırım uyguladığı iddia edilecek ve bunun herkes tarafından kolayca kabul edilmesi sağlanacaktı,

Başlangıçta Kürt sorunu ve bununla birlikte yürütülen soykırım iddialarının kaynağı bazı Avrupa ülkeleri oldu. Bu, ülkemiz için öngördükleri modelin bir gereğiydi.

Avrupa, ABD ve SSCB’den bağımsız bir güç olabilmek için enerji kaynaklarını kontrol etmesinin gerektiğinin bilincindeydi. Türkiye için farklı iki yol izlenebilirdi. Ya bir bütün olarak Avrupa’nın bir parçası haline getirilebilir ya da küçültülerek birliğe dahil edilebilirdi.

Başlangıçta Türkiye’nin tümüyle AB’ne dahil edilmesi düşünülüyordu. Ancak bunun önünde ciddi bir engel vardı. Bu, ABD’nin Türkiye’deki etkinliği ve bunu kaybetmemek için direnmesiydi.

Bu iki gücün, yani ABD ile Avrupa’nın, Türkiye üzerindeki nüfuz mücadelesi ülkemizdeki darbeleri gerçek sebebiydi. Ancak 1980 darbesi ABD’nin bu mücadelede ağır basmasının işareti oldu.

O günden sonra Avrupa yeni bir strateji geliştirdi. Ülkemizin doğu ve güneydoğusu ayrılacak, kurulacak devlet bölgede kontrol ettikleri devletler tarafından himaye edilecek ve küçülen Türkiye AB içine alınarak etkisi sınırlandırılmış olacaktı. Bölgede kontrol etmek istedikleri ülkeler İran ve Irak’tı.

ABD’nin karşı hamlesi gecikmedi. Irak işgal edildi İran işgal tehdidiyle karşılaştı. Avrupa için tek seçenek kalmıştı: İran’ı ABD etki alanının dışında tutmak ve Kürtler üzerinde nüfuz sağlamak.

ABD ile İran arasındaki gerginlik bu politikaya uygundu ama yeni bir aktör Avrupa’nın amacına ulaşmasını engelliyordu. ABD’den uzaklaşan bu ülke Rusya’ya doğru yelken açıyordu.

ABD, son olarak, Avrupa’nın Kürtler üzerindeki nüfuzunu kırmak için, PKK’yı kontrol etmeye karar verdi. Ancak örgütün Avrupa ile olan bağları devam ediyordu ve son günlerdeki eylemleriyle bir yandan ABD tarafından himaye edildiğine inanıldığı için ABD ile Türkiye arasında ciddi bir kopukluğa neden oluyordu.

Yapılacak tek şey kaldı. Eğer ABD PKK’yı tasfiye ederse Avrupa’nın Kürt bölgesindeki etkisini önemli ölçüde azaltmış olacaktı. Kendisini örgütten vazgeçmekle uğrayacağı kayıp daha azdı ve katlanılabilirdi. Artık, bölgede yapacağı harekatın kendisine bir zararı olmayacağı için, Türkiye’yi soykırım tehdidi altında tutmasının bir gereği de kalmadı. Sonuç olarak soykırım tasarısı rafa kaldırılacak, PKK’nın tasfiyesine yeşil ışık yakılacaktı. Bu hem Türkiye’nin ABD’den uzaklaşmasını engelleyecek hem de Avrupa’nın Kürtlerle bağı zayıflatılacaktı.

Tarih Bülteni

20 Ekim 2007 Cumartesi

Komplo yok!


Değiştir


Eski bir yazımın başlığını yeniden kullanıyorum. Çünkü yaşadığımız olaylara bazıları doğal bir süreç olarak bakarken gelişmeler bir projenin uygulanması olarak da yorumlanabiliyor.

11 Eylül’den beri birbiriyle zıt iki düşünce arasında bocalıyoruz. Bir yandan bu eylemin El-Kaidenin ABD’den intikam almak, onu cezalandırmak için yaptığı ve somut hiçbir siyasi hedefi olmadığı söyleniyor, diğer yandan tüm olanların ABD’nin Dünya ölçeğinde uygulamayı planladığı bir operasyonun gerekçesi olarak hazırlandığı iddia ediliyor. Yani bir taraf bir eylem yapıyor ve karşı taraf buna tepki gösteriyor. Bu zincirleme bir reaksiyona neden oluyor ve kimsenin önceden hesap etmediği, tarafların gücünü aşan sonuçlara yol açıyor ya da her şey bir projenin ürünü.

Ülkemizdeki gelişmeleri bardağı taşıran son damlayla açıklıyoruz. Öcalan yıllarca Suriye’de yaşıyor, eylemlerini buradan yönetiyor ama bir gün sabrımız taşıyor ve onun Suriye dışına çıkarılmasına sebep olacak girişimler yapıyoruz. Daha sonraki yaşananlar, yani Öcalan’ın Avrupa macerası, Kenya’ya sığınması ve yakalanması önceden hesaplanmayan bir süreç olarak görülüyor. Mesela ABD’nin PKK’yı kontrol etme gibi bir projesi bu olayları açıklamakta söz konusu edilmiyor.

Bugüne gelirsek PKK’nın eylemlerini artırdığını görüyoruz. Bunun amacını açıklamak çok zor değil. Mesela örgütün dağılmasını engellemek, militanlarının morallerini yükseltmek için yaptığını söyleriz ve buna kimse itiraz edemez. Ancak onun bu eylemleri bardağı taşıran son damla oluyor ve biz Kuzey Irak’a askeri bir müdahaleye karar veriyoruz.

Eğer bir gücün Türkiye’yi böyle bir karara yöneltmek için PKK adı altında ya da kontrol ettiği PKK unsurlarını kullanarak eylemler yaptırdığını ve amacının ülkemizi bu davranışa yönlendirmek olduğunu söylerseniz komplo teoricisi olursunuz ve sözleriniz ciddiye alınmaz.

Komplocu olmayan görüş dünyadaki gelişmelerin bazı kişi ve örgütlerin kendi inisiyatifleriyle gerçekleştirdikleri eylemler ve meşru yönetimlerin gösterdiği tepkilerin sonucu olduğunu söylüyor. Kimse önceden bir plan ve proje hazırlamıyor. Ülkeleri yönetenler her sabah kalkıp kötü insanların gece neler yaptığını öğreniyor ve gereken karşılığı veriyor.

PKK eylem yapıyor, halkımız büyük bir tepki gösteriyor ve hükümet halkın duygularına kayıtsız kalamadığı için sınır ötesi harekata karar veriyor. Olaylar bu kadar sade iken bazı komplo teoricileri bu girişimin artık kullanılmasına gerek kalmayan PKK’nın tasfiyesi amacını taşıdığını, Kürt bölgesinin yönetiminin feodallere bırakıldığını ve bunların burjuvalaşarak yeni yönetici zümreyi oluşturmasının planlandığını söylüyor.

ABD’ni dize getiriyoruz. Ermeni tasarısında geri adım atıyorlar, PKK’nın Irak dışında bir yere sürülmesini sağlıyorlar. Belki bizden bunlara karşılık bazı küçük talepleri olabilir ve Kuzey Irak’taki yönetime yumuşak davranmamız istenebilir. Ancak ne dünyada ne de bölgede tek bir güç egemen değil. Bizim sadece PKK ile yetinmeyip Barzani’ye karşı da tavır almamızı isteyenler neyi amaçlıyor? Ayrıca Barzani ve ailesi neden Türkiye’de yatırım yapıyorlar?

Tarih Bülteni

14 Ekim 2007 Pazar

Söylem ve eylem


Değiştir


Ermeni soykırım iddiaları ve artan terör nedeniyle hem halkın hem de yönetenlerin sert tepkiler gösterdiğini görüyoruz. Bunların nasıl bir sonuç yaratacağını ve sorunların çözümüne ne katkı sağlayacağını bekliyoruz?

Bu tepkilerin hiçbir işe yaramayacağını ve olayların akışını değiştirmeyeceğini düşünüyorum. Farklı bir tavır sergileseydik ve söylemlerimiz yumuşak ama alacağımız tedbirler olayların seyrini değiştirecek yönde olsaydı daha etkili bir politika izlemiş olmaz mıydık? Söylemlerimiz sert ama ülkenin temel politikaları aynı kalırsa karşı taraf bunu önemser mi yoksa kendi yolunda yürümeye devam mı eder?

Bir akar su gibiyiz. Yatağımızı değiştirmiyoruz ama arada sırada önümüze çıkan engel ve kayalar bizi köpürtüyor ve çağıldıyoruz. Ancak bu yataktan akan nehrin nereye varacağını herkes biliyor ve bir süre sonra durgunlaşıyor, bizi bekleyen denize doğru akıyoruz.

Ekonomik politikamız ve bağımlılıklarımız, dış ilişkilerimiz, güvenlik anlayışımız aynı kalıyor ama biz yolumuzu değiştirme tehdidini savuruyoruz. Karşı taraf da söze sözle cevap veriyor, geriye söylemlerimizin halkta yarattığı mutluluktan başka bir şey kalmıyor.

Oysa şu kuralı unutmamamız gerekir: Değişmeyen uzlaşır, uzlaşmayan değişir.

Dünyadaki büyük değişimin odağına doğru hızla yol alırken biz ne kavganın kiminle kimin arasında olduğunu ne de sebebini biliyoruz. Bu konuyu gerektiği şekilde irdelemediğimiz için gelişmelerin ülkemizi nasıl etkileyeceğini kestiremiyoruz. Mesela herkes ABD’nin PKK’yı desteklediğini söylüyor ama bunun hangi amaçla yapıldığını, ABD’nin bölge politikası içinde Kürt sorununun yerini kimse anlatamıyor.

Ermeni soykırımı iddiaları konusunda ABD Temsilciler Meclisi ile yönetim arasındaki yaklaşım farkının ABD dış politikasındaki bir bölünmüşlüğün ifadesi mi yoksa aynı hedef ulaşmak isteyenler arasındaki bir işbölümü mü olduğu bilinmiyor.

Eğer ABD ile aramızda, bölgeyle ilgili ve bize yönelik politikalarında ciddi bir farklılık varsa ve bu fark giderilemeyecek boyuttaysa kendimize alternatif bir yön çizmemiz ve her alanda yeni politikalar üretmemiz gerekir. Bugünkü gözlemlerimiz böyle bir ayrışmanın olmadığı ve tarafların tavırlarının taktik hamleler olduğu yönündedir.

Ancak genel çerçevede bir değişikliğe gidilmeden ayrıntılarda bazı düzenlemeler yapılması mümkündür. Bunun için tarafların, oyun oynamadan, Irak ve Kürt politikalarını açıklıkla tartışması ve bu konuda bir uzlaşmaya varılamazsa konumumuzu gözden geçireceğimiz söylenmesi gerekir.

Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Bugün taraflar, yüksek perdeden atıp tutarak, ya da hiçbir tutarlılığı olmayan tavırlar sergileyerek amaçlarına ulaşmak istiyorlar. Ben olsaydım bu yoğurdu başka türlü yerdim ve hiç sesimi yükseltmezdim. Davranışlarımla neye nasıl karşılık vereceğimi ve bunun temel bir politika değişikliğine dönüşeceğini ima ederdim. Ayrıca karşı tarafın taktiklerine gülümsemeyle cevap verir ve hala konuya geçip geçmemekte ısrarlı mısınız diye sorardım.

Tarih Bülteni

13 Ekim 2007 Cumartesi

Çok boyutlu savaş


Değiştir


Geçmişte ordular arasında yapılan, sonucu silahlı kuvvetlerin belirlediği savaş türü yerini, Çok Boyutlu Savaş olarak adlandırabileceğimiz bir çatışma biçimine terk ediyor. Irak’ta çok kanlı çatışmalar olmasına rağmen ABD askerleri bunların içinde pek fazla yer almıyor ve çatışmalar askerlerin dışında cereyan ediyor.

ABD’nin yeni savaş stratejisini şöyle tanımlayabiliriz: Silahlı kuvvetler ülkeyi tamamen kontrol edebilecek biçimde konuşlandırılıyor ve başka hiçbir gücün, kazansalar bile, kontrolü ele geçirmeleri mümkün olmuyor. Çatışmalar askerlerin dışında sivil halk ya da başka ülkelerden sağlanan paralı askerlerce yürütülüyor. İç güvenlik, askerler tarafından değil, özel güvenlik şirketlerince sağlanıyor.

Bu savaş türünün sağladığı büyük avantajları şöyle sıralayabiliriz: Çatışmalar hiçbir kurala bağlı olmadan, çatışmayı yönlendiren gücü suçlu konuma düşürmeden sürdürülebiliyor. Sivillere yönelik saldırıların hesabının sorulacağı herhangi bir kişi ya da kurumdan söz edilemiyor.

Bu savaş türünün sağladığı en büyük avantaj çok farklı ideoloji ve eğilimdeki kişi ya da grupların aynı sonucu sağlayacak biçimde kullanılmalarının mümkün olması. Yani Sünnilerle Şiiler birbiriyle savaşırken gerçekte bölünme hedefini gerçekleştirecek yönde ve aynı sonucu doğuracak biçimde hareket ediyorlar. Yani geçmişte tüm gayretler belli bir hedefe doğru yöneltilirken şimdi farklı güçlerin, hatta zıt kuvvetlerin bileşkesinin hedefe götürmesi planlanıyor. Savaşı yürüten güç ‘ Kim olursan ol, gel. Seni kullanacağımız bir yer bulunur.’ diyor. İdeolojik, dini eğilimler göz önünde tutuluyor ve biraz da parasal destek sağlanarak kişi ya da gruplar genel modelin içinde bir yere yerleştiriliyor. Savaşı yönlendiren güç çatışmayı bu gruplar arasında tutmayı başarır ve kendisine yönelmesini engelleyebilirse başarı şansı çok yüksektir.

Önümüzdeki dönemde ülkemiz bir çatışmaya girmek zorunda kalırsa aynı modelin kullanılması beklenmelidir. Yani çatışmanın bir tarafında, terörist, direnişçi, gerilla gibi adlar altında savaşacak gruplarla karşılaşacağız ama savaşı yürüten güç kesinlikle ön planda olmayacaktır.

Bu savaş türü yeni bir karşı koyma stratejisinin belirlenmesini gerektirir.Geleneksel yöntemlerle, yani silahlı kuvvetleri kullanarak, sorun çözülemez. Mesela silahlı kuvvetler çatışmaya sokulmamalıdır. Karşı tarafın stratejisine benzer bir biçimde silahlı kuvvetler çatışma bölgesindeki stratejik yerleri kontrol altına almalı, fiili çatışma ya benzer karşı örgütlenmelerle ya da özel olarak yetiştirilmiş birliklerle yapılmalıdır.

Bu çatışma türünde silahlı eylemlerin rolü sınırlıdır ve bu eylemlerin bile en önemli hedefi kitleleri belli bir yönde şartlandırmaktır. Şu anda kullanılan metot kitleleri din, ideoloji ve soy temelinde farklılaştırmak ve birbirine düşman haline getirmektir. Böyle durumlarda tartışmaları karşı tarafında belirlediği alanın dışına kaydırmak gerekir. Mesela bu tartışmaların yerine siyasi hedefler ön plana çıkarılabilir ya da aynı ideolojik tartışmalarda hedef saptırılarak düşmanlık karşı tarafa yöneltilebilir. Ama ilk iş bu mücadeleyi yürütecek bir devlet yapılanmasını oluşturmaktır.

Tarih Bülteni

7 Ekim 2007 Pazar

İhmal edilen


Değiştir
Mahir KAYNAK


Her dönemde ön planda tutulan konular vardır ve onun dışındaki her şeyin önemsiz olduğu düşünülür. Günümüzde özgülükler ve demokrasi başka hiçbir şeye yer bırakmayacak bir biçimde gündemi işgal ediyor. Karşı görüş amacını laik ideoloji ile sınırlı tutuyor. Taraflardan birinin kazanması, kendi açılarından, tüm sorunların çözüleceği anlamını taşıyor. Ne dünyadaki gelişmelerin sebepleri ve olası sonuçları ne de bunların örgütlü bir gücün projesi olup olmadığı kimseyi ilgilendirmiyor.

Din üzerinde baskı olduğunu, insanların inanç özgürlüğünün vazgeçilmez bir hak olduğunu ileri sürenler, haklılıkları yanında, bir oyunun parçası haline geldiklerini fark etmiyor. Sadece din özgürlüğünü savunurken dünyadaki diğer gelişmelerin dışında kalıyor ve oluşmakta olan yeni bir düzene razı görünüyorlar. Herkes var olan kurallarla oynuyor ama oyunun kurallarında köklü değişiklikler olacağını düşünmüyor.

Örgütlü bir güç yani devlet tarafından temsil edilmeyen kitlelerin, düşünceleri ne kadar doğru olursa olsun, günün birinde, sahip oldukları geçici özgürlükleri de kaybedeceklerini ve farklı bir yaşam biçimine mahkum olacaklarını algılayamıyor.

Yani sadece bireyi ön plana çıkarıp, bireysel özgürlüklerin teminatının onları koruyacak bir örgütün varlığına bağlı olduğunu göz ardı etmenin bu özgürlüklerin kaybı ile sonuçlanacağı düşünülmüyor.

Ülkemizde siyasette rol alan aktörlerin davranışlarında görülen tutarsızlıklar, mesela CHP’nin cumhurbaşkanlığı seçiminde önce bir krizin mimarı konumunda olması, şimdi olası bir krizi çözmek için ön safta bulunmasının, MHP’nin ansızın tüm konularda iktidarı destekleyen bir tavır içine girmesi, olumlu bir davranış olarak görülüyor ama bunun sebepleri araştırılmıyor.

Herkes ikili bir kriter uyguluyor. Bir gün rejimi ve devleti koruma iddiası ön plana çıkıyor ertesi gün demokrasi mücadelesi veriliyor. Hangisinin gerçek olduğunu kimse bilmiyor.

Yaşam biçimi ile ilgili tartışma ve mücadeleler devam ederken, bundan tamamen bağımsız olarak, ortak bir noktaya ulaşılamasa bile, şu konularda tartışma açılmalıdır: Önümüzdeki dönemde dünya ekonomisinde liberal eğilimler devam edecek mi yoksa yeni bir bloklaşma mı olacak? Dünya üzerindeki güç dengesi nasıl kurulacak ve bunun ülkemize etkileri ne olacak? İslam dünyasının mücadelesini sadece dini konulara sınırlaması onun için hazırlanmış bir tuzak mı? Petrolden başka bir zenginliği olmayan bu ülkeler enerji kullanımında bir değişimle birlikte, yoksulluktan öte, yokluğa mı mahkum edilecek?

Başka bir konuda da objektif bir değerlendirmemiz olmalı. Ülkemizdeki siyasi gelişmeler kendi dinamikleri ile mi oluşuyor yoksa genel bir projenin parçası mı? Bu konu cevabı en zor olanıdır. Çünkü herkes kendi gücünün belirleyici olduğunu düşünür ve diğer etkileri ikinci plana iter. Siyasetçiler, bir sel gibi, bu toprakların üzerinde akıp gitmemeli arkalarında sadece bir kum yığını bırakmamalıdır. Bunun yolu ülkemize dünya üzerinde bir rol ve misyon biçmek ve bunun düşünsel alt yapısını hazırlamaya yardımcı olmaktır.

Star Gazete Online

Tarih Bülteni
 

Tarih Bilgi Ambarı Copyright 2007-2009